Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2014 Pazar

Uluslararası İlişkiler IX - Şükran Günü ve Kara Cuma {Thanksgiving & Black Friday}





Amerika'dayken bu konuda çok yazmak istemiştim ama bu dönemlerde hep ya sınavlarım olduğu, ya da çalıştığım için ne yazık ki yazma fırsatı bulamamıştım.

Amerika'da kasımın son perşembesi Thanksgiving yani Şükran Günü olarak kutlanır. Bugünün anlamı ve tarihi 1621 yılına dayanıyor. İngiliz birlikler ve Kızılderililer tarihte ilk kez bugün birlikte yemek yemişler. Bugünün getirdiği hoşgörü nedeniyle yaklaşık 50 yıl savaş olmamış. Anlatılana göre Şükran Günü'nde yenilen hindinin nedeni o günde avlanan hindilerden ileri geliyormuş. Yılbaşında hindi yemenin Türkler'e nereden kaldığını anlamışsınızdır. Tavuk, sığır, koyun ne isterseniz yiyebilirsiniz. İlla hindi diye tutturmanın anlamı yok.

Bugünü ben biraz bizim bayramlarımıza benzetiyorum. Sırf bugün aileleriyle yemek yemek için kıtanın öbür ucuna 5 saatlik uçak yolculuğu yapan hocalar tanıdım. Aileler dostları ve yakınları ile evlerinde toplanırlar. Hem sohbet ederler, hem yemek yerler. Akşam üzeri gibi herkes evlerine dağılır. Akşam oturmaları ve gece gezmeleri yoktur bugünde... Yemek olarak da Amerikalı aileler başta hindi olmak üzere patates püresi, kızılcık marmeladı, çeşitli aperatifler hazırlarlar. En meşhur tatlıları da balkabağı turtasıdır. İçinde bolca tarçın bulunan şekeri bile anlaşılmayan bir turta düşünün... Kesin her masada bulunur. Ben gerçi tadını hiç sevmedim. Nerede bizim o güzelim kabak tatlımız.







Ben ilk Şükran Günümü Bulgar arkadaşımın amcasının evinde davetli olarak kutlamıştım. Amcası ve kız arkadaşı, hem Amerikan hem de Akdeniz mutfağına özgü çok güzel yemekler hazırlamışlardı. Benim için unutulmayacak olansa geçen sene yarı Amerikalı yarı Türk arkadaşımın evinde geçirdiğim yemekti. Kendimi tamamen bir Amerikan filminin içerisinde hissetmiştim. Büyük bir ev, eşiyle birlikte yemek hazırlayan Amerikalı amcamız, her yerden fırlayan bir kedi, köpek ve kendi halinde ellerinde içkileriyle yemeklerin hazırlanmasını bekleyen birkaç misafir...

Bugün de beni sevindiren diğer bir detay da beni düşünüp yaptığı hindiden, patates püresinden bana ayıran, tabaklarla evime gönderen dostlarımdı. "Şükran Günü'nde başka yere söz vermişsin, en azından yemekleri tat..." şeklinde söylemlerini yüzümde bir gülümsemeyle kabul etmiş, tekrar tekrar teşekkür etmiştim. Allah öyle insanları hiç eksik etmesin hayatınızdan...Bu aileli yemekler, ailemden uzak bana güzel bir anı olarak kalmıştı. Amerikan kültürünün bu yüzünü görmek çok hoşuma gitmişti. Bugünü bile yalnız geçiren Amerikalılar olunca da bayramları yalnız geçiren insanlar geldi gözümün önüne...



 
 
 

Şükran Günü'nün ertesi günü ise Black Friday, Türkçe anlamını pek sevmesem de Kara Cuma olarak nam salmıştır dünyada... Bana göre bundan olsa olsa Pembe Cuma olur...
 

Kara Cuma'da gece yarısından itibaren giyimden, elektroniğe, ayakkabıdan, bilgisayarlara neredeyse birçok mağaza %70'e varan indirime girer. Hal böyle olunca kapitalist bir ülkede yaşanabilecek kargaşayı siz düşünün ya da direk üstte eklediğim videoyu izleyin.

Black Friday'in anlamını sorduğum bir arkadaşımın bana anlattığı yorumunu aktarıyorum sizlere. En büyük nedeni bu sıralar Christmas yaklaştığı ve tüm Amerika'yı tatlı bir hediye alma telaşı sardığı için neredeyse bütün firmalar indirim başlatıyorlar. Mantık sürümden kazanmak... Diğer bir nedeni de senenin sonuna yaklaşılmasından dolayı, bu yolla yılın stoklarını tüketmek ve girdileri yükseltmek...

Amerika'da bulunduğum dönemde günün fırsatlarından yararlanmak için kendimi alışveriş merkezine attığım ya da akşam rahat rahat online siparişler verdiğim oldu. Nasılsa bir sorun mu yaşadın ya da çok para harcadığını fark ettin, gidip sorgusuz sualsiz iade edebilirsin.

Kendi tecrübelerimden söyleyebilirim ki giyim ve ayakkabı da her zamanki mağaza yoğunluğu ve kasa kuyruklarını aynı oranda yaşıyorsunuz. Öyle yığılma ve izdiham yok. Ancak madalyonun bir de öbür yüzü var. Bilgisayar ve diğer elektroniklerde mağazalar önünde sabahlamalar, büyük bir izdiham ve daha da kötüsü tartışma ve kavgalar her Kara Cuma yaşanan olaylar haline gelmiş. Bizim haber kanalları da sağ olsun hep verirler bu görüntüleri...









Amerika'dan döndüm dönmesine de hala o indirim günlerindeki heyecanı yaşıyorum. Sanki hala Amerika'dayım ve istediğim ürünleri daha uygun fiyatlara alabilecekmişim gibi... Allah'tan sağ olsun arkadaşlarım bu sorunu çözüyorlar.

Bu sene Abercrombie'den beğendiğim 2 hırkayı indirime girer de ben de alırım hayaliyle yaşıyordum. Yalnız nedense Kara Cuma indirimleri yokmuş. Öyle olunca bu sene Black Friday alışveriş tercihim Victoria's Secret oldu. İstediğim ürünlerde bir alana ikincisi %50 indirimli olunca ve yanında da kocaman bir çanta hediyesi gelince, bir de kargo bedavaysa tadından yenmedi ve online alışverişle Amerika'daki arkadaşıma ürünlerimi gönderdim. 3 günde kendisine ulaşmış. Şimdi tek yapmam gereken kendisini beklemek...

Şimdi diyeceksiniz ki "Aaa! Victoria's Secret burada da var." Efendim ben de biliyorum olduğunu ama Amerika'da tanesine 5 dolar verip kutu kutu hediye aldığım vücut losyonlarının burada 35 TL olduğunu öğrendiğimden beri mağazasına falan gitmekten vazgeçtim. Gerçi Amerika'da da ancak indirim dönemi gidip alın derim yoksa çok kalite ürünleri yok. O kadar para etmezler. Bu da belki başka bir yazının konusu olur. Victoria's Secret hakkında da mı bir yazı yazsam acaba?!

Bana kalsa bu uygulamayı okulların açılma dönemine ya da Ramazan ve Kurban Bayramı öncesine denk getirip ülkemizde de yapsalar. İndirimler neredeyse bütün mağazalarda yılın belli dönemleri oluyor ama benim önerimdeki amaç çoluk çocuğunu sevindirmek isteyen ailelere bir katkısı olması... Her sene nasılsa okullar açılıyor mantığıyla fiyatlarına bindirdikçe bindiren aç gözlü firmalar ve esnaflar yüzünden olan vatandaşın cebine oluyor. Her neyse...

Peki, sizin var mı Kara Cuma alışverişiniz? Umarım siz de indirimlerden yararlanıp, ciciler almışsınızdır kendinize... ^_^

 

18 Eylül 2013 Çarşamba

Uluslararası İlişkiler VIII - Ev Arkadaşlığı Sorunsalı



Amerika'ya geldiğimden beri sanırım en çok şikayetçi olduğum ya da uyum sağlamakta zorlandığım tek ve yegane konu ev ortamıydı. Yurt dışına eğitim almaya gelmişseniz ve kaldığınız bölge emlak fiyatları yüksek bir çevreyse haliyle ev arkadaşlığı kavramına kendinizi alıştırmanız gerekiyor. Ben son 15 ayımı 2 odalı bir öğrenci evinde, benden başka 3 kızla birlikte geçirdim. Haliyle ev ortamında yaşadığım bir sürü gariplikler, sıradışılıklar ve güzellikler oldu...

Türkiye'deyken hep merak ederdim "Acaba bir gün benim de yurt ya da ev arkadaşlarım olacak mı? Olacaksa nasıl olacak? " şeklinde... İnternetten öğrenci evleriyle ilgili geyikleri okur, garip öğrenci evi resimlerine bakar, benden büyüklerimin hikayelerini dinlerdim. Üniversitede ailemin iş durumu nedeniyle bunu gerçekleştiremedim. Ancak Los Angeles bu merakımı da fazlasıyla giderdi.



Gelelim benim meseleme... Ev ortamı benim için kutsaldır. Hiç tanımadığım insanların evimin içinde dolanmaları beni rahatsız eder. Üstelik uyku problemi yaşayan bir şahsım ben. Hemen uykuya dalamam, odada ses, ışık olursa bana batar. Çıt sesinden uyanırım. Üstelik temizliğe düşkün de biriyim. Üniversitede okurken 4 sene sadece kedileriyle yaşamış bir insandan bahsediyorum burada. Ne yalan yazayım Amerika'ya ilk geldiğim dönemlerde bu ev arkadaşlığı mevzusu canımı fena halde sıkıyordu. Tanımadığınız insanlar, başka milletlerden, başka kültürlerden gelmiş 4 kız aynı evin içinde... Bir de üstüne üstlük zaman zaman davet edilen arkadaş çevresini eklerseniz evin içinde atom bombası var sanırsınız. Öyle bir enerji mevcut...

Şimdi diyeceksiniz ki Peri sende madem bu kadar özeline düşkünsün ayrı eve çık... Bu kadar kolay olsaydı keşke derim ben de size...Benim yaşadığım bölgeden daha uygun fiyatlı mahalleler elbette mevcut ama okula çok uzak -otobüsle 1,5 saat- ve ne yazık ki tehlikeli kesimler... Hırsızlık, yan kesicilik gibi olayların sık sık olduğunu duyduğum yerler. Gideceğim yolu ve otobüse ödeyeceğim ücreti düşündüğümde, pek bir kazancım olmadığını düşündüğüm için en azından güvenli ve okula yürüyerek gidip geleceğim bir yerde yaşamak bana göre daha mantıklı...



Bugüne kadar birçok milletten ev arkadaşım oldu: Bulgar, Rus, Brezilyalı, Kanadalı, Alman, İsveçli, İspanyol, Venezuelalı, Kuzey Koreli, Güney Koreli ve elbette ki bunlar haricinde 4-5 tane de Türk'le ev arkadaşlığı yaptım... Hani klasik bir laftır ya bu, aman ev arkadaşın Türk olsun da daha rahat anlaşırsınız, aynı kültür aynı millet diye... Dışarıdan öyle görünse de kazın ayağı ne yazık ki pek öyle değil. Ne yalan yazayım bugüne kadar ki ev arkadaşlarımdan en iyisi bir Türk'tü ama ne yazık ki beni illallah ettiren de başka bir Türk'tü. O nedenle her zaman dediğim gibi her milletten iyi ve kötü bireyler çıkabiliyor. Ev arkadaşlarım da bunu bir kez daha ispatladılar bana...

Bakmayın böyle şikayet eder gibi yazdığıma aslında o kadar güzel yanları var ki bu ev arkadaşlıklarının... Şimdi geriye dönüp geçen bir yıldan daha fazla zamana baktığımda tüm olumsuzluklarına rağmen iyi ki ev arkadaşlarım özellikle yabancı olanların var olmasına, bu deneyimleri yaşadığıma seviniyorum. Aslında o kadar çok yazmak istediğim şey var ki bu konu hakkında en azından en fazla aklımda kalanlarla idare edeceğim bu yazıyı...




Sanırım en kötü deneyimim Brezilyalı 2 çılgın kızla olan geçmişimdi ki, o da sadece bir gün sürdü. Amerika'ya yeni gelmişim, eve yeni yerleşmişim. Ertesi gün gözümü tümüyle yumurtayla kaplı bir sabaha açtım. Meğerse bizim ev sahibiyle sorun yaşayan, bu iki marihuana çeken çılgın kız, evden ayrılmadan önce iyi fikir olur diyerek balkonu, kendi odalarını, duvarları yumurtaya bulamış. Bu da yetmemiş mutfaktaki kap kacağı da alarak kayıplara karışmışlar. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken o dönemdeki benden yaşça oldukça büyük olan Kanadalı oda arkadaşım siyahi kadın başlamaz mı "They are Brazilian. They did black magic!" (Bunlar Brezilyalı. Kara büyü yapmışlar.) diye... Bir yandan kadını sakinleştirmeye çalışıyorum, bir yandan ev sahibini arayıp ne olduğunu anlatmaya uğraşıyorum. İlk haftam ve böyle bir şey yaşadığım için kızsam mı, yoksa kızlar defolup gitti diye sevinsem mi, yoksa oda arkadaşımın yorumu üzerine gülme krizine mi girsem bilemedim. Neyse ki şansıma bundan sonraki ev arkadaşlarım daha uyumlu insanlardı.

İlginç ev arkadaşlarımdan birisi de geçen sene bir dönem Süryani ama İsveç'te doğup büyümüş profesyonel bir oryantaldi. Çok seviyordum kendisini... Salonun ortasında yelpazesiyle yaptığı kıvrak hareketleri hiç unutmam. Bana da bir-iki hareket göstermişti. Sadece dans yeteneği değil, maşallah kadının on parmağında on marifet vardı... Gayet güzel, anlayışlı, konuşkan, dikiş dikebiliyor, temizlik, yemek yapabiliyor, üstelik saç, makyaj, ağda bütün işlerini kendisi hallediyor. Aynı coğrafyadan geldiğimiz için sık sık oturup konuşurduk... Bana bir gün hayalinin Los Angeles'a yerleşip burada kendi okulunu açmak olduğunu söylemişti. Aldığım haberlere göre Chris Brown'un videosunda rol almış. Onun gibi birisinin hayallerine kavuşacağına eminim...




Farklı kültürlerden ya da ülkelerden ev arkadaşlarınızın olması ön yargıları yıkmak, ülke ve kültürleri tanımak açısından çok daha önemli. Aynı evin içinde yaşamadan bir insanı tanımak da pek kolay değil aslında... Amerika'ya geldiğim ilk 3 ay çok fazla ev arkadaşım değişti. Bunun nedeni dil okulu ya da tatil için kısa süreliğine gelmiş olan insanlarla aynı evi paylaşmam. Daha sonradan benim gibi en az 1 sene burada kalacak bir oda arkadaşım oldu ki iyi de oldu, farklı farklı insanlara alışmak zaman alıyor çünkü...

Bir gün okuldan yorgun argın gelmiş, kulağınızda kulaklık kendinizi bilgisayara kaptırmışsınızdır. Arada bir de sinirlenip kendi kendinize bir şeyler söylersiniz. Oda arkadaşınız Bulgar kız dayanamaz ve size seslenir, der ki: "I wanna ask something. What does 'Gerizekalı ya!' mean? " (Bir şey sormak istiyorum. Gerizekalı ya ne demek?) Önce kalakalır, sonra kahkahalarla gülmeye başlarsınız. Meğerse farkında olmadan bu ifadeyi o kadar çok söylemişsinizdir ki, kız merak etmiş, üstüne bir de ezberlemiştir.

Bulgar oda arkadaşım Elisa ile bir yıldan fazladır aynı odayı paylaşıyoruz. Haliyle merak ettiği tek kelime bu değildi. Bir gün bana dönüp "Could you tell me what 'Anne napıyon?' means?" dedi. Dedim "Onu nereden öğrendin?" "Farkında değilsin ama telefonu açtığında söylediğin ilk şey o oluyor. Ezberledim artık." diye cevap verdi. Sonrasında ben ona bir-iki Türkçe cümle öğrettim, o da bana Bulgarca... Bu arada iki dilde meyve, sebze ve birçok eşya isminin aynı olduğunu biliyor muydunuz? Brn tahmin ediyordum ama bu kadar fazla olduğunu tahmin etmemiştim. 500 yıllık Osmanlı hakimiyetinin etkisi...



Beni hayal kırıklığına uğratmayan tek millet Koreliler oldu. Temizler, sessizler ve çok saygılılar... Üstelik basit yemekleri yapabiliyorlar, en azından deniyorlar. Siz bir şey rica ettiğinizde kırmıyorlar. Ancak beni çok güldüren bir yönleri var ki, o da bazen çok unutkan olmaları... Özellikle sevgili edindikleri zaman akılları pek başlarında olmuyor. Kışın birkaç aylığına bizim eve taşınan Koreli kız sürekli anahtarını evde unutup duruyordu. Ben telefonumu geceleri kapattığım ya da hep sessiz modunda bulundurduğum için kabak bizim Bulgar kızın başına patlıyordu. Bir gün yine aşağıya inmiş, kapıyı açmış, geldikten sonra "Bu kaçıncı oldu hatırlamıyorum artık." dedi garibim. Biz de çareyi bizim avareye anahtarlık-kolye yapmakla bulduk. Okula ilkokul çocuğu gibi kolyesini sallaya sallaya gittiği günleri hiç unutmam.

Bu olay yeni ev arkadaşımla da gerçekleşti. Birkaç gün önce Elisa'ya dönüp "Tam hatırlayamıyorum ama sabah erken saatlerde bizim kapımı çaldı, yoksa ben rüya mı gördüm. Çok yorgundum. Pek çözemedim." dedim. Elisa kriz geçirmiş şekilde "Biliyor musun? Neden hep ben? Stela anahtarını unutmuş. Sabahın yedisinde kapı çalışına uyandım. Kendi kendime Elisa bu saatte kalkan olmaz. İş sana düştü deyip kapıyı açtım. " diye yanıtladı. ""Elisa!" dedim "Bu senin kaderin galiba... Olmadı ona da bir tane kolye hazırlarız. Alıştık artık..." "Bence iyi fikir ama onu da unutur.". diye dert yandı garibim...




Koreliler'in diğer bir güzel yanı ise çok paylaşımcı olmaları... Bazen eve geldiğimde masa hazırlanmış "Unni seni bekliyordum. Hadi hemen otur, yemek yiyelim. " şeklinde size özel hazırlanmış güzelliklerle karşılaşıyorsunuz. Ağzım bazen acıdan kavrulsa da, çinguyu kırmak olmaz diyerek eşlik ediyordum onlara. Bir de gece yarısı "Sıkıldım." ya da "Konuşmak istiyorum." diyerek soluğu benim yatağın başında almaları var ki, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Bulgar oda arkadaşım Elisa benimle dalga geçip duruyor. "Unni olmak kolay değilmiş." Başa gelen çekilir yeter ki en kötü huyları bunlar olsun diyorum kendi kendime. (Unni: Korece de abla demek... )

Ev arkadaşlığının en güzel yanlarından birisi de asla yalnız kalamamanız... Canınız mı sıkkın, moraliniz mi bozuk hemen etrafınız sarılıyor, sorular soruluyor. Cevap alınamasa bile o kadar saçma şeyler söylenip, sonra da bunlara gülünüyor ki insanın ağız tadıyla hüznünü bile yaşaması mümkün değil. Diğer bir güzelliği ise kızlardan birisi size gaza getirse, diğerleri de ona uyuyor. "Hadi bu gece parti yapalım. Bu akşam yemek hazırlayalım. O olsun. Bu olsun. Şunu yapalım v.s." Okulda, otobüste yaşadığımız olayları, tanık olduğumuz komik ya da garip bir anı paylaşıyor, birbirimizi güldürüyoruz.




Üstteki video bu tarz gaza geldiğimiz bir akşama ait. Arka planda garip sesler çıkartan da benim... O akşamın ilerleyen saatlerinde Koreli ev arkadaşımı, karşı komşumuz Arap çocukların kapısının önünden toplamak zorunda kaldım ya, o da ayrı bir hikaye. Kız gidip hangi ara kapılarını çaldı bilmiyorum ama 3 tane birbirinden garip, şaşırmış ve biraz da korkmuş çocuğun bizimkine delirmiş gibi bakmaları hala gözümün önünden gitmiyor. Çocuklara aldırış etmemelerini söyleyip, bizimkinin adına özür diledim. Kızcağızı da kolundan çekip, eve soktum ama güzel bir geceydi. Ertesi gün bizimkinin elinde bir kutu çikolatayla gidip özür dilemesi ise daha da komikti. Şimdi bizim Koreli çingu ne zaman o çocukları asansörde ya da koridorda görse yüzünü kapatarak uzaklaşıyor.

Peki Türk ev arkadaşlarım... Türkler'le de gayet iyi ev arkadaşlıklarım oldu. Aynı dili konuşup, aynı kültürden geliyor olmamız nedeniyle anlaşmak daha rahat oluyor ancak karşınızdaki kişi düşüncesizse size yapacak bir şey kalmıyor ne yazık ki... İstediğiniz kadar uyarın, ne lavaboda dağ gibi birikmiş bulaşıklara engel olabiliyorsunuz, ne de gecenin bir yarısı bağıra çağıra yapılan skype görüşmelerine... Gerçi haksızlık olmasın o ev arkadaşımı da seviyordum. Türk gecesi yaptığımız akşamlar gayet eğlenceli geçiyordu. Ancak bir insanın iyi bir insan olması, iyi bir ev arkadaşı olacağına anlamına gelmiyor. İllallah ediyorsunuz en sonunda ve çareyi ev sahibinden "Ne olur bana hep yabancı ev arkadaşı bul, özellikle de Uzak Doğulu..." derken buluyorsunuz.




Şu ana kadar ki Türk ev arkadaşlarımdan birisi ise benim en yakın arkadaşlarım arasına girdi. Sadece 2 aylığına buraya gelmiş olan bebişimle neredeyse can ciğer kuzu sarması olduk o derece... Onun olaylar karşısında verdiği tepkilere katılırcasına gülüyordum bazen. "Kafama sıkıcam, kendimi kesicem, kendimi bıçaklıycam... " gibi ifadeler, sonra yaptığım yemeklere verdiği "Efsane!" tepkisi unutulur cinsten değil. Bebişim ülkeye dönerken annişime aldığım hediyeleri götürdü sağolsun. Üstüne bir de ziyarette bulunup bana bir sürü resim, video göndermiş. Resmen çatlattı beni Amerika'nın yad ellerinde... Nasıl teşekkür etsem azdır kendisine. Annem "Sanki kızım ziyarete gelmiş gibi hissettim." dediğinde öyle mutlu oldum ki anlatamam.

Son 15 ayımda başıma gelenlerden aklımda en fazla kalanlar bunlar canlar... Umarım sizin ev arkadaşlıklarınız çok güzeldir. Aynı odayı paylaştığınız insanlar çok saygılıdır. Sizin var mı bu tarz garip ev durumlarınız? İlla yurt dışı olmasına gerek yok, Türkiye'de de ev ortamında başınıza gelen ilginç olaylar vardır. Varsa siz de yazın, hep birlikte gülelim, eğlenelim...


 

6 Ağustos 2013 Salı

Uluslararası İlişkiler VII - Amerika'da Komşuluk İlişkileri



"Amerika'ya gelmiş kaç Türk öğrenciye hiç tanımadığı komşusu tarafından yemek verilir?"

Bu yazıda Peri'nin kedi manyaklığının ona neler yaptırabileceğine şahit olacaksınız. O nedenle okuyacaklarınıza şimdiden hazırlıklı olun. Arkanıza yaslanın.

Komşuluk ilişkilerini çok önemseyen bir anne tarafından yetiştirildim. Atalarımızın söylediği "Ev alma, komşu al..." sözünü ilke edinmiş anneciğim "Allah korusun evinde başına bir şey gelse sana ilk koşacak olan kişi kapı komşun olur." derdi. Bu nedenle küçüklüğümden beri sürekli misafirliğe gidip geldiğimiz teyzeler, bir sorun olduğunda çekinmeden kapısını çalacağımız bir sürü ev vardı. Nitekim apartman kültürü de bu geleneği bozamadı. Taşındığımız her apartmanda mutlaka bir-iki samimi komşumuz olmuştur. Hala da öyle... Özellikle üniversitedeyken 4 sene yalnız yaşadığım dönemde komşularımın çok yardımını gördüm, o nedenle annemim ilkesini devam ettirmek için ben de zaman zaman çaba göstermişimdir.

Amerika'ya geleli bir seneyi aştı. Bu süre zarfında komşudan ziyade ev arkadaşlarım için umarım anlaşabileceğim insanlardır temennisinde bulundum. Çünkü Amerika'da komşuluk gibi bir kültürün olmadığının farkındayım. Üstelik seri katilleri ile ünlü bir ülkede insanların komşularını pek önemsememesini, hatta zaman zaman korkmasını anlayabiliyorum. Bunlar elbette haklı gerekçeler ama görgüsüzlükle ikisini ayırmak gerekir diye de düşünmüyor değilim.

Mesela insan en azından asansörde gördüğü kişiye bir merhaba, iyi günler falan der. Hiç olmadı giriş kapısından girdiği zaman bir adım arkasından gelen, eli kolu dolu insan için kapıyı açık tutabilir. İki elimde kitap dolu olduğu halde kapının kaç kere yüzüme çarpıldığını, asansör kapısının umarsızca kapatıldığını bilirim. Eh yani hiç mi kibarlık görmedin be hayvan! Üstelik bunu yapanlar Amerikalılar da değil. Kaldığım apartman kampüse 15 dakika mesafede olduğu için oturanların çoğu öğrenci ve bu öğrencilerin de büyük çoğunluğu Asyalı... Karşılaştığım gariplikler bu kadarla da sınırlı değil...




Üstteki resimde gördüğünüz güya barikatı bizim yan kapı komşumuz aile, biz eve yerleştikten bir-iki ay kadar sonra koydu oraya. Hayır, gerçekten amaçları özel hayatlarını korumaksa pek bir işe yaradığını söyleyemeyeceğim. Çünkü evin içerisi hala sinema gibi, izlemek isteyene gayet seyretmelik...  
 
Neyse bu sevimli komşularımız Güney Koreli olup bir kız, bir erkek sahibi bir çekirdek aile... Gel gelelim gürültüleri biz öğrenci evinden fazla olur. Akşam kore barbeküsü eşliğinde misafirleri haftanın en az 2-3 günü eksik olmaz. Kızlarının çalmaya uğraştığı ama beceremediği, hep aynı melodiyi döndürüp durduğu kemandan bahsetmiyorum bile. Ancak haksızlık olmasın 11-12 dedin mi ayakta bulamazsınız bunları. En büyük avantajımız bu zaten. Gece gürültüleri hiç olmuyor nazar değmesin.



Gel gelelim güzelliklerle de karşılaşmadım değil. Güzel ülkemden buraya döndüğümde, beni üst katta çok güzel bir sürprizin beklediğinin farkında değildim. Daha önceleri bizim gibi birkaç öğrenciye ev sahipliği yapan daireyi bir aile tutmuş. Balkonda keyif yaptığım bir akşam yukarıdan beni gözetleyen bu sevimli afacanla karşılaştım. O yukarıdan mazlum mazlum beni izliyor ama ben nasıl mutluyum, nasıl mutlu... Allah'ım, Sarı ve Tekcan'dan sonra kedi alamadım, zaten burada kedi-köpek de sevemiyorum diye kuduruyordum. Üst kattaki bu sevimli yaramaz tüm beklentilerime değdi.

Gel zaman git zaman bu şekilde bakışmalarımız devam etti. Kıpırdamadan, sessizce dakikalar boyunca beni izlemesine dayanamadım, kararımı verdim. Ne yapıp edip o kediciği mıncıklayacaktım. Tabi önce ailesiyle tanışmam gerekiyordu ki asıl sorun oydu. Kediciğin bana dayanamacağını biliyordum. (Evet, beni sevmeyen kediye raslamadım daha önce... ^_^)   


 
 
Kafama taktım, üst kattakilerle ne yapıp edip tanışmam lazım ama nazik bir yöntem bulmak için çabalıyorum. Hani birisi balkondan falan baksa direk tanışacağım ama yoki kimse grünmüyor ortada. Adamların kapısını direk çalıp "Kedinizi sevmeye geldim." diyemem ki? Bu hem çok kaba olurdu hem de Amerika gibi bir ülkedeyiz. "Deli mi lan bu?" şeklinde polisi arama ihtimalleri de mevcut yani. Sonra gazetelere manşet olurdum "Türk Kızı Komşunun Evini Bastı" diye... Tabi saksıyı biraz çalıştırınca çok güzel bir yol bulmam zor olmadı. 
 
Malum mübarek ramazan ayındayız. Üst kattaki ailenin Arapça konuştuklarını duymuş, iftar ve sahur saatlerinde gürültülerin arttığını fark edince belki oruç tutuyorlardır düşüncesine kapılmıştım. Yanılmamışım. Elbette ki annemden gelen genetik özellik ve biraz da becerikliliğim sayesinde tatilde İzmir'de yediğim Şambali'nin tarifini alıp evde hazırladım. Neyse ki ilk denemeye göre fena değildi. Türk ev arkadaşım tatlıyı "Efsane! ", beni de"Los Angeles'ta tatlı da yaptı. Manyak! " şeklinde tanımlasa da planım yolunda gidiyordu.
 
Ertesi gün elimde bir tabak tatlıyla iftar saatine yakın üst katın yolunu tuttum ama tüm cesaretimi topladım. Kapının suratıma çarpılmasını bile bekliyorum o kadar yani... "Aman!" dedim sonra da kendi kendime, o kadar da ayı değillerdir herhalde. Zaten Arapça konuşuyorlarsa büyük ihtimalle Türk hayranlıkları da vardır diye düşündüm. Çünkü dizilerimiz sağ olsun, burada tanıştığım ne kadar Arapça konuşan insan varsa -ülkeleri önemli değil- bana çok iyi davrandılar. Diyorum ya size Beren Saat muamelesi görüyorsunuz diye, ona da güvendim biraz.
 

 

İlk önce kapı biraz çekingence açılsa da bayan, üstelik yalnız olduğumu fark edince rahatladı içerideki iki hanım. Kendimi tanıtıp, alt kat komşuları olduğumu, tatlı yaptığımı ve Ramazan ayında olduğumuz için onlara da getirdiğimi söyledim. Yüzlerindeki ifadeyi görmeliydiniz. İnanamamazlık, şaşırma, kuşku gülümseme ile karıştı. Biraz çekingence elimdeki tabağı aldılar ve nereli olduğumu sordular hemen. Türk olduğumu öğrenince yüzlerindeki tüm kuşku yerini samimiyete bıraktı. İşte o an yaptığımın doğru bir şey olduğuna karar verdim.

Tatlıyı neden yaptığımı ve onlara getirdiğimi merak ediyorlardı, zaten o sırada da bizim afacan kedi meraklanıp kapıya gelmişti. Ben dayanamayıp hemen cevapladım. "Sizin kediciğinizle biz uzun zamandır balkon muhabbeti yapıyoruz. " diye... "Ben de sizinle tanışmak istedim. Annem bu ayda evde tatlı yaptığında komşularına da verir. Tanışmak için iyi bir fırsattı..." şeklinde cevapladım. O kadar memnun oldular ki anlatamam. Sadece gözlerinin içine baktığınızda bunu anlayabilirdiniz.

Yakışıklımın ismi Paşa'ymış. Bakmayın siz tüylerinin gri olmasına Ankara kedisi kökeni varmış Paşa'nın... Benim köylü yani... Tüyleri sıradan tekirlere göre daha uzun ve gür ve kuyruğu da normal kedilerinkine oranla daha uzundu. Hanımlardan birisi "Paşa, Türkiye'den geldi, o nedenle Türk ismi koyduk. " dedi. Paşa önce biraz uzak durup sadece ellerimi koklasa da, sesime de aşina olmasından ötürü hemen yaklaşıp, oyunlara başladı yaramaz. Hatta paspasın önüne oturup, gözlerini dikmiş şekilde benim konuşmamı dinledi.




Üst kat komşum tahmin ettiğim gibi bir aileymiş. İki arkadaş ve oğulları kalıyormuş. Bayanların birinin adı Rhazwa, diğerinin ise Amel'di. (Yazılışlarının doğru olduğundan emin değilim. ) Lübnanlılarmış. Amel daha 1 ay kadar önce İstanbul'daymış tatil için. İngilizceleri mükemmel olmamakla birlikte gayet iyiydi. Beni içeri davet ettiler ama daha ilk tanışmamız olduğu için kabul etmedim. Üstelik iftar saatinde insanları daha fazla rahatsız etmek istemiyordum. Ayak üstü kapı önü sohbeti yaptık. Bana neden burada olduğumu, kimlerle yaşadığımı, ne kadar kalacağımı -işte bildik sorular- sordular.

Paşa'ya veda etmek istemesem de ayrılık vakti gelmişti. Bu iki hoş hanımefendi bana üstteki kaplardaki tatlıyı ve yemeği verdiler. Her ne kadar bunun gerekli olmadığını, yemek yapabildiğimi söylesem de kabul etmediler. Eve elimde bu iki kap yiyecekle geldiğimde ev arkadaşımın gözleri kocaman açılmış "İnanamıyorum. Nasıl yani? " şeklinde bir tepki vermişti. Dedim bu Peri'nin sırrı... Afiyet olsun sana.




Üst kat komşularımı o günden sonra bir kez daha ziyaret ettim. Bu sefer tabaklarını iade etmek için... Beni bir gün yemeğe davet edeceklerini söylediler. Paşa bu kez direk gelip benimle oyunlar oynadı. Kucağımdan ayrılmak istemedi yaramaz... Amel ve Rhazwa bana "Senin sesini tanıyor. Eğer duyarsa hemen pencerenin önünde alıyor soluğu." dediler. Dedim aynı köylüyüz, kan kanı çekiyor ne de olsa... ^_^

Paşa'yla aşkımız son hız devam ediyor. Ben evin içinde konuşurken ya da kahkahamı duyduğunda miyavlayarak benim balkona çıkmamı istiyor. Gerçekten bunu yapıyor. Ben balkona çıktığımda ise her zamanki yerini almış beni izlerken buluyorum onu... Kapanışı da onun gölgesiyle yapmak istedim.

Ne yalan yazayım bu yazıma gelecek tepkileri çok merak ediyorum. Çünkü güzel ülkemde artık bu kültür de yavaş yavaş unutuluyor. İnsanlar yan dairede oturanların kim olduğunu değil, yüzlerini bile bilmiyor. Hatta öğrenmeye korkuyorlar. Bazen hak veriyorum onlara ama benim  yine de umudum var. kötülük var diye, iyiliği de göremeyecek miyiz yani...

Amerika'daki ilk komşuluk deneyimim böyle çok güzel bir şekilde sonuçlandı. Tabi, ben bir risk aldım ve sonucu olumlu oldu. Her zaman böyle olacak şeklinde bir kesinlik veremiyorsunuz. Dünyanın neresinde olursanız olun umarım sizin de güvenilir, kapısını çalacağınız komşularınız olur.

 

19 Aralık 2012 Çarşamba

San Francisco - Volume III



San Francisco gezimize bir süre ara vermiştim. Zaten bu yazımda serinin sonuncusu... Bundan sonra bu geziyle alakalı bir post daha atmayı düşünüyorum. O da yol üzerinde durakladığımız yerlerle alakalı...

San Francisco'ya gitmişken Golden Gate Köprüsü'ne uğramazsak olmazdı. Gerçi hava muhalefeti nedeniyle köprünün yarısını göremedik ama olsun. Sonuç olarak birkaç resim çekmeyi başardım.



Başka ünlü bir durak olan Fisherman's Wharf'a mutlaka uğrayın. Benim yengeçle aram yok ama bizim Konya'nın ünlü çorbası gibi altı ekmekten oluşan bir yengeç çorbası servis ediliyor burada. Mekan bana biraz da İstanbul-Eminönü'nü hatırlattı. Bizim ekmek arası balık yapan satıcılar falan... Bu nedenle San Francisco bana bir yönüyle İstanbul'u anımsattı ama onun yanına yaklaşamaz tabi ki...




Bir de bu dükkan vardı limanda. Millet önünde bir kalabalık oluşturmuş sanırsınız ki bedava bir şey dağıtılıyor. Biz de meraklanmıştık değişik bir şey göreceğiz diye... Meğersem bizim mantıcılardaki gibi birkaç kadın geçmiş tezgahın başına ekmek yapıyorlar. Ohooo dedim ben bunları kendi memleketimde her gün görüyorum. Siz bakın anacım bana eyvallah deyip ayrıldım mekandan...




Bu savaş gemisi de İkinci Dünya Savaşı'ndan kalmış. Kaybettikleri askerlerin resimlerini falan koymuşlar. Turistler resim falan çekiyorlardı. Benim Çinli arkadaşlarda "Bu kadar mı asker kaybetmişler? Püfff!" şeklinde söyleniyorlardı. Haklılar tabi...




Son olarak şov yapan akrobatlar... Baya merak uyandırdıkları kesin... Uğrayacağımız bir sürü yer olduğu için biz durup izlemedik ama şu görüntüyü yakalamayı başardım.

Ssan Francisco gezisi umduğumdan daha güzel geçmişti. Her ne kadar Çince konuşmalar sırasında biraz sıkılsam da fotoğraf çek, etrafı incele derken zaman nasıl geçti anlamamıştım. Umarım siz de bir gün bu şehri görme fırsatı bulursunuz. Benim gezdiğim büyük şehirler arasında -New York, Los Angeles, Boston- en sevdiğim San Francisco oldu. Ne diyelim? Darısı diğer görmediğim şehirlerin başına...

21 Kasım 2012 Çarşamba

Peri İçin Doğum Günü Zamanı



Daha Cadılar Bayramı kutlamalarını atlatamadan bir başka kutlama içinde buldum kendimi. Kasımın ilk haftası olan doğum günümü de Amerika'da kutlamak kısmetmiş. Hava atmak gibi olmasın ama aileden uzakta da olsa güzel bir doğum günü geçirdim. Aslında doğum günlerine çok fazla düşkün bir insan değilimdir -yani kutlarım, sonuçta senede bir kere olan bir şey ama ölüp bitecek halimde yok- ama insan uzakta olunca böyle oluyor demek ki... Çünkü bu sene nedense bulunduğum ortam dolayısıyla -arkadaşlar, öğretmenler v.s.- kutlamaların biri bitip diğeri başladı. O nedenle bir 10 gün kadar doğum günü modundan çıkamadım haliyle.




Doğum günüm benim için bir o kadar yorucu hem de güzel geçti. Bütün gün gezip dolaştıktan sonra akşam için hazrlandım. Birkaç arkadaşımla birlikte İtalyan restoranına gittik. Benim favori mekanım olduğu için doğum günü kızı olarak yeri de ben seçtim. Ancak her şey beklediğimden daha da güzeldi. Yemekler, kutlamamız, ortam, hiçbirini unutmam mümkün değil.




Arkadaşlarımla ne zaman gitsem bizim masayla ilgilenen İtalyan abimiz bize bu sarımsaklı ekmekleri ikram olarak getirdi. Amerika'da doğum günü kutlamak gerçekten çok eğlenceli... Kasiyerinden, garsonuna, öğretmenine kadar sizi kutluyorlar. Ne yapacağınızı, doğum gününüzü nasıl geçireceğinizi soruyor, tavsiyede bulunuyorlar. Üstelik gittiğiniz her yerde mutlaka ufak hediyeler alıyorsunuz.




Bunlar da Çinli arkadaşımın benim için aldığı kekler... Mumları kendim seçmiştim ama o kızcağız da tesadüf eseri dört tane kek almış. Biz de o akşam yine dört kişiydik. "4" sanırım bu sene benim uğurlu sayım...




Bu da Meksikalı garsonun bana hediyesi... Tiramisuyu zaten çok severim. Benim için ayrı bir güzellik olmuştu doğrusu...




Sınıfımdaki Koreli bir arkadaşım, doğum günümü öğrenince bana bu şirin hediyeyi hazırlamış. Nasıl sevindim anlatamam. Malumunuz benim kozmetik manyaklığımın sonu yok. Üstelik Kore kozmetiğiyse tamam zaten... Olay bitmiştir.




Bu da paketten çıkanlar... İçinde ayak terapi setinden, gece maskesine, göz kremine her şey var. Daha kullanmaya fırsatım olmadı. Çok merak ediyorum doğrusu...  O kurabiye adam da Arap sınıf arkadaşımın jesti... Kızcağız doğum günüm olduğunu öğrenince ilk bulduğu yerden bunu kapıp gelmiş. Yemeye kıyamadım bir süre... Daha yarısından çoğu dolapta bekliyor.


 
 
Kendime doğum günü hediyem de uzun zamandan beri istediğim Makeup Forever'ın HD fondöteni oldu. Sephora'dan aldığım fondötenin yanında doğum günü hediyesi olarak Fresh'in dudak terapi setini verdiler. O şişedeki spreyde Bulgar ev arkadaşımın hediyesi... Malum burada gül suyu bulmak eziyet. O da bana bu armağanı layık görmüş. Bayağı işime yarayacak.  
 
Bir yaşımın başlangıcını da böylece atmış oldum. En kötü günüm böyle olsun deyip geçiyorum artık...Umarım bu sene bana öncekinden daha uğurlu gelir. 
 


16 Kasım 2012 Cuma

Amerika'da Cadılar Bayramı {Halloween}



Şaşırdınız değil mi? Eh blogu yazmaya başlayalı 2 sene oldu ama ben bir resmimi bile paylaşmamışım. Ama bu resmi okulda bir hocam benden habersiz çekmiş, beceriksizce kabak oymaya çalışan bir Peri... Dayanamadım sizlere de göstermek istedim.


Malumunuz ekimin son haftası Amerika'da Cadılar Bayramı'ydı. Dünya üzerinde hiçbir ülkede Cadılar Bayramı'nın bu kadar heyecanla beklendiği ve genci, yaşlısı eğlendiği bir ülke daha yoktur. Sokaklar, mağazalar cıvıl cıvıl, insanlarda bir kostüm seçme telaşı, her an sorulan bir "Cadılar Bayramı gecesi ne yapacaksın?" sorusu... Sona doğru biraz bıkkınlık verse de insan keşke biz de bayramlarımızı böyle kutlayabilsek diye geçiriyor. 




Cadılar Bayramı'nda her yer gerçekten bayrama özel süslenir. Bu bizim okuldan bir görüntü... Son gün deyim yerindeyse boş duvar göremedim etrafta... Korkutucu bir o kadar da eğlenceliydi.

 
 
Öğretmeninden tutun da, genel direktörüne kadar herkes kostüm ya da en azından maske takmıştı... Yukarıdaki resimdeki arkadaş da benim Tayvanlı sınıf arkadaşım... Bizde ki gibi eli belinde herkese yukarıdan bakan öğretmenler ya da yöneticiler yok Amerika'da. En azından benim okulumda yok. O gün anladım bunu. 60 küsür yaşı geçmiş genel koordinatörün Rapunzel kılığına girdiğini söylesem ne dersiniz? Hocalarımdan biri vampir, diğeri de domuz kılığına girmişti.
 
 
 
O gün çok sevgili hocam bize nasıl kabak oyulacağını gösterdi. Hayatımda ilk defa kabak oyacağım için görmemiş gibi -ki aslında benim için doğru bir tabir bu- hemen kuruldum en ön masaya. Hocam da bana verdi hangi şekli seçme görevini. Kendisi 8-10 tane kabak, bir sürü kesme aleti ve birkaç tane de şekil içeren kitapçık getirmiş. Ben kolay olması ve fazla vakit almaması için üstteki vampirmizi seçtim.  



Buradaki oyulmak için yetiştirilen kabaklar bizimkilerden çok farklı. Bir kere renkleri çok canlı ve kabukları da çok ince... Keserken hemen elinize geliyor. Bu nedenle çok kesici olmayan özel aletler üretmişler. Hani çocuklar da kullanabilsin, bir yerlerini de kesmesinler kazara diye...




Bu da kabağımızın son hali... Öğretmenime söyleyip bu şahesere el koydum. Ders bittikten sonra ana bina da olan partiye katıldık ve bendeniz hayatımda ilk defa kabak oydum. Tabi başkaları da vardı. Kolay olması açısından en basitlerden birini seçtim.




En soldaki şahıs benim kabağım oluyor... Şaheserimi(!) sınıfta dalga konusu olmuş bir çocuk var, ona verdim. Başta inanmadı, şaka yapıyorum falan sandı. Dedim "Sana veriyorum. Benim çoktan bir tane bal kabağım oldu." Bir de üstüne şaka olsun diye "Yaparken içine kalbimi koydum." dedim. Başta anlamadım ama sonra gülmeye başladı. Bana diyor ki "Bunu evimde özenle saklayacağım." Valla oyulan kabağın kaç gün dayanacağı ortada. Ben de en azından Cadılar Bayramı da olsa bayram değil mi sevaba girdin işte Peri derken buldum kendimi...  
 

 
 
Bunlarda diğer kabaklar... İtiraf ediyorum, kabağım dereceye giremedi ama garip bir deneyimdi benim için. bana küçükken şeker topladığımız bayramları hatırlattı nedense. Çocuk oldum birkaç saatliğine...   
 
 


Bunlarda markete gittiğimde karşılaştığım kabak tezgahı... O kadar büyük kabakları nasıl oydukları hala muamma benim için...


 

Son olarak akşam evimin balkonuna koyduğum bal kabağım... Güzel bir görüntü olmuştu ama ancak bir-iki gün dayanabildi. Son gün benim için gerçekten çok eğlenceli geçti. Tarot falına baktırdım. Birbirinden ilginç ve çılgın kostümler giyen öğrencileri izledim. Öğretmenlerin ne kadar eğlenceli olabileceğine şahit oldum. Bir daha ne zaman yaşarım böyle bir gün daha bilmiyorum.

30 Eylül 2012 Pazar

San Francisco - Volume II



San Francisco gezi yazılarının ilkine şuradan ulaşabilirsiniz. O günkü gezimizde bir sonraki durağımız China Town denen Çin Mahallesi'ydi. Malum öğlen vaktinin yaklaşmasıyla birlikte hem karnımız acıkmaya başlamış hem de benim merak ettiğim Çin Mahallesi'ni görme arzum tavan yapmıştı.

Aslında Çinli arkadaşım nedense Çin Mahallesi'ne gitmek istemediğini söyleyince şaşırdım. Nedenini sorunca "Yerlere baksana!" dedi. İtiraf etmeliyim San Francisco'da gördüğüm en pis sokaklar Çin Mahallesi'ne aitti. Arkadaşım bana "Eğer böyle pis sokakları olan bir yer görürsen kesin Çinliler yaşıyordur. Hep böyleyiz." dedi. Genelde buraya geldiğimden beri ortamlarda dan dun konuşup biraz patavatsızlık yaparak şimşekleri üzerine çeken hep ben olsam da valla bu sefer kızın açık sözlülüğüne hayran kaldım.



Daha önce hem New York'ta hem de Boston'da Çin Mahallesi'ni görmüş biri olarak bir karşılaştırma yapacak olursam benim en fazla beğendiğim New York'takiydi. Binalar daha orjinal, mahalle genel itibari ile daha geniş gelmişti gözüme. San Francisco'nun Çin Mahallesi diğerleriyle kıyaslayacak olursam biraz sönük kaldı açıkçası... Binalar falan çok orjinal değildi. Hediyelik eşya almak için uğradığımız birkaç yerde de doğru düzgün bir şey bulamadım.




Hunan Restoranı... Beni davet eden arkadaşım Hunan'lıymış. Valla bana sorsanız haritada nerededir gösteremem. Kendisi bu restoranı görünce burada yemek yemek istedi. Biz de kıramadık. Fiyatlar uygundu. Ancak arkadaşlarımın söylediğine göre restoranın çalışanları ve de sahibi Tayvanlı'ymış. Biraz bozulmuşlardı galiba...



 
O gün şansımıza bir tür etkinlik mi, festival mi bir kutlama vardı. Normalde Çin Mahalleleri genel itibari ile kalabalık olur. O gün gerçekten çekilmez hale gelmişti. Bir de San Francisco'da Çinli nufüsü diğer şehirlerden daha fazla... Nedeni ise Çin'e en yakın şehirlerden biri olması nedeniyle göç zamanı gemilerine doluşan fakir Çinliler bu şehre gelmiş. Tabelalarda bile İngilizce-İspanyolca-Çince sırası var. Daha önce Amerika'nın hiçbir şehrinde bunu görmemiştim.
 
 
 
 
Sonraki durağımız Palace of The Fine Arts'dı... Bence San Francisco'ya giderseniz kesinlikle bu yapıyı görmeden dönmeyin. Öyle huzurlu bir ortamı vardı ki yapının önünde uzanan evlerde yaşayanları çok kıskandım. Lombard Yokuşu'nda yaşayanları bile kıskanmamıştım düşünün.
 


Bu da daha uzaktan bir görüntü... Eğer merak ediyorsanız şuradan Vikipedi sayfasına ulaşabilirsiniz.

Son olarak umarım bu yazı dizim hoşunuza gidiyordur. Enjoy!!!

26 Eylül 2012 Çarşamba

San Francisco - Volume I


Geçen hafta sonu tatilimin olmasını da fırsat bilip Çinli arkadaşımın daveti üzerine San Francisco'ya gittim. Her zaman görmek istediğim bir şehirdi. Eğer Amerika'da gezdiğim gördüğüm şehirler içinde bir kıyaslama yapacak olursam San Francisco benim şu an favorim diyebilirim. Belli bir nedeni yok. Sadece daha yaşanabilir ve sokakları olarak çok güzel bir şehir gibi göründü gözüme.

Gerçi bu geziye San Francisco gezisi demek biraz garip kaçar. Çünkü sadece bir günü şehir merkezinde hani şu filmlerde gördüğümüz yerlerde geçirdim. Bol bol fotoğraf çektim sizler için elbette. Kalan dört günün iki günü yol üzerindeki meşhur yerlerde, bir günü Wine Village'de, son günü ise Standford Üniversitesi'nde geçirdik. Zira her şeyi önceden ayarlamış, tüm rezervasyonları yaptırmış bir rehberimiz vardı yanımızda. Rehber derken benim Çinli arkadaşımın San Francisco'da okuyan arkadaşıydı kendisi... 5 günlük gezimin dolu dolu geçtiğini söylemeliyim. Ayrıca bu gezim boyunca önümüzdeki 10 yıla yetecek kadar Çin yemeğine, Çinceye ve Çinli'ye doymuş durumdayım. Bakınız: Yol arkadaşlarınızın Çinli olması...


 
 
İlk durağımız City Hall'dı. Bizim belediye başkanının çalıştığı, işlerini hallettiği yer kısaca... Bina dıştan çok güzel görünüyordu. Ancak içine girmedik. Büyük ihtimalle bizi almazlardı da...
 
 
 

City Hall'ın manzarasını işte bu çimenlik arazi oluşturuyordu. Resimdeki abimiz gibi köpeğini alan, sabah yürüyüşüne gelmiş.  Türkiye'de böyle bir manzarayla karşıılaşabilir misiniz? Demek istediğim büyük köpekler olsa neyse de süs köpeğiyle yürüyüşe çıkmış -hem de iki tane birden- bir abiye hemen gay damgasını yapıştırıverirler...




Ben özellikle şehirdeki evlerin mimarisini çok beğendim... Bana Taksim civarındaki evleri hatırlattı. Tabi ki bizimkiler kadar tarih kokmuyordu ama bizim evler gibi döküntü de değildi. Eski bir tane ev olmaz mı yahu? Eskiden kastım boyası dökülmüş, ne bilim pencerelerin pervazları yıpranmış falan... Yok... Hepsi maşallah dün yapılmış gibi yeni ama evlerin belli bir geçmişleri oldukları da aşikar...



İkinci durağımız Lombard Yokuşu denilen şehrin en yüksek yokuşuydu... Bildiğiniz üzere San Fransicso tepe üzerine kurulu bir şehir. Hal böyle olunca yokuşları ve tramvayları meşhur... Ancak bu sokağın ayrı bir güzelliği daha var. Resimdeki gibi bizim kaydıraklara benzeyen döne döne inen bir yolu mevcut. Orta kısımlara ve kenarlara ise olabildiğince çiçeklendirme yapmışlar.




Yolun kenarlarına insanların rahat çıkabilmesi için merdiven yapmışlar ama bizim çıktığımız yerde merdiven yoktu. Anam ağladı resmen yokuşu tırmanana kadar... Bir de bildiğim kadarıyla bu civarda ev fiyatları çok çok yüksek... Tamam manzarası falan süperde o kadar araba ve insan kalabalığı da çekilmez ki yahu her gün her gün... Bir de o yokuşu tırmanmak var işin ucunda. Gerçi tembel Amerikalılar'ın arabalarından inip de eczaneye bile gittiklerini görmedim ben. Her yerde Drive-Thru denen arabadan inmeden alışveriş imkanı tanıyan yerleri mevcut...


 

Yokuşun ortasından bir görüntü... O kadar çok araba ve turist vardı ki bir an başım döndü. Çabucak ayrılmakla, manzaranın tadını çıkarmak arasında kaldım desem yeridir. Hele ki Çinli turist yoğunluğu had safhadaydı. Turlarla yakın diye atlayıp atlayıp gelmişler...




Yokuştan inerken bu manzarayla karşılaştım. O gördüğünüz ada meşhur Alcatraz hapishanesinin olduğu ada... Aslında orayı görmeyi de istemiştim ama tur planlarımız da yoktu. Yalnız şu manzara çok güzeldi şimdi. Hakkını yememek lazım.




Bu da meşhur tramvayımız... Biz arabamız olduğu için tramvaya binmedik ama binen turistlere el sallamayı ihmal etmedim. Komik bir manzaraydı gerçi... Onların da bana karşılık verdiğini bilmem söylememe gerek var mı?


 
 
Yokuşun inişini başka bir sokaktan tamamladık ama değdi. Baknız bu üstteki resimdeki manzarayla karşılaştım. Sokağın ortası bildiğin ağaçlık küçük bir orman mübarek... Kaç senelik olduğunu bile tahmin edemem ağaçların. Sadece iki yanına merdiven yapmışlar insanlar inip çıksın diye... Amerika'nın bazı özelliklerine sinir olsam da şu resimdeki düşünce tarzı bile sevmem için bir neden...
 
 


Bu da sokağın alttan görünüşü... Ağaçların gövdesinin ne kadar kalın olduğunu görüyorsunuz değil mi? Sırf onları kesip yol yapmamak için korumuşlar o bölgeyi... Valla helal olsun...

San Francisco yazım devam edecek. O kadar çok resim var ki sizlerle paylaşmak istediğim. Umarım hoşunuza gider...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...