7 Nisan 2015 Salı

Mobilyacı Kızı'nın Hediyesi

 
 
 




İlkokulda öğretmenlerimiz ailemizin bireylerine yönelik anket yapar, meslekleri sorarlardı, benim verdiğim cevap ise: babam mobilyacı idi... Hoca da düşünür düşünür en sonunda esnaf kısmına çizik atardı. Başka seçeneği yoktu ama içime sinmezdi bu hiç...

Mobilyayı çizer, tasarımı yapar. (Tasarımcı, İç mimar v.s.)
Model çıkarır. (Usta, marangoz )
Mobilyanın satışını yapar.(Tezgahtar, satış danışmanı)

Bu üçünü birden yaptığı için ve sadece ilk seçenek nedeniyle bir sanaatkar olduğundan sadece esnaf teriminin kullanılması beni rahatsız ediyordu daha o yaşta. Ben küçükken babam her sene bir kaç model çizer, bunları hazırlar ve başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin birçok şehrindeki mobilya mağazalarına gönderirlerdi. Bir modelden her ay her seriden en az 100 takım çıkartıldığını ve 20'den fazla elemanı olduğu halde ürün yetiştiremedikleri için kimi zaman atölyede sabahlamak zorunda kaldıkları günleri hatırladım. O zamanlar fabrikasyon ucuz, dandik ürünler, yurt dışından gelen mobilya markaları yoktu.

Babamlar gel zaman git zaman "Neden kendi markamızı yaratmıyoruz?" şeklinde kendi mağazalarını açmaya ve şubelik vermeye başladılar. Ürünlerin hepsi kendi modelleri olduğu için ilk yaptıkları iş tescil belgelerini almak olmuştu. Telif hakları nedeniyle birçok firma ile mahkemelik oldu o da ayrı mesele. Mobilyada çok fazla model çalma sıkıntısı yaşanıyor zira.







Benim hiçbir zaman mobilyaya ilgim olmadı. Babam da illa benim işimi yap diye beni zorlamadı. Öyle olunca ben kendi yoluma gittim. Ancak zaman zaman ilgilenmiş, modellere fikirler verdiğim olmuştur.

Babamların ürettiği ürünlerin hepsinin özel birer isimleri vardı. Döneme ve modelin uygunluğuna göre barkod ya da kod uygulamasından ziyade isim konarak ürünün bir ruhu olduğuna inanmak isteriz. Çünkü tüm yapım aşamasında büyük bir emek ve el işçiliği olduğundan çizen kişiden, yapan ustasına kadar hep bir el emeği, göz nuru söz konusu. Öyle olunca soğuk birer rakam yerine alıcısını da memnun edecek birer uygun isim bulma arayışımız oluyordu.

En son Amerika'ya gitmeden önce bir ürüne "Lotus" ismini vermiştim ve zamanında en çok satışı yapılan ürünlerden biri olmuştu.



 
 

 
Resimdeki şahıs benim Amerika'da edindiğim en samimi ve yakın arkadaşım Jane... Şimdi ne alaka diyeceksiniz. Nereden nereye atladım zira...
 
Amerika'da bir çok ülkeden arkadaşlarım oldu. Çok samimi olduğum, en yakın dostlarımdan bazılarını bulduğum LA'de benim tabirimle Baby Doll'um, Jane'nin yeri benim için ayrıydı. Dili, dini, ırkı benden çok farklı olsa da "Aynı dili konuşan değil, aynı duyguları paylaşan insanlar anlaşır." sözünün canlı kanıtıydı Jane benim için... Çünkü çocukluğu, aile yapısı, yaşadıkları bana çok benziyordu.
 
Beraber yaptığımız road tripte bana gözü gibi bakması, evine misafir olduğumda sırf ben seviyorum diye sabahın köründe bana ekmekler yapması -malum Çinliler'in menülerinde ekmek yok- hastaneye kaldırıldığımda sırf üzülmesin diye sakladığımı öğrenince deliye dönmesi, nenesi öldüğünde vize sorunu nedeniyle Çin'e gidemediğinde evime yaptığı ziyaretler...
 
Uzun zamandır Jane'ime hediye bir şeyler göndermek istiyordum. Çok sevdiği Türk kahvesi gibi... Ancak her seferinde bir bahane buluyor -Çin postasına güvenmiyorum, bu ara iş nedeniyle taşınıyorum gibi -  bana adresini göndermiyordu. Asıl sebep ise basitti. "Sen o parayı biriktir.. En kısa zamanda Çin'e gel Zeliha... " Ancak içime sinmiyordu. Ben de Zeliha isem bir yolunu bulup onun için bir şeyler yapmalıydım.
 
 
 
 
 
 




Jane'im bir süredir iş nedeniyle Çin'in sıcak şehirlerinden biri olan Sanya'da... Ilıman iklimi ve okyanusa kıyısı olmasından dolayı Los Angeles'taki gibi sıcak hava hakim o şehre... Beni davet etmesine rağmen hem işlerim nedeniyle, hem de finansal olarak zorlanacağım için gidemedim. Ne zaman konuşsak her seferinde bana "Bu şehir bana Los Angeles'ı ve seninle geçirdiğimiz günleri hatırlatıyor." diyordu.

Yaklaşık iki ay önce babamlar yeni ürünlerini yavaş yavaş piyasaya sürmeye başladılar. Dört gözle ürünlerin gelme tarihini bekliyordum. Üstelik kendime de bir kitaplık istiyordum. Üstteki ürünlerin isim vermek için bana sordular. Benim de aklıma direk Jane geldi. Kaldığı şehrin ismi ürüne çok uygundu ve ürün tamamen ahşap olduğu için bana Uzak Doğu'yu hatırlatıyordu.

İsim annesine de en kısa zamanda haber verip ürünlerin resimlerini gönderdim. Bizimki sevinçten dört köşe... Her yerde gidip bunu anlatıyormuş. Onunla dalga geçtiğim zamanları hatırladım.

"Evlendiğin zaman mobilyaları sana Türkiye'den göndereceğim. Sizin ürünler çok dandik oluyor be... " ^O^ 

Gerçekten de öyleler ama...

Eh, Mobilyacı Kızı'nın Hediyesi de ancak bu olur.

Baby Doll'um inşallah o ürünleri kendi gözlerinle görme imkanın da olacak...

Allah herkese böyle içten, samimi, çıkarsız dostluklar nasip etsin...

Hepinize iyi haftalar...




 

15 Mart 2015 Pazar

Kitap Yurdu Alışverişim


 
 



Söz konusu kitap alışverişlerimse birbirinden alakasız konulardaki yapıtlarla sepetimi doldurmam da üzerime yok. Bu alışverişim de onlara sadece bir örnek...

Kitap Yurdu'ndan birkaç kez alışveriş yapmıştım. Özellikle sahaflarda bulamadığım kitaplara, D&R, Nezih gibi kitapçılara büyük paralar verip almaktansa buradan sipariş verip hem indirimli sahip olup, hem de kapıma kadar gelmesini bekliyordum. Oh mis!

Bu arada Kitap Yurdu eskiden kitapları baloncuklu poşetlere sarıp gönderirdi, paketleme şekillerini değiştirmişler. Artık kitaplar için özel olan kalın kapaklı karton paketlere sarıp gönderiyorlar.

Gelelim aldıklarıma;

1984, George Orwell
Ateş Canına Yapışsın, Sezgin Kaymaz
Hayyam ve Rubaileri, Abdülbaki Gölpınarlı
Rüyanın Öte Yakası, Ursula K. Le Guin

1984 ve Rüyanın Öte Yakası distopik dalında kitaplar ve kendi dallarında birer kült olarak anılıyorlar.

Hayyam ve Rubaileri'ni zaten duymayan yoktur. İlginç bir okuma deneyimi olacak benim için.

İçlerinde konusu en ilginç olan ise elbette ki Ateş Canına Yapışsın. Ademoğulları'nı kandırmaya çalışan bir Şeytan değil de, cennette Şeytan'ı yoldan çıkarmaya çalışan insanı düşünün. Bize göre çok garip gelse de Sezgin Kaymaz kitaplarının konusuna aşina olduğum için şaşırmadım doğrusu...

Kitapları okudukça burada yorumlayacağım. Birbirinden bu kadar alakasız kitabı arka arkaya okumak ilginç bir deneyim olacak ama yapmadığım iş değil...

Hepinize iyi pazarlar...




 

8 Mart 2015 Pazar

Fahrenheit 451 ve Animal Farm

 
 



Oldum olası zorlama okutulan kitaplardan nefret etmişimdir. Bunlar da Los Angeles'a geldiğimde okumak zorunda olduğum ilk iki kitaptı. İki kitabın ana konusu da aynı aslında... Toplumun yöneticilerden değil, yönetenlerin toplumdan korkması gerektiğini savunan iki eser var karşımızda... Şu son günlerde yaşananlara ne kadar güzel birer örnek olduklarını söylemem gerekiyor.

Ben iki kitabı da edebi özelliklerine bakmazsak oldukça beğenmiştim. Malum bu kitapları İngilizce okudum ve benim gibi Türkçe okuduğu kitaplardan daha fazla zevk alan birisi iseniz açıkçası kendi dilimizde okumanızı tavsiye ederim. Öyle betimleme, tasvir gibi olaylar pek yok bu kitaplarda. Tam tersine ne kadar basit ve yalın bir anlatımı olduğunu okuyunca anlıyorsunuz.

Gelelim Fahrenheit 451'e... Kitapta, belirsiz bir zamanda kitaplara savaş açan ütopik bir dünyadan  bahsediliyor. Bizim itfaiyeci olarak bildiğimiz alev savaşçılarının görevi değişmiş ve yeni görevleri kitapları yok etmek olmuş. İnsanlar sadece evlerindeki televizyonlar ve resimli dergilerle eğlenebiliyorlar. Bu karmaşanın içinde Montag adlı bir itfaiyecinin tanıştığı küçük bir kızla nasıl kendini ve yaşadığı dünyayı sorgulamaya başladığını sonuçta aranan bir suçluya dönüştüğünü görüyoruz.

Kitabın isminin anlamı da kağıdın yanma sıcaklığı olan Fahrenheit 451'den geliyor. Bence çok yakışmış...





Fahrenheit 451 (1966)
 
Kitabın 1966 yılına ait bir de filmi var. Tabi filmde kitaptan farklı bir yol çizilmiş. Ben şahsen kitabı daha çok beğenmiştim.





Equilibrium (2002)

Christian Bale hayranları kesin bilirler bu filmi. Yine ütopik bir dünyada duyguları köreltilmiş insanlar, yakılan sanat eserleri, kitaplar, tarihi değerler... Filmde Fahrenheit 451'in dünyası temel alınmış ve daha kapsamlı şekilde anlatılmış. .



 
 
 
George Orwell'in bu kitabında komünist sisteme geçiş yapan Sovyetler Birliği'ne gönderme yapılmış aslında. Kitapta insan sahiplerinin baskılarından bıkan çiftlik hayvanları ayaklanır ve sahiplerini çiftlikten kovar. Sonra da tüm hayvanların eşit olduğuna dair bir bildiri yayınlayıp, kendi yönetimlerini kurarlar. Ancak zamanla içlerinden bazı hayvanlar diğerlerine egemenlik kurup, onların üzerinden rahat yaşamaya başlarlar. Kitabın ünlü sözü:
 
"Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir... "
 
Günümüz Türkiye'sine ne kadar benziyor değil mi?

 
 
 
 



Animal Farm'ın çizgi film versiyonu var, hatta bir dönem bizim televizyonlarda da yayınlanmıştı. Ben beğendim açıkçası... Çizgi film ve animasyon seviyorsanız tavsiye ederim.

Bu kitapların ikisini de tavsiye ediyorum. Belki Türkçe çevirisi daha güzeldir.
 

3 Mart 2015 Salı

Baby-Faced Beauty: 30 Yaşını Aşmak Suç Mudur?

 
 
 



Kore dizilerine verdiğim araya Baby-Faced Beauty ile son vermiş bulunuyorum. Kore dizilerinde zaten artık hep komedi-dram ikilisi arasında gidip geliyoruz. Bu dizi de onlardan sadece biri...

Ben bu diziyi özellikle iş arayışı içinde olanlara öneriyorum. Çünkü Türkiye gibi Kore'de de işe eleman alırken saçma sapan kriterler sunuluyor. 30 yaşını aşmamış, bayan, fiziksel özellikleri düzgün v.s. gibi... Sıkıysa Amerika'da böyle bir şey yapsınlar... Ayrımcılık suçundan firmanın ne kadar para cezası ödeyeceğini varın siz düşünün.  

Baby-Faced Beauty 2011 yılına ait bir dizi ve 16 bölümden oluşuyor. Klasik bir aşk üçlüsü var dizide. Tabi zamanla o aşk üçlüsü değişiyor ve yerini başka elemanlara bırakıyor.



 
 
 
Esas kızımız... Aslında 30 küsur yaşında ama yaşını gizleyerek iş başvurusu yapıyor. Ancak işinde çok iyi ve bir anda yükseliveriyor.
 

 
 
 
Patron... Biraz soğuk bir tip ve berbat bir saç kesimi var. 15'lik delikanlılara yakışıyor ama sana pek gitmemiş bu model be patroncum.
 
 




Genel olarak Kore yapımlarında -Coffee Prince ve Protect The Boss gibi bazı diziler hariç- hemen hemen izlediğim her dizide tırnaklarını çıkarmış, cadı tipli kadın karakterimiz vardır. Bu dizide de var. Yapımın komedi yanına gölge düşüren, izleyeni sinirlendirip, dizinin bir an evvel bitmesini istediğimiz bu kadın karakter. İşte bu da o...




Esas oğlan... Esas kızla uğraştığı sahneler çok tatlı lan...  "Ben senden büyüğüm. Bana abi demelisin." dediği yerlere kopmuştum.






Her Kore dizisinde artık görmekten bıktığım tek sahne... Sarhoş kızı evine taşıyan esas oğlan... Allah muhafaza sarhoş olsam, bir erkek tarafından taşınmak istediğim son hal bile bu değildir. Ne kadar iğrenç bir görüntü yav... Hiç romantik değil...

Tavsiye eder miyim? İlerleyen bölümlerde kötü kadın ve esas kızımızın rekabeti kabak tadı verse de bence bir şans vermelisiniz. Ben eğlenerek izledim zira...


26 Şubat 2015 Perşembe

Kolay mı, Zor mu?

 
 

 
 

"Zeliha, neden hiç bizi aramıyor?"
"Neden bize hiç gelmiyorsun Zeliha?"
"Neden bizimle görüşmüyorsun?"

Genel olarak hep duyduğum ama özellikle Amerika'dan döndükten sonra daha sık karşılaştığım sorular bunlar. 

İnsanlar sizi eskisi gibi kullanamadıklarında sizi suçlarlar, arkasına sığındıkları gerekçe ise basittir.

"Sen değiştin."

Değişen bir şey yoktur aslında. Sen yine her zaman ki sensindir. Farklı olan karşındakini daha iyi tanımandır o kadar...

"Seninle görüşmek istemiyorum."
"Sohbetin tat vermiyor."
"Hakaretlerinden rahatsız oluyorum. "
"Senin yanında sıkılıyorum."
"Karşındaki insana saygın yok."

Liste böyle uzar gider.

Eğer bu tarz insanlarla sırf aile bağım yüzünden ya da iyi niyetimden görüşüyorsam ya da görüşmek zorunda kalıyorsam da bu sonsuza dek sürecek anlamına gelmiyor.

"Görüşmek istememek..."

İnsanların bunu anlaması bu kadar zor mu? Ben bir insanın yeri geldiğinde tek bakışından benden hoşlanıp hoşlanmadığını anlayabiliyorum da senelerdir tanıdığım insanların kör olması ne kadar acınası...

Yapım gereği fazlasıyla temkinli olsam da, tanıdığım her insanı hayatıma buyur etme, bir süreliğine tanıyıp, gönül evimde  ağırlama gibi bir huyum var. Bu nedenle olur olmadık mekanlardan, zamanlardan, ortamlardan tanıştığım, ahbap olduğum, arkadaşlık ettiğim hatta can yoldaşı dediğim insanlar çoktur.

"Nereden tanıştınız?"
"Kuaförde, ofiste, internetten v.s..."
"İnanmıyorum!!!"

Madalyonun bir de öbür yüzü var elbet.. Açıkçası bu nedenle sömürülmeye açık bir yapım var... Özellikle de her şeyin çıkar ilişkilerine dönüştüğü günümüzde... Çünkü iyi niyetinizin adı bir süre sonra enayilik oluyor. Saflığınız, salaklık olarak yorumlanıyor. Herkesi kendiniz gibi bilmekten kaynaklı bir durum bu...

Çıkarcılar... Belli bir eğitim seviyesine, çevreye, ekonomik özgürlüğe sahip olduğunuz anda kapınızda biten tipler... Herhangi bir zaman diliminde, herhangi bir ortamda elbette günün birinde senin işine yarayacağını düşünen insanlar...

Sevgilici tayfası... Yalnız kalınca ilk aradığı kişi sen olanlar... Görüşme aralığını bilerek azaltınca bir sorun mu var, neden uzak duruyorsuncular...

Gözü aç olanlar... Her şeyinizi paylaştığınızın halde size gelen iki parça hediye de bile gözü olanlar... Kıskançlık krizine girenler...

Karakteri oturmamışlar... Hiç alakanız olmadığı halde sırf hoşlandığı çocuk size asıldı diye size karşı tavır alanlar. Sen kuyruk sallamazsan adam niye peşinden gelsinciler...

Seni rahatsız eden hareketlerine, davranışlarına rağmen sabrettiğin ancak bir süre sonra dayanamayıp kibarca rahatsızlığını belirttiğinde her seferinde "Haklısın!" cevabını verenler... Bu cevabı duyunca rahatlamam mı gerekiyor acaba?

Haklısın cevabını duymak için ölüp bitenler var bu dünyada. Çok şükür onlardan biri olmadığımı biliyorum. Keşke haksız çıksaydım da "O, bunu yapmamış olsaydı..." diye içimden çok geçirmişliğim olmuştur.... Haklısın demeyi bırakıp bir dostu olarak kendine çeki düzen vermesini beklediklerim...

Bir de en fazla uzak durduğum grup; yalancılar... Gönül kapısını bir kez suraatına çarptıktan sonra o kapıdan bir daha asla giremeyecek olanlar... Sonsuz kez fırsatı olduğu halde, aşağılık davranışları devam ettiren ve artık hiçbir şekilde affımın olmadıkları...

Herkesin hayatından uzak olması gereken şahıslar...

Bir de ne olursa olsun "Yeter ki sen iste..." diyenler... Yüzünüzün düştüğünü görse dibinizde bitecek olan... İyi niyetinden şüphe etmediğiniz, konuşurken, eğlenirken, bir şeyleri paylaşırken asla düşünmediğiniz...Sizi el üstünde, kalbin en derininde saklayacak olan insanlar...

2 günlük şehir dışı seyahatinde bile 5 dakikacık bile olsa yüzünü görmek, tek bir kez sarılmak için kilometrelerce gitmeye razı olduğunuz melekler... Ya istemeden de olsa canını sıkacak, kalbini hüzünlendirecek bir şey söylediysem ya da yaptıysam diye kendinizi yiyip bitirdiğiniz... Aranıza ülkeler, dahası kıtalar koyup, uğruna isterse okyanusları aşacağınız kişiler... İki eliniz kanda olsa koşup gideceğiniz gerçek dostlar...

Hayatımdan gelip geçen herkesin Allah yolunu açık etsin. Buyur ettiysem de, elveda dediysem de iyi kötü katkısı var herkesin bu yaşamda...

İlla ki...

Öyle ya da böyle...



 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...