Peri Kalemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Peri Kalemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2015 Cumartesi

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler

 
 



Uzun zamandır sessizim. Ne yazmak geliyor içimden ne de bir şeyler paylaşmak...

Ülkemin hali gibiyim desem yeridir.

Türkiye'ye geldiğimden beri aldığım yegane soru "Neden döndün?" oldu. Hiçbir zaman ülkemden yana ümitsizliğe kapılmadım. Her zaman güvenim tamdı. Arada "Türkiye'de sorunlar hiç biter mi?" tarzında sıkıntılar görünmedi değil ama ülkemden başka yerde ömrümün sonuna kadar yaşamayı hiç düşünmedim. Ancak Amerika'ya gittiğim 3 sene önceki hali ile şu anda Türkiye'nin bulunduğu durumu neredeyse tanıyamıyorum. Gerçekten bu kadar mı yozlaşma olur bir yerde... Çok bunalıp, daraldığım zamanlarda bile "Buraya dönerken nelerin olabileceğini az çok tahmin ediyordun." şeklinde kendimi telkin ediyordum.

Bu sene tamamen aileme ve işime adadım kendimi. Amerika'da hem okuyup hem çalıştığım dönemde bile bu kadar yorulduğum bir zamanı hatırlamıyorum. İnsanın yapacak işleri, uğraşacak şeyleri olduğu zaman düşünmeye, üzülmeye bile fırsat bulamıyor. Bununla birlikte kimseden hiçbir şeyle ilgili ne bir beklentim oldu, ne de bir ilgim...

Kimsenin hayatı güllük gülistanlık değil. Benimki de öyle, işe başlayalı daha birkaç ay olmadan annem çok ağır bir ameliyat geçirdi. Sabah 7 de alındığı ameliyathaneden akşamın bir vakti odasına çıkarıldı. Haliyle devam eden süreçte epey bir zorlu oldu. Komplikasyonlar nedeni ile annem sol kolunu hala tam olarak kullanamıyor. Bu tip ameliyatlarda on kişiden birinde görülen bir durum. Uzun sürecek bir fizik tedavi ve yüksek moral desteği... Bir yandan işime alışma süreci bir yandan evin ve ailemin sorumluluğunu üstlenme durumu beni çok yordu ama bu durumu bile alnımın akıyla atlattıysan hiçbir şey beni korkutamaz, bunu anladım.



 
 

Bu değil ki hayatımda güzellikler olmuyor değil. Amerika'dan döndükten bir süre sonra iş aramalarım devam ettiyse de sonunda amacım olan uluslararası çalışan yabancı bir firmaya girebilmeyi başardım. Başta zorluk çeksem de -malum yeni bir ortam, bir çok konu ile aynı anda ilgilenme ve diğer çalışanlara alışma- kısa bir süre sonra ortama ben de ayak uydurdum

Tüm ekibin mühendislerden oluştuğu -haliyle hepsi erkek- yeri geldi mi -özellikle öğle yemeklerinde muhabbetin dibine vurulduğu- bir firmada çalışıyorum. Haliyle yeni mezun bir çömez ve karşı cins olmanın getirdiği avantajla el üstünde tutuluyorum resmen. Japon bir arkadaşımla konuştuğumda bana "Firmanın prensesi olmuşsun. " demişti. "Hı, evet! Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler..." :)

Bunun dışında iş hayatı -büyük bir firmadaysanız- alışılagelmişten biraz daha farklıymış. Bazen tıpkı beklediğim, bazen hiç beklemediğim, çoğu zaman şaşırdığım durumlarla karşılaşıyorum. Bunlardan biri de kimseyle paylaşmadıkları sıkıntıları ya da dertleri olan çalışma arkadaşlarımın bana gelip bunu paylaşmaları... Güvenilir biri olmak gerçekten çok güzel... İnsanlar sizi samimi buluyorlarsa daha da mutlu oluyorum. En azından ben böyleyim. Kimine göre aptallık, saflık ama bence insanlığını kaybetmiş dünyada sahip olunacak en güzel meziyet... İstifa kararı aldığımı söylediğimde ise içimi acıtan ekibimden ayrılacağım düşüncesi oldu.




Son olarak hayatımda ilk defa kalkıştığım ve daha önce neden yapmadım diye hayıflandığım bir şeyi paylaşmak istiyorum. Tek başıma kalkıp tatile gittim. Kimisi sıkılmadın mı dedi, kimisi bu ne cesaret? Bana göre hayatımdaki en güzel deneyimlerden biriydi. Geçirdiğim o huzurlu anlar, katıldığım eğlenceler, tanıştığım insanlar ve yaptığım sohbetler... Hepsi çok güzeldi...





Bir de manda kaymaklı lokum yediniz mi? Çok şey kaçırıyorsunuz. Eğer bir gün yolunuz Afyon tarafına düşerse bir lokumcuya uğrayıp mutlaka deneyin.

Size lokum tadında, tatlı mı tatlı günler ve geceler diliyorum.

 
 

7 Nisan 2015 Salı

Mobilyacı Kızı'nın Hediyesi

 
 
 




İlkokulda öğretmenlerimiz ailemizin bireylerine yönelik anket yapar, meslekleri sorarlardı, benim verdiğim cevap ise: babam mobilyacı idi... Hoca da düşünür düşünür en sonunda esnaf kısmına çizik atardı. Başka seçeneği yoktu ama içime sinmezdi bu hiç...

Mobilyayı çizer, tasarımı yapar. (Tasarımcı, İç mimar v.s.)
Model çıkarır. (Usta, marangoz )
Mobilyanın satışını yapar.(Tezgahtar, satış danışmanı)

Bu üçünü birden yaptığı için ve sadece ilk seçenek nedeniyle bir sanaatkar olduğundan sadece esnaf teriminin kullanılması beni rahatsız ediyordu daha o yaşta. Ben küçükken babam her sene bir kaç model çizer, bunları hazırlar ve başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin birçok şehrindeki mobilya mağazalarına gönderirlerdi. Bir modelden her ay her seriden en az 100 takım çıkartıldığını ve 20'den fazla elemanı olduğu halde ürün yetiştiremedikleri için kimi zaman atölyede sabahlamak zorunda kaldıkları günleri hatırladım. O zamanlar fabrikasyon ucuz, dandik ürünler, yurt dışından gelen mobilya markaları yoktu.

Babamlar gel zaman git zaman "Neden kendi markamızı yaratmıyoruz?" şeklinde kendi mağazalarını açmaya ve şubelik vermeye başladılar. Ürünlerin hepsi kendi modelleri olduğu için ilk yaptıkları iş tescil belgelerini almak olmuştu. Telif hakları nedeniyle birçok firma ile mahkemelik oldu o da ayrı mesele. Mobilyada çok fazla model çalma sıkıntısı yaşanıyor zira.







Benim hiçbir zaman mobilyaya ilgim olmadı. Babam da illa benim işimi yap diye beni zorlamadı. Öyle olunca ben kendi yoluma gittim. Ancak zaman zaman ilgilenmiş, modellere fikirler verdiğim olmuştur.

Babamların ürettiği ürünlerin hepsinin özel birer isimleri vardı. Döneme ve modelin uygunluğuna göre barkod ya da kod uygulamasından ziyade isim konarak ürünün bir ruhu olduğuna inanmak isteriz. Çünkü tüm yapım aşamasında büyük bir emek ve el işçiliği olduğundan çizen kişiden, yapan ustasına kadar hep bir el emeği, göz nuru söz konusu. Öyle olunca soğuk birer rakam yerine alıcısını da memnun edecek birer uygun isim bulma arayışımız oluyordu.

En son Amerika'ya gitmeden önce bir ürüne "Lotus" ismini vermiştim ve zamanında en çok satışı yapılan ürünlerden biri olmuştu.



 
 

 
Resimdeki şahıs benim Amerika'da edindiğim en samimi ve yakın arkadaşım Jane... Şimdi ne alaka diyeceksiniz. Nereden nereye atladım zira...
 
Amerika'da bir çok ülkeden arkadaşlarım oldu. Çok samimi olduğum, en yakın dostlarımdan bazılarını bulduğum LA'de benim tabirimle Baby Doll'um, Jane'nin yeri benim için ayrıydı. Dili, dini, ırkı benden çok farklı olsa da "Aynı dili konuşan değil, aynı duyguları paylaşan insanlar anlaşır." sözünün canlı kanıtıydı Jane benim için... Çünkü çocukluğu, aile yapısı, yaşadıkları bana çok benziyordu.
 
Beraber yaptığımız road tripte bana gözü gibi bakması, evine misafir olduğumda sırf ben seviyorum diye sabahın köründe bana ekmekler yapması -malum Çinliler'in menülerinde ekmek yok- hastaneye kaldırıldığımda sırf üzülmesin diye sakladığımı öğrenince deliye dönmesi, nenesi öldüğünde vize sorunu nedeniyle Çin'e gidemediğinde evime yaptığı ziyaretler...
 
Uzun zamandır Jane'ime hediye bir şeyler göndermek istiyordum. Çok sevdiği Türk kahvesi gibi... Ancak her seferinde bir bahane buluyor -Çin postasına güvenmiyorum, bu ara iş nedeniyle taşınıyorum gibi -  bana adresini göndermiyordu. Asıl sebep ise basitti. "Sen o parayı biriktir.. En kısa zamanda Çin'e gel Zeliha... " Ancak içime sinmiyordu. Ben de Zeliha isem bir yolunu bulup onun için bir şeyler yapmalıydım.
 
 
 
 
 
 




Jane'im bir süredir iş nedeniyle Çin'in sıcak şehirlerinden biri olan Sanya'da... Ilıman iklimi ve okyanusa kıyısı olmasından dolayı Los Angeles'taki gibi sıcak hava hakim o şehre... Beni davet etmesine rağmen hem işlerim nedeniyle, hem de finansal olarak zorlanacağım için gidemedim. Ne zaman konuşsak her seferinde bana "Bu şehir bana Los Angeles'ı ve seninle geçirdiğimiz günleri hatırlatıyor." diyordu.

Yaklaşık iki ay önce babamlar yeni ürünlerini yavaş yavaş piyasaya sürmeye başladılar. Dört gözle ürünlerin gelme tarihini bekliyordum. Üstelik kendime de bir kitaplık istiyordum. Üstteki ürünlerin isim vermek için bana sordular. Benim de aklıma direk Jane geldi. Kaldığı şehrin ismi ürüne çok uygundu ve ürün tamamen ahşap olduğu için bana Uzak Doğu'yu hatırlatıyordu.

İsim annesine de en kısa zamanda haber verip ürünlerin resimlerini gönderdim. Bizimki sevinçten dört köşe... Her yerde gidip bunu anlatıyormuş. Onunla dalga geçtiğim zamanları hatırladım.

"Evlendiğin zaman mobilyaları sana Türkiye'den göndereceğim. Sizin ürünler çok dandik oluyor be... " ^O^ 

Gerçekten de öyleler ama...

Eh, Mobilyacı Kızı'nın Hediyesi de ancak bu olur.

Baby Doll'um inşallah o ürünleri kendi gözlerinle görme imkanın da olacak...

Allah herkese böyle içten, samimi, çıkarsız dostluklar nasip etsin...

Hepinize iyi haftalar...




 

26 Şubat 2015 Perşembe

Kolay mı, Zor mu?

 
 

 
 

"Zeliha, neden hiç bizi aramıyor?"
"Neden bize hiç gelmiyorsun Zeliha?"
"Neden bizimle görüşmüyorsun?"

Genel olarak hep duyduğum ama özellikle Amerika'dan döndükten sonra daha sık karşılaştığım sorular bunlar. 

İnsanlar sizi eskisi gibi kullanamadıklarında sizi suçlarlar, arkasına sığındıkları gerekçe ise basittir.

"Sen değiştin."

Değişen bir şey yoktur aslında. Sen yine her zaman ki sensindir. Farklı olan karşındakini daha iyi tanımandır o kadar...

"Seninle görüşmek istemiyorum."
"Sohbetin tat vermiyor."
"Hakaretlerinden rahatsız oluyorum. "
"Senin yanında sıkılıyorum."
"Karşındaki insana saygın yok."

Liste böyle uzar gider.

Eğer bu tarz insanlarla sırf aile bağım yüzünden ya da iyi niyetimden görüşüyorsam ya da görüşmek zorunda kalıyorsam da bu sonsuza dek sürecek anlamına gelmiyor.

"Görüşmek istememek..."

İnsanların bunu anlaması bu kadar zor mu? Ben bir insanın yeri geldiğinde tek bakışından benden hoşlanıp hoşlanmadığını anlayabiliyorum da senelerdir tanıdığım insanların kör olması ne kadar acınası...

Yapım gereği fazlasıyla temkinli olsam da, tanıdığım her insanı hayatıma buyur etme, bir süreliğine tanıyıp, gönül evimde  ağırlama gibi bir huyum var. Bu nedenle olur olmadık mekanlardan, zamanlardan, ortamlardan tanıştığım, ahbap olduğum, arkadaşlık ettiğim hatta can yoldaşı dediğim insanlar çoktur.

"Nereden tanıştınız?"
"Kuaförde, ofiste, internetten v.s..."
"İnanmıyorum!!!"

Madalyonun bir de öbür yüzü var elbet.. Açıkçası bu nedenle sömürülmeye açık bir yapım var... Özellikle de her şeyin çıkar ilişkilerine dönüştüğü günümüzde... Çünkü iyi niyetinizin adı bir süre sonra enayilik oluyor. Saflığınız, salaklık olarak yorumlanıyor. Herkesi kendiniz gibi bilmekten kaynaklı bir durum bu...

Çıkarcılar... Belli bir eğitim seviyesine, çevreye, ekonomik özgürlüğe sahip olduğunuz anda kapınızda biten tipler... Herhangi bir zaman diliminde, herhangi bir ortamda elbette günün birinde senin işine yarayacağını düşünen insanlar...

Sevgilici tayfası... Yalnız kalınca ilk aradığı kişi sen olanlar... Görüşme aralığını bilerek azaltınca bir sorun mu var, neden uzak duruyorsuncular...

Gözü aç olanlar... Her şeyinizi paylaştığınızın halde size gelen iki parça hediye de bile gözü olanlar... Kıskançlık krizine girenler...

Karakteri oturmamışlar... Hiç alakanız olmadığı halde sırf hoşlandığı çocuk size asıldı diye size karşı tavır alanlar. Sen kuyruk sallamazsan adam niye peşinden gelsinciler...

Seni rahatsız eden hareketlerine, davranışlarına rağmen sabrettiğin ancak bir süre sonra dayanamayıp kibarca rahatsızlığını belirttiğinde her seferinde "Haklısın!" cevabını verenler... Bu cevabı duyunca rahatlamam mı gerekiyor acaba?

Haklısın cevabını duymak için ölüp bitenler var bu dünyada. Çok şükür onlardan biri olmadığımı biliyorum. Keşke haksız çıksaydım da "O, bunu yapmamış olsaydı..." diye içimden çok geçirmişliğim olmuştur.... Haklısın demeyi bırakıp bir dostu olarak kendine çeki düzen vermesini beklediklerim...

Bir de en fazla uzak durduğum grup; yalancılar... Gönül kapısını bir kez suraatına çarptıktan sonra o kapıdan bir daha asla giremeyecek olanlar... Sonsuz kez fırsatı olduğu halde, aşağılık davranışları devam ettiren ve artık hiçbir şekilde affımın olmadıkları...

Herkesin hayatından uzak olması gereken şahıslar...

Bir de ne olursa olsun "Yeter ki sen iste..." diyenler... Yüzünüzün düştüğünü görse dibinizde bitecek olan... İyi niyetinden şüphe etmediğiniz, konuşurken, eğlenirken, bir şeyleri paylaşırken asla düşünmediğiniz...Sizi el üstünde, kalbin en derininde saklayacak olan insanlar...

2 günlük şehir dışı seyahatinde bile 5 dakikacık bile olsa yüzünü görmek, tek bir kez sarılmak için kilometrelerce gitmeye razı olduğunuz melekler... Ya istemeden de olsa canını sıkacak, kalbini hüzünlendirecek bir şey söylediysem ya da yaptıysam diye kendinizi yiyip bitirdiğiniz... Aranıza ülkeler, dahası kıtalar koyup, uğruna isterse okyanusları aşacağınız kişiler... İki eliniz kanda olsa koşup gideceğiniz gerçek dostlar...

Hayatımdan gelip geçen herkesin Allah yolunu açık etsin. Buyur ettiysem de, elveda dediysem de iyi kötü katkısı var herkesin bu yaşamda...

İlla ki...

Öyle ya da böyle...



 

7 Şubat 2015 Cumartesi

Uluslararası İlişkiler X ~ İstanbul Vs. Los Angeles


 
 
 

Geldiğimden beri aldığım en popüler soru: Türkiye mi daha güzel, Amerika mı?

Benim net cevabım her zaman şuydu: Burası daha güzel ama orası çok daha düzenli... Ülkemi sevmesem kalma ihtimalim olan Amerika'dan dönmezdim.

Başlamadan söyleyeyim bu yazı genel bir yazı değildir. Sadece kendi görüşlerim var. "Sen ülkemizi kötülüyorsun. Allah belanı versin. Madem bu kadar kötü bu ülke, o zaman defol git. " tarzında yorum yapacak angutlara tavsiyem siz de bu blogdan defolup gidin. Kimse okumak zorunda değil bu yazılanları. Bir de ben çuvaldızı kendine batır düşüncesindeyim.. Biz kendimizi düzeltmeden hiç bir yere gelemeyeceğimizi düşünüyorum.

Bana kalsa İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biri... Gerçek anlamda öyle... Hem tarihi hem de gelişme açısı bakımından... Ancak ne yazık ki biz bu güzel şehre hiç de iyi davranmamışız. Sokaklarında yürürken bile bu gözüme öyle çarpıyor ki üzülmüyor değilim. Zamanında Beyoğlu'na adamlar kravatsız, gömleksiz çıkmazmış. Kabalık olmasın diye bir bayanın yüzüne asla direk bakmazlarmış. Konuşurken bile küçük bir yanlış anlaşılma yaşamaktan ödleri koparmış. Bu anlattığım belki çok eski zamanlardan kalma. (Evet, biraz eski kafalıyım ve o günleri yaşayamadığım için çok üzülüyorum.) Ancak nasıl olmuş da samimiyeti ve doğallığı ile ünlü Türk insanı bu hale gelebilmiş. Aklım almak istemiyor.






Trafik!

İki şehirde de trafik berbattır. İstanbul'un trafiği malumunuz. Şehir planlaması olmayan, park alanı bulunmayan tek şeritli yollar yapılmış 15 milyonluk bir şehir... Bir de metro ağı bile düzensizse varın işin içinden siz çıkın. Bir yakadan diğerine geçmek 3 saatinizi alabilir.

Hele ki sürücüler... Hiçbiri kendinde hata bulmaz. Zaten kural falan hak getire... Yok öyle bir şey... Kaldırımda yaya olarak yürümek bile suç olur. Bir bakarsınız bir taksi ya da dolmuş üzerinize doğru geliyordur. Bir de sanki bu normalmiş gibi davranırlar.

Peki Los Angeles...Los Angeles'ta yaşayan herkes kesintisiz trafikten şikayet eder. Neredeyse herkesin -öğrenci, anne, baba- herkesin arabaları vardır. Her aileye en az iki üç araba düşer. Çünkü Kaliforniya eyaleti araba almaya teşvik için vergileri çok düşük tutar. Yedi- sekiz şeritli otobanlara rağmen yolların tıkanıklığından, hele ki iki damla yağmur düşsün otobanların bile nasıl eziyete dönüştüğünden bahsederler.

Nitekim şehirde yollar geniştir, her yerde park alanları vardır. Kurallara harfiyen uyulur. Karşıdan karşıya geçerken trafik ışıkları yokken bile tüm arabalar durur ve size yol verirler. Bir araç kırmızı ışıkta size çarpsa bile hata yayanın değil sürücünündür.







Toplu Taşıma

İstanbul'da toplu taşıma her zaman sıkıntı. Trafik toptan sıkıntı ya zaten... Dünyanın tüm metropollerine bakın, çok gelişmiş bir metro ağları ve toplu taşıma sistemleri vardır. Bir de güzel İstanbul'umuza bakın. Ne yazık ki şehre ne yapılırsa yapılsın hiçbir şekilde çözüm bulunamıyor. Otobüs, minibüs, metro, metrobüs, havaray hiçbiri bu soruna bir çözüm bulamadı ne yazık ki... İstanbul'da Los Angeles'a göre toplu taşıma daha iyi gibi ama o berbat, tek şeritli dar yollar, her yere gelişigüzel park edilmiş arabalar nedeniyle yarım saatlik yere 1,5 saatte ancak varırsınız.

Dahası o kalabalık, balık istifi olmuş otobüsleri ve dolmuşları saymıyorum bile. Metrobüs deseniz havasız insan aracı mübarek... Ulaşım ayrı sorun, ulaşım araçlarında hayatta kalmak ayrı sorun. Toplu taşıma araçlarını kullanan arkadaşlarım bu sağlıksız koşullar nedeniyle sürekli ya grip, ya da soğuk algınlığı almış durumda. Yaşlılara, hastalara yer vermek gibi bir şey zaten yok. Paşa paşa gideceğin yere kadar ayakta zar zor durmaya çalışırsınız. En kötüsü ise birkaç ay önce kontrolsüz araçlarda insan hayatlarına mal olan yangınlar, arızalar var ki ne kadar rezil bir durumda olduğumuz ortada... Ayrıca birinin kolu, bacağı kapıya mı sıkıştı kimsenin umurunda olmaz. Hatta sorun çıkacak gibi olursa önce şoför, sonra da otobüsün durmasından şikayetçi yolcular bağırıp çağırmaya başlarlar. İnsan hayatının önemi yoktur.

Los Angeles'ta toplu taşıma diye bir şey yoktur. Vardır gibi görünür ama araban yoksa işin de zor. Çünkü çok geniş bir alana yerleşen şehirde metro ağı zaten yok  Her yöne giden otobüsler mevcut ama 1.5 saatte gideceğiniz yere ancak varırsınız. Arabanız yoksa bir hiçsiniz.

Ancak otobüsler sakindir. İnsan gibi, gerçekten insan gibi seyahat edersiniz. Ayakta seyahat ettiğim bile bir elin parmaklarını geçmez. Ayrıca engelli insanlara gerçekten değer verilir. Araca herkesten önce ilk onlar biner ve emniyetli şekilde oturtturulurlar. Daha sonra diğer yolcular otobüse alınır. Şoför engelli birey güvenli şekilde araca binene kadar asla yola koyulmaz.  Dahası ufak bir kaza oldu diyelim ya da bir yolcunun kolu kapıya sıkıştı. Hemen rapor tutulur. Şoför aracı durdurup hemen yolcu ile ilgilenir ve onu her ihtimale karşı hastaneye yönlendirir. Bunun gibi küçük bir sorun yaşandı diye bir yarım saat hiç hareket etmediğimizi bilirim.

 




Restoranlar

Los Angeles'ta her yerde istediğiniz mutfağın yemeğini bulmanız mümkündür. Malum bir çok milletten göç almış bir şehirden bahsediyoruz. Çin, Kore, Türk, Yunan, Japon ne ararsanız bulursunuz. Ancak genelde restoranlar her zaman çok kalabalıktır. Hele ki hafta sonları ve akşam saatleri ise yer bulamazsanız. Rezervasyonunuz yoksa 2 saat beklediğiniz olur. Evde yemek yeme anlayışları pek yoktur.

Hadi restorana gittiniz diyelim. Öyle rasgele istediğiniz yere pat diye yayılıp oturamazsınız. Kapıda sizi karşılayan görevli kaç kişi olduğunuza göre sizi belirli masaya götürür. Bir de bahşiş zorunludur ne yazık ki... Gelen her hesaba en az %10 bahşiş ücreti eklenir. Garsonun ilgili, güler yüzlü olması falan önemli değildir. Siz o bahşişi ödersiniz. Arkadaşım bahşiş ödemediği için arkasından gelip bahşiş zorunlu diyen garsonlar gördüm ben.

İstanbul'da yemek çeşitliliği boldur. Dünya mutfağı geniştir ancak yöresel yemekler yapan restoranların sayısı 2-3'ü geçmez. Yeni bir şeyler denemek için şehrin diğer ucuna gitmeniz gerektiği aklınıza gelince biraz canınız sıkılabilir. Bahşiş ise canınızın istediği kadar verirsiniz. Hiçbir şekilde zorunluluk yoktur. Kuruçeşme'de çok lüks bir yer değilse elbette... Gidip istediğin yere oturma lüksünü ise çok seviyorum. Oh bütün restoran senin gibi davranırsın.






İnsanlar

Los Angeles'ta insanlar kibardır, inanmayacaksınız ama gerçekten öyledir. Alışveriş merkezleri ya da iş, okul için gittiğiniz mekanları kast etmiyorum, bu mekanlarda mecburen iş politikası gösterilen ilginin sınırı yoktur. Ancak normalde de bu böyledir. İnsanlar kapınızı açar, siz geçersiniz, bu sefer siz kapıyı tutarsınız onlar geçsin diye ama adam sizi bekler, siz onu... Dahası bankta otururken hayatınızda hiç görmediğiniz adamın teki gelir "İyi günler!" diler. Kırmızı ışıkta beklerken tekerlekli sandalyeli bir adam "Çok güzelsiniz." diye iltifat eder.

İstanbul'da değil böyle bir kibarlığı normal bir insani davranışı bile göremedim. Sen otobüsten, metrodan daha inmeden üstüne çullanır gibi araca binmeye çalışanlar, ben inmeden nasıl bneceksin be... Yolda yürürken önüne bakmayıp sana çarptığı halde suç kendinde olduğu durumda bile öküz gibi suratına bakanlar... Zannedersem senin özür dilemeni bekliyordur. Be hayvanat bir öküzlük yapıyorsun en azında afedersiniz demeyi bil... Bir büfeye yol sorarsın kaba bir şekilde bilmiyorum ben deyip başından savar sizi.

Daha mı? Komşun müsait misin, değil misin demeden evine dalış yapar. Bu nedenle kaç kişiyi uyardığım oldu. Banko sırasında ya da restoran kasasının önünde sipariş vermek için beklerken, arkadan 5-6 kişi sanki itekleyince daha çabuk ilerliyormuş gibi arkadan üstüne yığılır. Resmen çullanır hatta... Bu nedenle de çok tartışmalarım oldu ya neyse... Otobüste teyze, amcaya yer verirsin bu senin bir nevi görevin gibidir ama amca-teyze teşekkür bile etmeden pat diye yayılır kalktığın yere... Sen de mi teyze-amca derken bulursun kendini.. Bu liste böyle uzar gider.   

Canlar, geldiğimden beri içimde biriktirdiklerimi döktüm. Keşke olmasa ya da değiştirebilsem dediğim o kadar çok şey var ki... Yurt dışına gidenler ülkemizi beğenmiyor gibi bir tabu oluşmuş nedense... Hayır ülkemizi gayet de beğeniyoruz ama insanımızın bu ülkeye yaptığını düşmanımızın bile yapacağına inanmıyorum. Hoş görü, anlayış, samimiyet zaten giderek yok oluyor. İstanbul en büyük şehir olduğu için yozlaşma en fazla burada görülüyor ama Anadolu için benim hala umudum var. Tası tarağı toplayıp bir Anadolu şehrine yerleşmeyi de düşünmüyor değilim. Küçük bir şehir, güzel, samimi insanlar, kafanı dinleyebileceğiniz bir ortam... İstanbul da, Los Angeles'ta varsın onların olsun...



 

14 Mart 2014 Cuma

Eğitim Zayiatı - Yedi Hocalı Peri






Hiçbirimiz ne yazık ki eşit şartlardan geçmiyoruz. Hele ki Türkiye'de eğitim bakımından çok büyük bir adaletsizlik ve eşitsizlik var. Ben de yaşadım bunu ve biraz olsun bu satırlara dökmek istedim. Bir söz vardır ya hani "Senin şikayet ettiğin yaşam, belki de bir başkasının hayalidir." diye... Okul ve öğretmenler bakımından çok şansızdım, çok... Orta okulu öğretmensiz geçirmemişse karşımdaki insanın benim için eğitim bakımından şanslıdır arkadaş. 


"Her şeyi başı eğitim, eğitim!" diye ötüp duruyoruz ya, ben de tüm önceliği eğitim, okul v.s. olan bir aileden geliyorum. Yalnız benim ailem bana sağladıkları imkanı hiçbir zaman bulamamışlardı. Annem ilkokul mezunu, tipik ev hanımı, babam ise mobilyacı...Belki de bu nedenle bu kadar istiyorlardı elimden geldiği kadarıyla daha fazlasına sahip olmamı... Bunun getirisi de benim üzerimde büyük bir sorumluluk olurken, eğitimimle ilgili ne karar aldımsa her zaman yanımda ve destek olarak arkamda duran ailem oldu.


Şikayet ediyorum gibi gelebilir. Sonuçta Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da öğretmensiz bir sürü okul var. Onları hatırladıkça halime şükrediyorum. Ancak Türkiye'nin başkenti Ankara'da okumuş birisi olarak başkentin  göbeğindeki öğretmensiz okullar ve sürekli bir öğretmenin gidip diğerinin gelmesi bu ülkenin  eğitim bakımından yüz karasıdır.


Çocukluğumda babamın iş durumunun iyi gitmemesi ve aç gözlü ev sahipleri nedeniyle çok taşınmak zorunda kalmıştık. Kiranızın iki katına çıkartılmasından bahsediyorum mesela. Hadi diyelim okul değiştirme ailemden kaynaklanan bir sorun, ama gittiğim okullarda da bir dönem sonunda öğretmenim değişiyordu. İlkokul bilançomu kısaca şöyle özetleyebilirim.


7 adet nur topu gibi ilkokul öğretmeni
4 adet ilkokul
Sayısız sıra arkadaşı
Yüzlerce, ismini ve yüzünü bile hatırlamadığım sınıf arkadaşları
Sürekli bir uyum problemi
Eski okulu, öğretmeni ve arkadaşları hatırlama
Psikolojik çöküntü


Bu nedenle ne gidip ziyaret edebildiğim meşhur ilkokul hocam vardı, ne de Facebook'tan buluşabileceğim ilkokul arkadaşlarım. Bu işin gırgırı tabi ki... O kadar da umursadığımdan değil o tarz buluşmalar yapıyor olmam, ya da olmamam...


İlkokul birinci sınıfı iyi güzel bitirdim sorunsuz. Kırmızı kurdeleler vardı o zamanlar. Okumayı öğrendikten sonra öğretmen tarafından takılır, diğer öğrencilere hava atardık. Bizim için madalyon gibi bir şeydi o, ya da savaştan sonra askerlerin göğsüne takılan onur madalyalarıydı. Sınıfta ilk kurdelesi olan ben değildim ama ilklerdendim. Öğretmenim de zaten çok tecrübeli biriydi. Az-çok yuvarlanıp gidiyorduk işte ama mutluluğum uzun sürmedi ne yazık ki... Daha ilkokul 2. sınıfa yeni başlamışken öğretmenim değişti. Kendisi emekli olacağı için bizim sınıfı başka bir sınıfla birleştirmiş, beni ve diğer öğrencileri büyük bir travma yaşatmışlardı. Neyse ki ailem taşındığı için ben okul değiştirmiş ve o öğretmenden kurtulmuştum.


Hiç mi güzel bir anım olmadı? En sevdiğim ve en mutlu olduğum dönem, 2. okulum Ankara-Aydınlıkevler'deki bir ilköğretimdi. Sadece 2 sene okuyabildim orada... Ancak edindiğim en iyi öğretmen de, en iyi eğitim de oraya aitti. Sonrasında edindiğim başarıları zaten oraya borçluyum. Okulların adını yazmayacağım. O kadarına gerek yok ama Aydınlıkevler'deki o okul birçok özel okuldan çok, çok daha mükemmel bir eğitime sahipti. O zamanlar flüt, nota eğitimi bile almış, hatta koroyu yöneten müzik hocam tarafından koroya seçilmiştim. Keşke hep o okulda kalabilseydim.


Biz tabi taşınmak zorunda kaldık yine ve ben 3. okuluma ve 5. öğretmenime kavuştum. Maşallah okula geldim ama öğretmen yok ortada. Kadıncağız sağlık sorunları nedeniyle sürekli hastanede ya da izinli. Allah korusun, sonuçta sağlık bu şikayet edemem ama kardeşim, ya yerine atanacak birilerini iste ya da emekli ol. Yazık, günah değil mi 40 küsür çocuğa... Yaşında epey var zaten. Ne güzel köşende oturur dinlenirsin. Neyse ki bizimkiler tekrar taşınmak zorunda kalacakları için bir dönem okuduktan sonra başka bir okula kaydım yapıldı ki en nefret ettiğim okulum buydu. Çünkü en sinir öğretmenlerimi ve öğretmensiz geçen günlerimi de buraya borçluyum.


İlkokul 5 sınıfa geçmiştim, 4. ve son okulum. Başarılı bir öğrenci olduğum için beni okulun en iyi sınıflarından birine yerleştirdi kaydımı tamamlayan müdür yardımcısı ama ben nasıl heyecanlıyım. Her seferinde hep panik olmuşumdur. Neyse sınıfa geldim. Kayıt belgemi yeni öğretmenime uzattım. Kadın beş karış bir suratla kağıdı elimden aldı ve belki de söylenmesi gereken son kişiye, yani bana şu sözleri sarf etti.


"Neden benim sınıfıma vermişler ki seni? Benim sınıfım zaten çok kalabalık. "


Fesuphanallah... Sanki benim suçum sınıfların kalabalık olması? Sanki ben istedim senin katnem suratını görmeyi ya da senden ders dinlemeyi? Ben dedim özellikle "Nolur beni bu sınıfa koyun." diye? İlk intiba çok önemli derler ya, yavaş yavaş kendini biliyor olmanın verdiği güvenle bu kadına dikkat etmem gerektiğini kafama yazmıştım. Öğretmen-öğrenci ilişkilerinde çok iyi bir taraf olsam da bu kadın hiçbir zaman sevemedi beni. Nedeni de çok basitti aslında.


Başarılı bir öğrenciydim. Gerçekten öyleydim çünkü başarılı olmak istiyordum. Amacım buydu ve gittiğim her okulda bir şekilde eksik veya fazla kendimi belli ettim. Ancak bu öğretmenin sorunu çok başkaydı. Dışarıdan gelen 4 sene boyunca başkaları tarafından eğitim görmüş bir kızın, gelip kendi eğittiği, emek verdiği öğrencilerini geçmesini bir türlü hazmedememişti. Haşarı, yaramaz, tembel biri olsam anlayacağım. Lan insan ne güzel iyi, sessiz, sakin bir öğrenci edindim, hem de diğer sınıflardan daha fazla sayıda iyi öğrencim var diye sevinir. Benim yapacağım bu olurdu çünkü ama ne yazık ki herkes senin düşünce yapında olmuyor Peri? Herkesi kendin gibi sanmaktan vazgeç artık... Bu yaşa geldin hala akıllanmadın.


İlk dönemin sonu... 15 tatile gireceğiz bu nedenle 5. sınıf öğretmenleri ortak sınav yapmaya karar verdi. O zamanlar Matematik, Sosyal, Fen Bilgisi ve Türkçe ana dersler ve bunlardan sınav olduk. Sınıftaki hatta okuldaki en yüksek notları alan öğrencilerden biri olmuştum. Dahası o dönem hasta olup bir hafta yatakta yattığım halde sadece sınav saatlerinde annem okula götürmüş, sonra da eve getirmişti beni kadıncağız. Diğer notları hatırlamıyorum ama işe bakın ki herkesin kırıldığı Sosyal dersinden 20'de 20 çıkarmıştım. Garip bir şekilde Matematik ve Fen derslerini çok sevsem ve ilerde onlara yönelsem de, Tarih notlarım hep çok yüksek olmuştur, tarihten çok anladığımdan da değil yani. Lisede de böyleydi bu. Ondan da bahsedeceğim sırayla geliyoruz. 10 yaşında olmama rağmen bunu unutmamamın tek nedeni de sonrasında çok sevgili (!) öğretmenimden gelen soruydu.


"Nasıl tüm soruları cevaplayabildin ki sen? Nasıl çalıştın üstelik hastaydın?"


"Sadece kitabı okumuştum. Hepsi bu..."


Gerçekten de öyleydi. Sadece kitabı okumuş sonra da hasta hasta sınava girmiştim. Ama sayın hocam hmmlayıp geçti, kendi öğrencilerine de "Siz neden ful çıkaramadınız? Bakın yapan yapıyor. " şeklinde de güzelce bir azarladı. Bu son olmuştu artık.


Lan öğretmen bozuntusu... Atatürk utanıyordur senin gibilerin Türk Gençliği'ni eğittiğini, hayır daha doğrusu eğitmeye çalıştığını gördükçe... Sınavdan yüksek aldı diye neredeyse yerin dibine sokulur şekilde konuşulur mu daha 10 yaşındaki bir çocukla...


Ben ki yeni geldiği bir ortama uyum sağlamaya çalışan, sessiz, kendi halinde bir öğrenciyim ve tüm sınıfın önünde sırf daha başarılı olduğum için dışlandım... Sizce bu bir öğretmene yakışacak bir hareket miydi? Kadını artık hayatta sevmemin ya da ona karşı herhangi iyi bir şey hissetmenin imkanı yoktu. Zaten 15 tatile girmeden birkaç gün önce tayin haberi geldi. Kurtuluyordum ondan ve iğneleyici sözlerinden ama bu başka bir öğretmen daha edineceğim gerçeğini değiştirmemişti.


"Neden hep ben?"


7. ve son ilkokul öğretmenim neyse ki çok daha iyi birisiydi. Yeni atanmıştı, o yüzden biraz tecrübesizdi ancak çok iyi bir insandı. Hatırlayabildiğim kadarıyla da çok güzeldi. Kendisiyle sadece bir dönem okumuş ve ilkokulu kaza bela tamamlamıştım.

İlkokul maceram bu kadar şimdilik... Gerçi benim eğitim maceralarım bitmez. Hala bir öğrenci olduğumu göz önünde bulundurursanız hele ki... Bir sonraki yazıda ortaokul ve lise anılarımdan bahsedeceğim. O yıllarda  bir bu kadar can sıkıcı... Umarım siz benden çok daha iyi bir eğitim almışsınızdır. En azından ilkokulda... Çünkü yıllar geçse de insan o anıları hiç unutamıyor.


Hepinize iyi hafta sonları...
 

6 Ağustos 2013 Salı

Uluslararası İlişkiler VII - Amerika'da Komşuluk İlişkileri



"Amerika'ya gelmiş kaç Türk öğrenciye hiç tanımadığı komşusu tarafından yemek verilir?"

Bu yazıda Peri'nin kedi manyaklığının ona neler yaptırabileceğine şahit olacaksınız. O nedenle okuyacaklarınıza şimdiden hazırlıklı olun. Arkanıza yaslanın.

Komşuluk ilişkilerini çok önemseyen bir anne tarafından yetiştirildim. Atalarımızın söylediği "Ev alma, komşu al..." sözünü ilke edinmiş anneciğim "Allah korusun evinde başına bir şey gelse sana ilk koşacak olan kişi kapı komşun olur." derdi. Bu nedenle küçüklüğümden beri sürekli misafirliğe gidip geldiğimiz teyzeler, bir sorun olduğunda çekinmeden kapısını çalacağımız bir sürü ev vardı. Nitekim apartman kültürü de bu geleneği bozamadı. Taşındığımız her apartmanda mutlaka bir-iki samimi komşumuz olmuştur. Hala da öyle... Özellikle üniversitedeyken 4 sene yalnız yaşadığım dönemde komşularımın çok yardımını gördüm, o nedenle annemim ilkesini devam ettirmek için ben de zaman zaman çaba göstermişimdir.

Amerika'ya geleli bir seneyi aştı. Bu süre zarfında komşudan ziyade ev arkadaşlarım için umarım anlaşabileceğim insanlardır temennisinde bulundum. Çünkü Amerika'da komşuluk gibi bir kültürün olmadığının farkındayım. Üstelik seri katilleri ile ünlü bir ülkede insanların komşularını pek önemsememesini, hatta zaman zaman korkmasını anlayabiliyorum. Bunlar elbette haklı gerekçeler ama görgüsüzlükle ikisini ayırmak gerekir diye de düşünmüyor değilim.

Mesela insan en azından asansörde gördüğü kişiye bir merhaba, iyi günler falan der. Hiç olmadı giriş kapısından girdiği zaman bir adım arkasından gelen, eli kolu dolu insan için kapıyı açık tutabilir. İki elimde kitap dolu olduğu halde kapının kaç kere yüzüme çarpıldığını, asansör kapısının umarsızca kapatıldığını bilirim. Eh yani hiç mi kibarlık görmedin be hayvan! Üstelik bunu yapanlar Amerikalılar da değil. Kaldığım apartman kampüse 15 dakika mesafede olduğu için oturanların çoğu öğrenci ve bu öğrencilerin de büyük çoğunluğu Asyalı... Karşılaştığım gariplikler bu kadarla da sınırlı değil...




Üstteki resimde gördüğünüz güya barikatı bizim yan kapı komşumuz aile, biz eve yerleştikten bir-iki ay kadar sonra koydu oraya. Hayır, gerçekten amaçları özel hayatlarını korumaksa pek bir işe yaradığını söyleyemeyeceğim. Çünkü evin içerisi hala sinema gibi, izlemek isteyene gayet seyretmelik...  
 
Neyse bu sevimli komşularımız Güney Koreli olup bir kız, bir erkek sahibi bir çekirdek aile... Gel gelelim gürültüleri biz öğrenci evinden fazla olur. Akşam kore barbeküsü eşliğinde misafirleri haftanın en az 2-3 günü eksik olmaz. Kızlarının çalmaya uğraştığı ama beceremediği, hep aynı melodiyi döndürüp durduğu kemandan bahsetmiyorum bile. Ancak haksızlık olmasın 11-12 dedin mi ayakta bulamazsınız bunları. En büyük avantajımız bu zaten. Gece gürültüleri hiç olmuyor nazar değmesin.



Gel gelelim güzelliklerle de karşılaşmadım değil. Güzel ülkemden buraya döndüğümde, beni üst katta çok güzel bir sürprizin beklediğinin farkında değildim. Daha önceleri bizim gibi birkaç öğrenciye ev sahipliği yapan daireyi bir aile tutmuş. Balkonda keyif yaptığım bir akşam yukarıdan beni gözetleyen bu sevimli afacanla karşılaştım. O yukarıdan mazlum mazlum beni izliyor ama ben nasıl mutluyum, nasıl mutlu... Allah'ım, Sarı ve Tekcan'dan sonra kedi alamadım, zaten burada kedi-köpek de sevemiyorum diye kuduruyordum. Üst kattaki bu sevimli yaramaz tüm beklentilerime değdi.

Gel zaman git zaman bu şekilde bakışmalarımız devam etti. Kıpırdamadan, sessizce dakikalar boyunca beni izlemesine dayanamadım, kararımı verdim. Ne yapıp edip o kediciği mıncıklayacaktım. Tabi önce ailesiyle tanışmam gerekiyordu ki asıl sorun oydu. Kediciğin bana dayanamacağını biliyordum. (Evet, beni sevmeyen kediye raslamadım daha önce... ^_^)   


 
 
Kafama taktım, üst kattakilerle ne yapıp edip tanışmam lazım ama nazik bir yöntem bulmak için çabalıyorum. Hani birisi balkondan falan baksa direk tanışacağım ama yoki kimse grünmüyor ortada. Adamların kapısını direk çalıp "Kedinizi sevmeye geldim." diyemem ki? Bu hem çok kaba olurdu hem de Amerika gibi bir ülkedeyiz. "Deli mi lan bu?" şeklinde polisi arama ihtimalleri de mevcut yani. Sonra gazetelere manşet olurdum "Türk Kızı Komşunun Evini Bastı" diye... Tabi saksıyı biraz çalıştırınca çok güzel bir yol bulmam zor olmadı. 
 
Malum mübarek ramazan ayındayız. Üst kattaki ailenin Arapça konuştuklarını duymuş, iftar ve sahur saatlerinde gürültülerin arttığını fark edince belki oruç tutuyorlardır düşüncesine kapılmıştım. Yanılmamışım. Elbette ki annemden gelen genetik özellik ve biraz da becerikliliğim sayesinde tatilde İzmir'de yediğim Şambali'nin tarifini alıp evde hazırladım. Neyse ki ilk denemeye göre fena değildi. Türk ev arkadaşım tatlıyı "Efsane! ", beni de"Los Angeles'ta tatlı da yaptı. Manyak! " şeklinde tanımlasa da planım yolunda gidiyordu.
 
Ertesi gün elimde bir tabak tatlıyla iftar saatine yakın üst katın yolunu tuttum ama tüm cesaretimi topladım. Kapının suratıma çarpılmasını bile bekliyorum o kadar yani... "Aman!" dedim sonra da kendi kendime, o kadar da ayı değillerdir herhalde. Zaten Arapça konuşuyorlarsa büyük ihtimalle Türk hayranlıkları da vardır diye düşündüm. Çünkü dizilerimiz sağ olsun, burada tanıştığım ne kadar Arapça konuşan insan varsa -ülkeleri önemli değil- bana çok iyi davrandılar. Diyorum ya size Beren Saat muamelesi görüyorsunuz diye, ona da güvendim biraz.
 

 

İlk önce kapı biraz çekingence açılsa da bayan, üstelik yalnız olduğumu fark edince rahatladı içerideki iki hanım. Kendimi tanıtıp, alt kat komşuları olduğumu, tatlı yaptığımı ve Ramazan ayında olduğumuz için onlara da getirdiğimi söyledim. Yüzlerindeki ifadeyi görmeliydiniz. İnanamamazlık, şaşırma, kuşku gülümseme ile karıştı. Biraz çekingence elimdeki tabağı aldılar ve nereli olduğumu sordular hemen. Türk olduğumu öğrenince yüzlerindeki tüm kuşku yerini samimiyete bıraktı. İşte o an yaptığımın doğru bir şey olduğuna karar verdim.

Tatlıyı neden yaptığımı ve onlara getirdiğimi merak ediyorlardı, zaten o sırada da bizim afacan kedi meraklanıp kapıya gelmişti. Ben dayanamayıp hemen cevapladım. "Sizin kediciğinizle biz uzun zamandır balkon muhabbeti yapıyoruz. " diye... "Ben de sizinle tanışmak istedim. Annem bu ayda evde tatlı yaptığında komşularına da verir. Tanışmak için iyi bir fırsattı..." şeklinde cevapladım. O kadar memnun oldular ki anlatamam. Sadece gözlerinin içine baktığınızda bunu anlayabilirdiniz.

Yakışıklımın ismi Paşa'ymış. Bakmayın siz tüylerinin gri olmasına Ankara kedisi kökeni varmış Paşa'nın... Benim köylü yani... Tüyleri sıradan tekirlere göre daha uzun ve gür ve kuyruğu da normal kedilerinkine oranla daha uzundu. Hanımlardan birisi "Paşa, Türkiye'den geldi, o nedenle Türk ismi koyduk. " dedi. Paşa önce biraz uzak durup sadece ellerimi koklasa da, sesime de aşina olmasından ötürü hemen yaklaşıp, oyunlara başladı yaramaz. Hatta paspasın önüne oturup, gözlerini dikmiş şekilde benim konuşmamı dinledi.




Üst kat komşum tahmin ettiğim gibi bir aileymiş. İki arkadaş ve oğulları kalıyormuş. Bayanların birinin adı Rhazwa, diğerinin ise Amel'di. (Yazılışlarının doğru olduğundan emin değilim. ) Lübnanlılarmış. Amel daha 1 ay kadar önce İstanbul'daymış tatil için. İngilizceleri mükemmel olmamakla birlikte gayet iyiydi. Beni içeri davet ettiler ama daha ilk tanışmamız olduğu için kabul etmedim. Üstelik iftar saatinde insanları daha fazla rahatsız etmek istemiyordum. Ayak üstü kapı önü sohbeti yaptık. Bana neden burada olduğumu, kimlerle yaşadığımı, ne kadar kalacağımı -işte bildik sorular- sordular.

Paşa'ya veda etmek istemesem de ayrılık vakti gelmişti. Bu iki hoş hanımefendi bana üstteki kaplardaki tatlıyı ve yemeği verdiler. Her ne kadar bunun gerekli olmadığını, yemek yapabildiğimi söylesem de kabul etmediler. Eve elimde bu iki kap yiyecekle geldiğimde ev arkadaşımın gözleri kocaman açılmış "İnanamıyorum. Nasıl yani? " şeklinde bir tepki vermişti. Dedim bu Peri'nin sırrı... Afiyet olsun sana.




Üst kat komşularımı o günden sonra bir kez daha ziyaret ettim. Bu sefer tabaklarını iade etmek için... Beni bir gün yemeğe davet edeceklerini söylediler. Paşa bu kez direk gelip benimle oyunlar oynadı. Kucağımdan ayrılmak istemedi yaramaz... Amel ve Rhazwa bana "Senin sesini tanıyor. Eğer duyarsa hemen pencerenin önünde alıyor soluğu." dediler. Dedim aynı köylüyüz, kan kanı çekiyor ne de olsa... ^_^

Paşa'yla aşkımız son hız devam ediyor. Ben evin içinde konuşurken ya da kahkahamı duyduğunda miyavlayarak benim balkona çıkmamı istiyor. Gerçekten bunu yapıyor. Ben balkona çıktığımda ise her zamanki yerini almış beni izlerken buluyorum onu... Kapanışı da onun gölgesiyle yapmak istedim.

Ne yalan yazayım bu yazıma gelecek tepkileri çok merak ediyorum. Çünkü güzel ülkemde artık bu kültür de yavaş yavaş unutuluyor. İnsanlar yan dairede oturanların kim olduğunu değil, yüzlerini bile bilmiyor. Hatta öğrenmeye korkuyorlar. Bazen hak veriyorum onlara ama benim  yine de umudum var. kötülük var diye, iyiliği de göremeyecek miyiz yani...

Amerika'daki ilk komşuluk deneyimim böyle çok güzel bir şekilde sonuçlandı. Tabi, ben bir risk aldım ve sonucu olumlu oldu. Her zaman böyle olacak şeklinde bir kesinlik veremiyorsunuz. Dünyanın neresinde olursanız olun umarım sizin de güvenilir, kapısını çalacağınız komşularınız olur.

 

18 Haziran 2013 Salı

Direniş Her Yerde

 
 
"Durduramayacaklar Halkın Çoşkun Akan Selini..." Cem Karaca
 
Ne güzel söylemiş Cem Üstat... Onlar bu tarz olayların belki de kat be kat fazlasını görmüş, geçirmiş insanlar olarak zamanında çok güzel mesajlar vermişler. Tarih tekerrürden mi ibaret, yoksa ders alma vaktimiz gelmiş de yeni mi fark etmişiz bilemiyorum.
 
Olaylar ben İstanbul-Los Angeles uçağındayken başladı. Yabancı arkadaşlarım ve ailem beni şanslı olarak nitelerken, ben orada biber gazı yiyip, tomalar tarafından kovalanmadığma yanıyordum... Keşke orada olabilseydim diyordum. Elbette binlerce kilometre uzakta olsam da, bu destek veremeyeceğim anlamına gelmiyordu. Ben de elimden geldiğince birşeyler yapmaya çalıştım.
 
80lerin sonunda doğmuş biri olarak şunu söylemeliyim ki, ben ve benim gibi bir çok arkadaşım apolitik olarak yetiştik. Sokakta, duvarlara "Slogan bulamadım. Lanet olsun Bağzı Şeyler..." yazan bir gençlikten bahsediyoruz. O kadar da samimiler... Küçüklükten beri ailemin "Aman kızım oku, düşün, muhakeme yap ama sakın tartışmaya girme... Başını derde sokma. Aklımız sende kalmasın." şeklinde telkinleri olmuştur. Ailemi suçlayamam. Kendilerine göre haklı sebepleri var elbette. Başlarda çocuk aklımla anlayamıyordum bu mevzuyu ama ne zaman ki ailem ve etrafımdaki insanlar bana o dönem kaybettikleri dostlarından, arkadaşlarından, yakınlarından bahsettiler, o zaman bir şeyler anlamaya başladım. Bu demek değil ki bana "Haksızlığa karşı sessiz kal..." demediler ama kardeşin kardeşi kırdığı bir düzenin parçası olmamı da istemiyorlardı.
 
Günlerdir olayları hem facebook hem twitter hesabımdan elimden geldiğince duyurmaya , paylaşımlar yapmaya, konuyu bilmeyenler varsa da açıklayarak bazı şeyleri görmeye, en azından okumaya yönlendiriyorum. Bu dönemde beni en çok üzen ne biliyor musunuz? Siyasi görüşü ne olursa olsun, ne yazık ki bazı insanların hiçbir şekilde at gözlüklerinden kurtulamaması...
 
Benim en çok korktuğum insan modeli EĞİTİMLİ CAHİLLERdir. Okumuş ancak içte BOMBOŞ olup, dünyaya ancak kendi penceresinden bakan insandan uzak durmak gerekir bana göre. Çünkü adam bir kere kendi görüşünün doğru olduğuna ve onu savunması gerektiğine inanır. Bunda bir zarar yok. Herkes elbette inandıklarını savunacak ama bu tarz insanlar kendi düşüncelerinin doğruluğunu ispat etmek için eğitim seviyesini koz olarak kullanır. Ben OKUMUŞ insanım, benden daha iyi mi bileceksin modunda kendini halkı çıkarmaya çalışır. Başkasının fikrini dinlemeden, kendi düşüncesini aşılamaya kalkar ki, hayatta en nefret ettiğim adam modeline dönüşür.
 
Bu son birkaç haftada olanlar, Türkiye'de hala güzelliklerin olduğu, insanlarımızın kendi değerlerini unutmadığı ve hala birbirine sahip çıkıp, baskı yönetimine karşı koyabildiğini ve bunu kaba güç kullanmadan yapabildiğini gösterdi.  Bana en güzel getirisi ise, etrafımda bulunan üstte bahsettiğim boş insanların asıl yüzünü görmem oldu.
 
Olaylar boyunca çok güzel fotoğraflarla karşılaştık ama ben de en fazla beğendiklerimden bir iki tane yayınlayıp görüşlerimi yazayım dedim.
 
 


İstanbul'a döndüğümde bu kütüphane hala yerinde duruyorsa kitap götüreceğimi söylemiştim. Ne yazık ki olaylar sonrası harabeye dönmüş. Umarım yeniden yapılır. Ben de evde duran bir yığın kitabın birazından kurtulurum.




Bazılarınızın bildiği üzere Arjantin Tango hastasıyım. Bu kareyi görünce içim yandı. Üstelik Ankara'daki tango kursumun Kuğulu'da eyleme gittiklerini öğrenince daha da delirdim. Ben de orada olmalıydım dedim.




Kurtuluş Savaşı sırasında çok aç kalan askerler, çarıklarını pişirip yemişler. Köylerde olan insanlar, hasat zamanı geldiğinde yarısını kendileri alıp, diğer yarısını cephelere göndermişler. Şu manzara bana savaş döneminde geçen o mevzuyu hatırlatmıştı. Dünyanın en güzel manzarası demiştim kendi kendime.




Bana ve birçok insana göre yılın fotoğrafı... Dünyanın neresinde böyle bir manzarayla karşılaşmıştır ki insanlar... Yabancı ev arkadaşıma gösterdiğimde resmen kahkahayı patlatıp, "Sizin haksızlık karşısında yapamayacağınız şey yok gibi görünüyor." dedi. Bunu söyleyen kişi Bulgar üstelik. Galiba biraz da korktu sıradan insanların iş makinesiyle polis araçlarını kovaladığımı söylediğimde... Dedim bak ona göre...




Oy!!! Çapulcu Amcalarım benim... Birkaç Marjinal Adam...



Köprüde bir mola... Şu manzaraları gördükten sonra gel de hayıflanma orada olmadığına...

Bunu okuyan, "Çapulcu" ya da "Ayyaş" ya da "Marjinal" her kimsen ya da her ne isen... Önce karşındaki insana saygı duymayı bil ki zaten senin başından beri yaptığın buydu. Yoksa farklı siyasi görüşten, kültür ve eğitim düzeyinden binlerce insan nasıl bir araya gelebilirdi ki? Hala bunu anlamayanlar var ya, yanarım da ona yanarım...

14 Nisan 2013 Pazar

Melekler Şehri'nden Dönüş

 
 

"Birlikte olamayacaksak Tanrı neden karşılaşmamızı istedi?"

Açılışı, çok sevdiğim bir baş yapıt olan City of Angels'ın en sevdiğim repliklerinden biriyle yapmak istedim. Malum bu filmin çekildiği yer olan Los Angeles'tan güzel ülkeme dönüşüm kısa bir süre önce gerçekleşti. O arada memleketim olan Ankara'ya da bir uğradım ayak üstü.

Aslında açılışı çok memnun kaldığım bir kozmetik yazısıyla yapmak istiyordum ama çok fazla ara verdiğimi ve son 3 ayda hayatımda nelerin olduğunu kısaca yazmak istedim. Twitter'dan beni takip edenlerden soranlar oldu. Çok teşekkür ederim kendilerine tekrardan. Merak ediliyor olmak güzel bir şey. İnsan düşünüldüğünü ve değer veriliyor olduğunu hissedince nasıl mutlu oluyor bilemezsiniz.

Son yazımda bölüm derslerimin başladığını ve çok sık yazamayacağımı söylemiştim. Ancak bu kadar uzun bir ara olacağını hiç kestirememiştim. Üzgünüm bunun için... Ancak elimde olmayan sebepler vardı. İlki elbette çok ağır olan derslerimdi. İkincisi şubat ayının başı gibi rahatsızlandım ve Türkiye'de bile doğru düzgün ayak basmadığım hastanelere Amerika'da gitmek zorunda kaldım. Neyse ki çok ciddi bir şey değilmiş ama o ağrı ve yaşadığım psikoloji bana yetti... Allah kimseyi düşürmesin diyorum. Neyse ki beni düşünen arkadaşlarım vardı. Ödeyemem haklarını...

Hastalığımın ertesinde arkadaşlarımdan aldığım tatsız duyumlar, ölüm ve hastalık haberleri beni çok yıprattı. Değil yazı yazmak, blogumu açıp bakmak bile gelmedi içimden. Her şey ne kadar boşmuş dediğim bir dönemi yaşıyordum anlayacağınız.  Neyse ki artık bir süreliğine de olsa ülkemdeyim. Dahası bir de iyi haberim var. Türkiye'ye dönmemin en büyük nedeni yakında düğünümüzün olacak olması. Nisan ayının sonunda kardeşim evleniyor. Hem İstanbul hem de Ankara'da düğünümüz... Gelmek isteyenler bana haber etsin. Ankaralı düğünü görmenizi sağlarım. 

Daha önce blogumda hiç resmimi paylaşmamıştım. Uzun bir aradan sonra farklı bir yazı olsun istedim. Hem merak edenler vardı, onlar görsün diye geçirdim içimden.

Yazımı bitirirken umarım hepiniz çok iyisiniz ve mutlusunuzdur diyorum. Öyle diliyorum. Size yine City of Angels'tan bir replikle şimdilik veda ediyorum.

"Birbirini hak etmeyen milyonlarca insan yanyana iken, ben neden senden ayrı nefes alıyorum?"


6 Ocak 2013 Pazar

Uluslararası İlişkiler VI {Ah Şu Japonlar!!!}




Previously on Uluslararası İlişkiler...

Yok lan yok, eğer hala aranızda bu seriyi okumamış varsa, okuyup gelsin bir zahmet...

Buraya geldiğimden beri Japonlar'la aramda hep hastalıklı bir ilişki oldu. Onları aşk derecesinde çok mu seviyorum, yoksa bazen nefret mi ediyorum bir türlü karar veremedim. Tamam, hepinizin çok daha önceden bildiği üzere, ben zaten Uzak Doğu kültürünü ve özellikle Japonlar'ı çok seviyorum. Amerika'da da en fazla arkadaş edindiğim ülke Japonya'ydı. Ancak kültür, ülke, dil farklılığı derken bazen -ne bazeni yav aslında çoğunlukla- olmadık sohbetlerin içinde buluverdim kendimi.

Hani diyoruz ya Japonlarla aramızda çok ortak özellik var, kültürlerimiz benziyor, zaten dillerimizde aynı aileden geliyor falan diye, bence ne kadar benzerlik varsa o kadar da farklılık var. Bazen onları anlamaya çabalarken resmen göbeğim çatladı, hala da öyle... Ben insanlara özellikle de farklı kültürden gelenlere karşı ön yargılı biri değilimdir. Hele ki karşımda sevdiğim ırktan insan varsa tamam, en ince ayrıntısına varana kadar, haklarında merak ettiklerimi öğrenmeden bırakamam. Mümkünü yok... Bu bazen hem benim, hem de karşımdaki insan için can sıkıcı bir durum olsa da sonuçta iki kültürün birbirini daha yakından tanımasını sağladığı için karşılıklı katlanıyoruz.




Ben Japon ya da Japonya uzmanı değilim. Hiç Japonya'ya gitmedim. Bu yazılarımda zaten Amerika'da tanıştığım Japonlar'a yönelik... Baştan uyarayım da sonra maraz çıkmasın...

İlk dönem çok şanslıydım. Çünkü sınıftaki tek Türk bendim ama Japon popülasyonu çok yüksekti. Üstüne üstlük o dönem en yakın arkadaşımda bir Japon olunca, kendimi çoğu zaman Japonlar'la aynı ortamda tek yabancı şeklinde bulabildiğim oluyordu. Bknz: Karaoke barlar... Üstelik Türk kızlarına ilgileri olduğu için - Bknz: Türk Kızları Güzel Mi? yazısı - hem arkadaşlık hem de ilişki babında haklarında birçok bilgi edinmem kaçınılmaz oldu.

Buradaki Japonlar'ın bana ısrarla, en fazla söyledikleri şey "Biz tipik Japonlar'dan farklıyız." cümlesiydi ki sanırım doğru... Çünkü Türkiye'deyken kafamda oluşan Japon imajından o kadar farklı insanlarla tanıştım ki burada sonunda ben de onlara hak verdim. Bir kere burada tanıştıklarımın çoğu "party girl" ya da "party boy" diyebileceğiniz, batı özentisi olan, Japonlar'dı. Giyim kuşamından, hareketlerine, konuşmalarına hatta ve hatta arkadaşlık ilişkilerine kadar Amerikalılar'ı örnek alan tiplerdi. Ayrıca nerede bir gece klübü, bir eğlence mekanı bizimkiler buradaydı. Tamam, gezip eğlenmenin bir sakıncası yok. Ben de gittim bir sürü partiye, bara, hala da gidiyorum, sonuçta Los Angeles'tasınız ve yaş ortalamanız yirmilerde, haliyle eğleneceksiniz ama bitap düşüp, her sabah bezgin bir halde okula gelmeleri ya da daha çok okulu asmaları benim gözümdeki çalışkan Japon imajını bayağı bir sarstı.




Neyse bütün Japonlar'ın aynı olmadığını vurguladıktan sonra gelelim benim tespitlerime...

Çok kibarlar... Aslında çok güzel bir özellik bu... Nazik davranışlardan zarar gelmez. Ancak bazen beni delirtiyor, kabul etmeliyim. Özellikle erkekleri bunu biraz abartınca "Gay olmasın sakın?" şeklinde kendimce salakça düşüncelere kapılıyordum. Şöyle ki ben kazara bir şey yapsam -bir eşyayı düşürsem ya da çarpsam falan, sakarım malumunuz- ve hata bende bile olsa özür dileyebiliyorlar. "Benim özür dilemem gerekirdi ya..." derken buluyordum kendimi... Ülkemde, caddenin ortasında üstüme üstüme yürüyen hayvanlardan, çarptıktan sonra özür bile dilemeden uzaklaşan tiplerden sonra bu duruma alışmam biraz zor oldu haliyle...

Düşünceliler... Bu sanırım onların en sevdiğim yanları... Duygularını ne kadar saklasalar da, hareketleriyle bir şekilde sizi sevdiklerini, önemsediklerini belli ediyorlar. Ah canım, yerim ben sizi...

Japon bir arkadaşım gecenin bir vakti mesaj atıp "Tapioka içmeye gidelim mi?" dedi. Yapacak bir işim olmadığından ben de kabul ettim. Gecenin bir saati ve üstümdeki kıyafetlerin ince olmasından mütevellit Akdeniz insanı olmanın getirdiği dezavantajla benim vücut ısısındaki düşme hız kazandı tabi. Neyse sıcak bir şeyler istediğimi söyleyince üşümüş olduğumu fark etmiş garibim. Önce "Hadi, arabaya gidelim." dedi, arabaya bindikten sonra hiçbir şey söylemeden koltukta duran battaniyeyi çocuk gibi üzerime örttü. Genelde etrafımdaki insanların bana karşı koruyucu davranmalarına değil, daha çok ben, etrafımdaki insanlara karşı çok koruyucu olduğumdan garibime gittiğini itiraf etmeliyim.

Komiktirler... Komik dedim ama belki de bu onların normal halidir ve bize komik geliyordur. Bilemiyorum. Benden şaşırtıcı bir şey duyduktan sonra verdikleri "Aaaaa! Ouuuu!" şeklindeki kaba tepkileri, güldükleri zamanlarda yüzlerinin aldığı garip şekil, bazen bir soruya verdikleri cevaplar hepsi çoğu zaman bana komik geliyordu. O nedenle ben Japonlar'la birlikte genelde hep eğlenceli vakit geçirmişimdir. Hatta buna bir ek olarak da hayatımda gördüğüm en düşük çeneli insanın da bir Japon olduğunu söylemem gerekir.

Çinli arkadaşınızın daveti üzerine Çin restoranına gidersiniz. Ortamda iki Çinli, iki Japon ve yine sadece Türk siz varsınızdır. Tanışmayanlar tanışır ve Türk olduğunuz için yine en fazla dikkati siz çekersiniz. Maksat muhabbet olsun diyerek bildiğiniz Japonca kelimeleri söylersiniz ve çocuk da kibarlık olsun diye size Türkçe birkaç kelime bildiğini söyler.

J: Biliyor musun? Benim de Türk arkadaşlarım var. Türkçe birkaç kelime biliyorum.
P: Öyle mi? Söyle bakalım telaffuzun önemli değil.
J: Hmm... Umm... Mesallah... Yok, maşallah...
P: !?!?!?!? Gülmekten cevap veremeyen bir ben
J: Yok, galiba o Türkçe değildi. Arapça'ydı sanırım. Özür dilerim.

Aynı akşam... Bu sefer durakta hep birlikte otobüs bekliyoruz. Bizimkiler elemanla dalga geçiyorlar. Daha doğrusu ona bir şeyler soruyorlar ve o da karşılık veriyor.

Çinli: Peri diyor ki Japon erkekleri genelde playboy oluyormuş.
Japon: Neöööö? Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?
Peri: Yok aslında... Yani... Ne bileyim? Genelde partilerdeki tipler hep o şekilde. Kızlara falan asılıyorlar.
Japon: Hayır kesinlikle yalan. Biz genelde çok utangaçızdır.
Çinli: Bence sen de playboysun.
Japon: HAYIR! Playboy değilim. Ben BAKİREYİM!

Bunun üzerine caddenin ortasında bayağı gürültülü bir şekilde gülmüştük. Başta şaka yapıyor sandık ama meğer çocuk ciddiymiş. Hangisi daha komik valla ben de çözemedim.

Başka bir örnek...

Bir partide tanıştığım Japon çocuklardan birisi Türkiye ve Türk kültürüyle yakından ilgiliydi. Hal böyle olunca bir-iki kez buluşup ona merak ettiği şeyler hakkında bilgi verdim. O da bana Japonya'yla ilgili tabi ki... Neyse Ertuğrul Fırkateyni'ne kadar pek bir münasebetimiz olmadığı için ben de bunu ortaya sürdüm.  

P: Türkler'in tarihte iyi ya da kötü birçok ülke ile ilişkileri olmuş ama Japonya ile yok.
J: Eeee... Yani Japonya size çok uzak bir ülke... İlişki kurulamamıştır.

Bu konuşma komik gibi gelmese de o an garibimin yüz ifadesini görseniz gülmekten ölürdünüz. Herhalde ordularla Japon adalarına çıkarma  yapacağımızı falan mı düşündü nedir?





İyileri sıraladıktan sonra gelelim benim pek sevmediklerime...

Japonlar da "Ladies first" anlayışı yok... Ben bu tarz şeylere pek dikkat etmem aslında. Yok illa kapımı açsın, sandalyemi çeksin tavrında olan biri değilimdir. Davranışları kabalığa kaçmadığı ve düşünceli davrandığı sürece bir kapı açmak o kadar sorun değil benim için...

Bu durumu ben fark etmedim, Japon kız arkadaşlarım söyledi. O nedenle etrafımızda Japon bir çocukla çıkan batılı bir kız gördüğümüzde çok şaşırıyorlardı. Hatta bizim hocalardan birinin sevgilisi Japon'du ve bu kış nişanlanmayı düşünüyorlardı. Kadını görseniz, mavi göz, sarı saç, diyet ve sporla ince kalmayı becermiş bir Amerikalı... Klasik bir Japon olan arkadaşım bana "Bu kadar güzel birisi, neden bayanlara öncelik tanınmayan bir ülkenin vatandaşı ile birlikte ve bu nasıl olmuş olabilir?" diye söylenmişti. Ben garibim, o dönemlerde bu kültürü yeni yeni tanıdığım için anlamamış ve sormuştum. Bana "Çünkü bizde bayanlar, batıdaki kadar öncelikli değil. Erkeklerimiz bu konuları pek önemsemez." demişti. Kendim tecrübe etmeden bir yorumda bulunmamıştım o dönem. Tabi merakımı çektiği için ilk bu işe öncelik verdim.

Japon erkekleri batılılar kadar özen göstermiyorlar bu duruma. Kızlı-erkekli bir mekana gittiniz diyelim, erkekler kızları beklemeden pat diye otururlar masaya. Sen geç falan demezler... Yine bir ortama girecekseniz kapıdan ilk siz geçmek zorunda da değilsinizdir. Bir bakmışsınız adam arkasına bakmadan geçmiş gitmiş kapıdan. Türkiye'de bu tarz erkeklerle muhattaplığım olmuştu, o nedenle Japonlar'dan görmem, benim travma geçirmeme falan sebep olmadı, lakin bu kadar nazik bir toplum için bence eksik kalmış bir yön...

Bu nedenledir ki batılı bir erkeğin, Japon bir bayanın ilgisini çekmesi daha kolay. Özellikle Türk kızlarının nazına alışmış, bir Türk erkeğiyse sinek gibi yapışıp, iki kelimesi ile kızcağızı kendine hayran bırakması çok basit. Benim tanıdığım Türk çocuklardan ikisinin şu an Japon sevgilileri var. Anladığım kadarıyla da ilişki dönemine girmeleri pek zor olmamış. Türk kızları ve Japon erkekleri mevzusuna burada pek giremeyeceğim. Nazımızı çekecek bir Japon bulabilir miyiz Amerika'da? Belki...

Duygularını saklarlar... Bu özellikleri aslında "Düşünceli" olmaları ile örtüşüyor. Kız olsun, erkek olsun, duygularını söylemek yerine, hareketleri ile dile getiriyorlar. Ben de artık sözlere değil, davranışlarına odaklandığım için bu sorunu kendimce hallettim.

Hayır demeyi bilmezler. Bu benim işime geliyordu gerçi... Onlar için pek iyi bir durum sayılmaz ama bir şey istediğinizde pek olumsuz yanıt almazsınız. Ben de almadım.

Bana diyorlardı ki "Sen insanların senin hakkında ne düşündüğüyle pek ilgilenmiyorsun. " Ben de bunu söyleyen kişiye dedim ki "Öyle yapsam sürekli taviz veren ben olacağım. İnsanlar da bu duruma alıştıkları için sürekli bir şeyler bekleyecekler. Sonunda da üzülen ben olacağım." Benim cevabımı duyunca bana hak vermişti arkadaşım ve "Keşke ben de öyle olabilsem." demişti.



Randevulaşırken kırk soru sorarlar... Biz Türkler'de ne vardır mesela, bir arkadaşımızla ya da sevgilimizle buluşmak istiyoruzdur. Ararız ya da mesaj atarız. "Şu gün müsaitsen şuraya gidelim mi?" Eğer olumsuz yanıt alırsak da, karşıdaki insan da öküz değil ya "Şu gün müsaitim, o gün olabilir." falan der, bir anlaşma yolu bulunur. Japonlar da bir randevulaşma bile 25 mesaja kadar gidebilen bir telefon trafiğine sebep oluyor. Benden söylemesi...

Bir Japon arkadaşımla aramda geçen bir buluşma hikayesi...

J: Bu ara müsait misin? Bir şeyler yapalım.
P. Olabilir. Ne gibi?
J: Bilmem. Nereye gitmek istersin?
P: ?!?!?! Sen davet ettiğine göre aklında vardır bir şeyler, değil mi?
J: Senin varsa ona öncelik verelim.
P: Yok aslında...
J: Hmm... O zaman önce zamanı belirleyelim. Daha sonra ne yapacağımıza karar veririz.
P: Peki öyle olsun...
J: Peki, ne zaman müsaitsin?
P. Bu ara tatildeyim. O nedenle senin okul falan varsa bana uyar.
J: O zaman şu gün buluşalım? Nasıl uygun mu?
P: İyi, uygun... O zamana kadar nereye gideceğimize de karar ver.
J: Tamam ama senin istediğin bir yer varsa oraya da gidebiliriz.
P: !?!?!?! Oldu.

Aslında bu durumda şikayet edilecek bir şey yok. Hatta bunu feci şekillerde lehime kullandığımda görülmüştür. Japon arkadaşlarıma, şuraya gidelim, bunu yapalım, bunu yiyelim dediğimde itirazla hiç karşılaşmadım. Ancak bir süreden sonra bu durum biraz sıkıcı oluyor. "Lan kullanıyor gibi hissediyorum kendimi... Niye hep kararı veren ben oluyorum ki, biraz da ne yapacağımıza onlar kafa patlatsın." derken buluyordum kendimi. Sürekli sizin düşüncelerinize ve fikirlerinize öncelik tanımaları güzel bir şey... Kabul...

Konuşmazlar... Evet, konuşmazlar... Bir Japon'la aynı ortamda olun ve siz bir sohbet açmayın, bu onu rahatsız etmez. Siz soru sorduğunuzda da sorunun cevabını verir ama illa size bir soru yöneltmek zorunluluğunda hissetmez kendini... Özellikle dinlemeyi seven bir insansanız.bazen çok sıkılabilirsiniz.

Bu durum benim için pek problem olmuyordu gerçi. Yeter ki paşa gönlüm konuşmak istesin, mutlaka bir konu bulurum. Hem kendim konuşur, hem de sorularımla karşımdaki insanı konuştururum. Bir hocam bana "Sen asla sıkıcı biri olamazsın." demişti zamanında. Müzede bile gevezelik edecek bir konu bulup, eserler hakkında espriler yaparak, bütün Uzak Doğu ahalisini güldürdüğüm için söyledi galiba. Bu özelliğim nedeniyle Japon arkadaşlarımın da bazen garip bakışlarına maruz kalıyordum.

Alkolü severler ve çok içerler... İçki içmeyi sevmeyen Japon'la tanışmadım henüz. Maşallah, bar olsun, parti olsun bir mekana gidiyoruz, bira gidiyor, tekila gidiyor... O gidiyor, votka-mix geliyor. Kadehler, shotlar birbirini kovalıyor. Alkolle tanışma yaşları çok küçük olduğu içinde genelde dayanıklı oluyorlar. Benim ilk dönem en yakın arkadaşım olan Japon kız bir barmaiddi mesela... Yaşı daha 21 olmasına rağmen maşallahı vardı. Bir gün bir partide tanıştığım bir Japon çocuk da kafam bir an önce güzel olsun mantığıyla, bir elinde dev gibi bir bira şişesi, diğerinde su şişesi, bir ondan, bir diğerinden fırt çekiyordu. Hala hatırladıkça gülüyorum.

Bir akşam, sınıf arkadaşlarınızdan birisi ülkesine döneceği için bir barda veda partisi vermek ister. Siz de kırmamak adına bir ara uğrarsınız. Çocuk sizi mekanda bulunan birkaç kişiyle tanıştırır. Bunlardan birisi de Japon bir kızdır. Kızın görüntü yerindendir. Ayakta durabiliyordur en azından ve gözleri odağını kaybetmiyordur ama bu yaşadığım komik tecrübeye engel olamaz.

J: Oooaaaa! Demek Türksün! Hangi ilden peki?
P: Ankara...
J: Çok güzel... Peki, sen de mi ... okuluna gidiyorsun?
P. Evet, son kuru bitirdim. Bölüme başlayacağım.
J: Ne güzel! Ben daha üçüncü kurdayım... (Hayıflanma...)

5 dakika sonra...

J: Biz seninle tanışmamıştık değil mi? Sen nereliydin?
P: Türküm ben...
J: Ben Türkleri çok severim.
P: ... (Allah razı olsun iç sesi.)
J: Sen de mi ... okuluna gidiyorsun?
P: Evet...
J: Ben daha ingilizce 3. kurundayım...(Hayıflanma)
P. Hı... İyi...

Bir 5 dakika sonra...

J: Aaaaa! Arkadaşlar beni seninle tanıştırmadı. Nerelisin?
P: Türkiye... (Ya sabır iç sesi...)
J: Türkiye'nin başkenti İstanbul'du değil mi?
P: Hayır, Ankara onun doğrusu...
J: Aaa! Doğru ya sen de Ankara'lıydın.
P. ... (Hele şükür bir şeyler hatırlamaya başladı...)
J: Biliyor musun ben hala 3. kuru bitiremedim...
P: ...(Perî'nin yüzünde bir kas seğirmeye başlar ve yavaşça barın başka bir tarafına doğru uzar.)

Bu kızın, neden o gece durup durup beni bulduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ortamda bir sürü Japon da vardı üstelik. Arkadaşımın dediği gibi "Japon mıknatısı" mıyım, neyim anlamadım ki? Neyse kız benimle konuşmasını bitirdikten sonra(!) tuvalete gitti ve ben mekandan ayrılırken hala oradaydı. Hatta bir arkadaşını göz kulak olması için gönderdiğimde ,bana deli gibi kustuğunu söylemişti. Herhalde ondan sonra açılmıştır. Üstelik bu şahıs bu mekandan sonra, bir de gece klubüne gitmeyi düşünüyordu. Gitti mi gitmedi mi orasını bilemem.




Madem kızlarından mevzu açıldı, bari biraz da onların hoşuma gitmeyen birkaç özelliğinden bahsedeyim.

Japon kızları feci makyaj yaparlar... Partileri, barları kast etmiyorum. Oralara makyajsız gelen de vardır bir sorun bence... Neyse sabahın kör bir saati de olsa, bunların yüzlerinden makyaj eksik olmaz. Tamam, ben de yapıyorum ama benim sabahın köründe kalktığımdaki makyaj anlayışım göz altı kapatıcısı-rimel-allık üçgeninden oluşuyor. Bunlar da ise takma kirpikler, kuyruklu eyelinerlar, gölgeli göz makyajları tonla... Hayır, hangi ara kalkıp, makyöz edasında bu kadar şeyi yapmaya fırsat bulabiliyorlar, anlamıyorum ki...

Japon kızları batılı olduğunuz için sizi kıskanabilir... Ahan da bu, benim de beklemediğim bir şeydi. Ben genelde Uzak Doğulular'la takıldığım için onların ortamlarında tek Türk ya da Batılı ben sayılıyordum. Neyse işin özü, bir ortamda batılı sayılabilecek tek kişi sizseniz ve etraftaki erkeklerden haliyle ilgi gördüyseniz ve bu erkeklerin arasında Japon kızları tarafından kıskaca alınmış birileri varsa, enteresan bakışların hedefi olursunuz. İlla erkekler de olması gerekmez, konuşkanlığınız, sevecenliğiniz gibi vasıflar nedeniyle kız ya da erkek ortamda ilgi çektiyseniz dikkat edin derim. Bir dakika önce sizinle sohbet eden kız gitmiş, gözlerini sizden uzağa dikmiş tiplerle karşılaşabilirsiniz.

Benim dikkatimi çekenler şimdilik bu kadar canlar... Onlarla daha çok vakit geçirdikçe daha fazla şey öğrenirim diye düşünüyorum. Umarım bölümümde de Japon birkaç arkadaş bulurum.

Peki, siz Japonlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Japon tanıdıklarınız var mı? Dikkat ettiğiniz ilk özellikleri neler?

Bu hafta okulum açılacağı için bayağı yoğun olacağım.
Üstelik bölüme de başlıyorum.
Yazılar o nedenle sekteye uğrayabilir.
Benden söylemesi...
Resimler alıntıdır... 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...