Uluslararası İlişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uluslararası İlişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2015 Cumartesi

Uluslararası İlişkiler X ~ İstanbul Vs. Los Angeles


 
 
 

Geldiğimden beri aldığım en popüler soru: Türkiye mi daha güzel, Amerika mı?

Benim net cevabım her zaman şuydu: Burası daha güzel ama orası çok daha düzenli... Ülkemi sevmesem kalma ihtimalim olan Amerika'dan dönmezdim.

Başlamadan söyleyeyim bu yazı genel bir yazı değildir. Sadece kendi görüşlerim var. "Sen ülkemizi kötülüyorsun. Allah belanı versin. Madem bu kadar kötü bu ülke, o zaman defol git. " tarzında yorum yapacak angutlara tavsiyem siz de bu blogdan defolup gidin. Kimse okumak zorunda değil bu yazılanları. Bir de ben çuvaldızı kendine batır düşüncesindeyim.. Biz kendimizi düzeltmeden hiç bir yere gelemeyeceğimizi düşünüyorum.

Bana kalsa İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biri... Gerçek anlamda öyle... Hem tarihi hem de gelişme açısı bakımından... Ancak ne yazık ki biz bu güzel şehre hiç de iyi davranmamışız. Sokaklarında yürürken bile bu gözüme öyle çarpıyor ki üzülmüyor değilim. Zamanında Beyoğlu'na adamlar kravatsız, gömleksiz çıkmazmış. Kabalık olmasın diye bir bayanın yüzüne asla direk bakmazlarmış. Konuşurken bile küçük bir yanlış anlaşılma yaşamaktan ödleri koparmış. Bu anlattığım belki çok eski zamanlardan kalma. (Evet, biraz eski kafalıyım ve o günleri yaşayamadığım için çok üzülüyorum.) Ancak nasıl olmuş da samimiyeti ve doğallığı ile ünlü Türk insanı bu hale gelebilmiş. Aklım almak istemiyor.






Trafik!

İki şehirde de trafik berbattır. İstanbul'un trafiği malumunuz. Şehir planlaması olmayan, park alanı bulunmayan tek şeritli yollar yapılmış 15 milyonluk bir şehir... Bir de metro ağı bile düzensizse varın işin içinden siz çıkın. Bir yakadan diğerine geçmek 3 saatinizi alabilir.

Hele ki sürücüler... Hiçbiri kendinde hata bulmaz. Zaten kural falan hak getire... Yok öyle bir şey... Kaldırımda yaya olarak yürümek bile suç olur. Bir bakarsınız bir taksi ya da dolmuş üzerinize doğru geliyordur. Bir de sanki bu normalmiş gibi davranırlar.

Peki Los Angeles...Los Angeles'ta yaşayan herkes kesintisiz trafikten şikayet eder. Neredeyse herkesin -öğrenci, anne, baba- herkesin arabaları vardır. Her aileye en az iki üç araba düşer. Çünkü Kaliforniya eyaleti araba almaya teşvik için vergileri çok düşük tutar. Yedi- sekiz şeritli otobanlara rağmen yolların tıkanıklığından, hele ki iki damla yağmur düşsün otobanların bile nasıl eziyete dönüştüğünden bahsederler.

Nitekim şehirde yollar geniştir, her yerde park alanları vardır. Kurallara harfiyen uyulur. Karşıdan karşıya geçerken trafik ışıkları yokken bile tüm arabalar durur ve size yol verirler. Bir araç kırmızı ışıkta size çarpsa bile hata yayanın değil sürücünündür.







Toplu Taşıma

İstanbul'da toplu taşıma her zaman sıkıntı. Trafik toptan sıkıntı ya zaten... Dünyanın tüm metropollerine bakın, çok gelişmiş bir metro ağları ve toplu taşıma sistemleri vardır. Bir de güzel İstanbul'umuza bakın. Ne yazık ki şehre ne yapılırsa yapılsın hiçbir şekilde çözüm bulunamıyor. Otobüs, minibüs, metro, metrobüs, havaray hiçbiri bu soruna bir çözüm bulamadı ne yazık ki... İstanbul'da Los Angeles'a göre toplu taşıma daha iyi gibi ama o berbat, tek şeritli dar yollar, her yere gelişigüzel park edilmiş arabalar nedeniyle yarım saatlik yere 1,5 saatte ancak varırsınız.

Dahası o kalabalık, balık istifi olmuş otobüsleri ve dolmuşları saymıyorum bile. Metrobüs deseniz havasız insan aracı mübarek... Ulaşım ayrı sorun, ulaşım araçlarında hayatta kalmak ayrı sorun. Toplu taşıma araçlarını kullanan arkadaşlarım bu sağlıksız koşullar nedeniyle sürekli ya grip, ya da soğuk algınlığı almış durumda. Yaşlılara, hastalara yer vermek gibi bir şey zaten yok. Paşa paşa gideceğin yere kadar ayakta zar zor durmaya çalışırsınız. En kötüsü ise birkaç ay önce kontrolsüz araçlarda insan hayatlarına mal olan yangınlar, arızalar var ki ne kadar rezil bir durumda olduğumuz ortada... Ayrıca birinin kolu, bacağı kapıya mı sıkıştı kimsenin umurunda olmaz. Hatta sorun çıkacak gibi olursa önce şoför, sonra da otobüsün durmasından şikayetçi yolcular bağırıp çağırmaya başlarlar. İnsan hayatının önemi yoktur.

Los Angeles'ta toplu taşıma diye bir şey yoktur. Vardır gibi görünür ama araban yoksa işin de zor. Çünkü çok geniş bir alana yerleşen şehirde metro ağı zaten yok  Her yöne giden otobüsler mevcut ama 1.5 saatte gideceğiniz yere ancak varırsınız. Arabanız yoksa bir hiçsiniz.

Ancak otobüsler sakindir. İnsan gibi, gerçekten insan gibi seyahat edersiniz. Ayakta seyahat ettiğim bile bir elin parmaklarını geçmez. Ayrıca engelli insanlara gerçekten değer verilir. Araca herkesten önce ilk onlar biner ve emniyetli şekilde oturtturulurlar. Daha sonra diğer yolcular otobüse alınır. Şoför engelli birey güvenli şekilde araca binene kadar asla yola koyulmaz.  Dahası ufak bir kaza oldu diyelim ya da bir yolcunun kolu kapıya sıkıştı. Hemen rapor tutulur. Şoför aracı durdurup hemen yolcu ile ilgilenir ve onu her ihtimale karşı hastaneye yönlendirir. Bunun gibi küçük bir sorun yaşandı diye bir yarım saat hiç hareket etmediğimizi bilirim.

 




Restoranlar

Los Angeles'ta her yerde istediğiniz mutfağın yemeğini bulmanız mümkündür. Malum bir çok milletten göç almış bir şehirden bahsediyoruz. Çin, Kore, Türk, Yunan, Japon ne ararsanız bulursunuz. Ancak genelde restoranlar her zaman çok kalabalıktır. Hele ki hafta sonları ve akşam saatleri ise yer bulamazsanız. Rezervasyonunuz yoksa 2 saat beklediğiniz olur. Evde yemek yeme anlayışları pek yoktur.

Hadi restorana gittiniz diyelim. Öyle rasgele istediğiniz yere pat diye yayılıp oturamazsınız. Kapıda sizi karşılayan görevli kaç kişi olduğunuza göre sizi belirli masaya götürür. Bir de bahşiş zorunludur ne yazık ki... Gelen her hesaba en az %10 bahşiş ücreti eklenir. Garsonun ilgili, güler yüzlü olması falan önemli değildir. Siz o bahşişi ödersiniz. Arkadaşım bahşiş ödemediği için arkasından gelip bahşiş zorunlu diyen garsonlar gördüm ben.

İstanbul'da yemek çeşitliliği boldur. Dünya mutfağı geniştir ancak yöresel yemekler yapan restoranların sayısı 2-3'ü geçmez. Yeni bir şeyler denemek için şehrin diğer ucuna gitmeniz gerektiği aklınıza gelince biraz canınız sıkılabilir. Bahşiş ise canınızın istediği kadar verirsiniz. Hiçbir şekilde zorunluluk yoktur. Kuruçeşme'de çok lüks bir yer değilse elbette... Gidip istediğin yere oturma lüksünü ise çok seviyorum. Oh bütün restoran senin gibi davranırsın.






İnsanlar

Los Angeles'ta insanlar kibardır, inanmayacaksınız ama gerçekten öyledir. Alışveriş merkezleri ya da iş, okul için gittiğiniz mekanları kast etmiyorum, bu mekanlarda mecburen iş politikası gösterilen ilginin sınırı yoktur. Ancak normalde de bu böyledir. İnsanlar kapınızı açar, siz geçersiniz, bu sefer siz kapıyı tutarsınız onlar geçsin diye ama adam sizi bekler, siz onu... Dahası bankta otururken hayatınızda hiç görmediğiniz adamın teki gelir "İyi günler!" diler. Kırmızı ışıkta beklerken tekerlekli sandalyeli bir adam "Çok güzelsiniz." diye iltifat eder.

İstanbul'da değil böyle bir kibarlığı normal bir insani davranışı bile göremedim. Sen otobüsten, metrodan daha inmeden üstüne çullanır gibi araca binmeye çalışanlar, ben inmeden nasıl bneceksin be... Yolda yürürken önüne bakmayıp sana çarptığı halde suç kendinde olduğu durumda bile öküz gibi suratına bakanlar... Zannedersem senin özür dilemeni bekliyordur. Be hayvanat bir öküzlük yapıyorsun en azında afedersiniz demeyi bil... Bir büfeye yol sorarsın kaba bir şekilde bilmiyorum ben deyip başından savar sizi.

Daha mı? Komşun müsait misin, değil misin demeden evine dalış yapar. Bu nedenle kaç kişiyi uyardığım oldu. Banko sırasında ya da restoran kasasının önünde sipariş vermek için beklerken, arkadan 5-6 kişi sanki itekleyince daha çabuk ilerliyormuş gibi arkadan üstüne yığılır. Resmen çullanır hatta... Bu nedenle de çok tartışmalarım oldu ya neyse... Otobüste teyze, amcaya yer verirsin bu senin bir nevi görevin gibidir ama amca-teyze teşekkür bile etmeden pat diye yayılır kalktığın yere... Sen de mi teyze-amca derken bulursun kendini.. Bu liste böyle uzar gider.   

Canlar, geldiğimden beri içimde biriktirdiklerimi döktüm. Keşke olmasa ya da değiştirebilsem dediğim o kadar çok şey var ki... Yurt dışına gidenler ülkemizi beğenmiyor gibi bir tabu oluşmuş nedense... Hayır ülkemizi gayet de beğeniyoruz ama insanımızın bu ülkeye yaptığını düşmanımızın bile yapacağına inanmıyorum. Hoş görü, anlayış, samimiyet zaten giderek yok oluyor. İstanbul en büyük şehir olduğu için yozlaşma en fazla burada görülüyor ama Anadolu için benim hala umudum var. Tası tarağı toplayıp bir Anadolu şehrine yerleşmeyi de düşünmüyor değilim. Küçük bir şehir, güzel, samimi insanlar, kafanı dinleyebileceğiniz bir ortam... İstanbul da, Los Angeles'ta varsın onların olsun...



 

14 Aralık 2014 Pazar

Uluslararası İlişkiler IX - Şükran Günü ve Kara Cuma {Thanksgiving & Black Friday}





Amerika'dayken bu konuda çok yazmak istemiştim ama bu dönemlerde hep ya sınavlarım olduğu, ya da çalıştığım için ne yazık ki yazma fırsatı bulamamıştım.

Amerika'da kasımın son perşembesi Thanksgiving yani Şükran Günü olarak kutlanır. Bugünün anlamı ve tarihi 1621 yılına dayanıyor. İngiliz birlikler ve Kızılderililer tarihte ilk kez bugün birlikte yemek yemişler. Bugünün getirdiği hoşgörü nedeniyle yaklaşık 50 yıl savaş olmamış. Anlatılana göre Şükran Günü'nde yenilen hindinin nedeni o günde avlanan hindilerden ileri geliyormuş. Yılbaşında hindi yemenin Türkler'e nereden kaldığını anlamışsınızdır. Tavuk, sığır, koyun ne isterseniz yiyebilirsiniz. İlla hindi diye tutturmanın anlamı yok.

Bugünü ben biraz bizim bayramlarımıza benzetiyorum. Sırf bugün aileleriyle yemek yemek için kıtanın öbür ucuna 5 saatlik uçak yolculuğu yapan hocalar tanıdım. Aileler dostları ve yakınları ile evlerinde toplanırlar. Hem sohbet ederler, hem yemek yerler. Akşam üzeri gibi herkes evlerine dağılır. Akşam oturmaları ve gece gezmeleri yoktur bugünde... Yemek olarak da Amerikalı aileler başta hindi olmak üzere patates püresi, kızılcık marmeladı, çeşitli aperatifler hazırlarlar. En meşhur tatlıları da balkabağı turtasıdır. İçinde bolca tarçın bulunan şekeri bile anlaşılmayan bir turta düşünün... Kesin her masada bulunur. Ben gerçi tadını hiç sevmedim. Nerede bizim o güzelim kabak tatlımız.







Ben ilk Şükran Günümü Bulgar arkadaşımın amcasının evinde davetli olarak kutlamıştım. Amcası ve kız arkadaşı, hem Amerikan hem de Akdeniz mutfağına özgü çok güzel yemekler hazırlamışlardı. Benim için unutulmayacak olansa geçen sene yarı Amerikalı yarı Türk arkadaşımın evinde geçirdiğim yemekti. Kendimi tamamen bir Amerikan filminin içerisinde hissetmiştim. Büyük bir ev, eşiyle birlikte yemek hazırlayan Amerikalı amcamız, her yerden fırlayan bir kedi, köpek ve kendi halinde ellerinde içkileriyle yemeklerin hazırlanmasını bekleyen birkaç misafir...

Bugün de beni sevindiren diğer bir detay da beni düşünüp yaptığı hindiden, patates püresinden bana ayıran, tabaklarla evime gönderen dostlarımdı. "Şükran Günü'nde başka yere söz vermişsin, en azından yemekleri tat..." şeklinde söylemlerini yüzümde bir gülümsemeyle kabul etmiş, tekrar tekrar teşekkür etmiştim. Allah öyle insanları hiç eksik etmesin hayatınızdan...Bu aileli yemekler, ailemden uzak bana güzel bir anı olarak kalmıştı. Amerikan kültürünün bu yüzünü görmek çok hoşuma gitmişti. Bugünü bile yalnız geçiren Amerikalılar olunca da bayramları yalnız geçiren insanlar geldi gözümün önüne...



 
 
 

Şükran Günü'nün ertesi günü ise Black Friday, Türkçe anlamını pek sevmesem de Kara Cuma olarak nam salmıştır dünyada... Bana göre bundan olsa olsa Pembe Cuma olur...
 

Kara Cuma'da gece yarısından itibaren giyimden, elektroniğe, ayakkabıdan, bilgisayarlara neredeyse birçok mağaza %70'e varan indirime girer. Hal böyle olunca kapitalist bir ülkede yaşanabilecek kargaşayı siz düşünün ya da direk üstte eklediğim videoyu izleyin.

Black Friday'in anlamını sorduğum bir arkadaşımın bana anlattığı yorumunu aktarıyorum sizlere. En büyük nedeni bu sıralar Christmas yaklaştığı ve tüm Amerika'yı tatlı bir hediye alma telaşı sardığı için neredeyse bütün firmalar indirim başlatıyorlar. Mantık sürümden kazanmak... Diğer bir nedeni de senenin sonuna yaklaşılmasından dolayı, bu yolla yılın stoklarını tüketmek ve girdileri yükseltmek...

Amerika'da bulunduğum dönemde günün fırsatlarından yararlanmak için kendimi alışveriş merkezine attığım ya da akşam rahat rahat online siparişler verdiğim oldu. Nasılsa bir sorun mu yaşadın ya da çok para harcadığını fark ettin, gidip sorgusuz sualsiz iade edebilirsin.

Kendi tecrübelerimden söyleyebilirim ki giyim ve ayakkabı da her zamanki mağaza yoğunluğu ve kasa kuyruklarını aynı oranda yaşıyorsunuz. Öyle yığılma ve izdiham yok. Ancak madalyonun bir de öbür yüzü var. Bilgisayar ve diğer elektroniklerde mağazalar önünde sabahlamalar, büyük bir izdiham ve daha da kötüsü tartışma ve kavgalar her Kara Cuma yaşanan olaylar haline gelmiş. Bizim haber kanalları da sağ olsun hep verirler bu görüntüleri...









Amerika'dan döndüm dönmesine de hala o indirim günlerindeki heyecanı yaşıyorum. Sanki hala Amerika'dayım ve istediğim ürünleri daha uygun fiyatlara alabilecekmişim gibi... Allah'tan sağ olsun arkadaşlarım bu sorunu çözüyorlar.

Bu sene Abercrombie'den beğendiğim 2 hırkayı indirime girer de ben de alırım hayaliyle yaşıyordum. Yalnız nedense Kara Cuma indirimleri yokmuş. Öyle olunca bu sene Black Friday alışveriş tercihim Victoria's Secret oldu. İstediğim ürünlerde bir alana ikincisi %50 indirimli olunca ve yanında da kocaman bir çanta hediyesi gelince, bir de kargo bedavaysa tadından yenmedi ve online alışverişle Amerika'daki arkadaşıma ürünlerimi gönderdim. 3 günde kendisine ulaşmış. Şimdi tek yapmam gereken kendisini beklemek...

Şimdi diyeceksiniz ki "Aaa! Victoria's Secret burada da var." Efendim ben de biliyorum olduğunu ama Amerika'da tanesine 5 dolar verip kutu kutu hediye aldığım vücut losyonlarının burada 35 TL olduğunu öğrendiğimden beri mağazasına falan gitmekten vazgeçtim. Gerçi Amerika'da da ancak indirim dönemi gidip alın derim yoksa çok kalite ürünleri yok. O kadar para etmezler. Bu da belki başka bir yazının konusu olur. Victoria's Secret hakkında da mı bir yazı yazsam acaba?!

Bana kalsa bu uygulamayı okulların açılma dönemine ya da Ramazan ve Kurban Bayramı öncesine denk getirip ülkemizde de yapsalar. İndirimler neredeyse bütün mağazalarda yılın belli dönemleri oluyor ama benim önerimdeki amaç çoluk çocuğunu sevindirmek isteyen ailelere bir katkısı olması... Her sene nasılsa okullar açılıyor mantığıyla fiyatlarına bindirdikçe bindiren aç gözlü firmalar ve esnaflar yüzünden olan vatandaşın cebine oluyor. Her neyse...

Peki, sizin var mı Kara Cuma alışverişiniz? Umarım siz de indirimlerden yararlanıp, ciciler almışsınızdır kendinize... ^_^

 

18 Eylül 2013 Çarşamba

Uluslararası İlişkiler VIII - Ev Arkadaşlığı Sorunsalı



Amerika'ya geldiğimden beri sanırım en çok şikayetçi olduğum ya da uyum sağlamakta zorlandığım tek ve yegane konu ev ortamıydı. Yurt dışına eğitim almaya gelmişseniz ve kaldığınız bölge emlak fiyatları yüksek bir çevreyse haliyle ev arkadaşlığı kavramına kendinizi alıştırmanız gerekiyor. Ben son 15 ayımı 2 odalı bir öğrenci evinde, benden başka 3 kızla birlikte geçirdim. Haliyle ev ortamında yaşadığım bir sürü gariplikler, sıradışılıklar ve güzellikler oldu...

Türkiye'deyken hep merak ederdim "Acaba bir gün benim de yurt ya da ev arkadaşlarım olacak mı? Olacaksa nasıl olacak? " şeklinde... İnternetten öğrenci evleriyle ilgili geyikleri okur, garip öğrenci evi resimlerine bakar, benden büyüklerimin hikayelerini dinlerdim. Üniversitede ailemin iş durumu nedeniyle bunu gerçekleştiremedim. Ancak Los Angeles bu merakımı da fazlasıyla giderdi.



Gelelim benim meseleme... Ev ortamı benim için kutsaldır. Hiç tanımadığım insanların evimin içinde dolanmaları beni rahatsız eder. Üstelik uyku problemi yaşayan bir şahsım ben. Hemen uykuya dalamam, odada ses, ışık olursa bana batar. Çıt sesinden uyanırım. Üstelik temizliğe düşkün de biriyim. Üniversitede okurken 4 sene sadece kedileriyle yaşamış bir insandan bahsediyorum burada. Ne yalan yazayım Amerika'ya ilk geldiğim dönemlerde bu ev arkadaşlığı mevzusu canımı fena halde sıkıyordu. Tanımadığınız insanlar, başka milletlerden, başka kültürlerden gelmiş 4 kız aynı evin içinde... Bir de üstüne üstlük zaman zaman davet edilen arkadaş çevresini eklerseniz evin içinde atom bombası var sanırsınız. Öyle bir enerji mevcut...

Şimdi diyeceksiniz ki Peri sende madem bu kadar özeline düşkünsün ayrı eve çık... Bu kadar kolay olsaydı keşke derim ben de size...Benim yaşadığım bölgeden daha uygun fiyatlı mahalleler elbette mevcut ama okula çok uzak -otobüsle 1,5 saat- ve ne yazık ki tehlikeli kesimler... Hırsızlık, yan kesicilik gibi olayların sık sık olduğunu duyduğum yerler. Gideceğim yolu ve otobüse ödeyeceğim ücreti düşündüğümde, pek bir kazancım olmadığını düşündüğüm için en azından güvenli ve okula yürüyerek gidip geleceğim bir yerde yaşamak bana göre daha mantıklı...



Bugüne kadar birçok milletten ev arkadaşım oldu: Bulgar, Rus, Brezilyalı, Kanadalı, Alman, İsveçli, İspanyol, Venezuelalı, Kuzey Koreli, Güney Koreli ve elbette ki bunlar haricinde 4-5 tane de Türk'le ev arkadaşlığı yaptım... Hani klasik bir laftır ya bu, aman ev arkadaşın Türk olsun da daha rahat anlaşırsınız, aynı kültür aynı millet diye... Dışarıdan öyle görünse de kazın ayağı ne yazık ki pek öyle değil. Ne yalan yazayım bugüne kadar ki ev arkadaşlarımdan en iyisi bir Türk'tü ama ne yazık ki beni illallah ettiren de başka bir Türk'tü. O nedenle her zaman dediğim gibi her milletten iyi ve kötü bireyler çıkabiliyor. Ev arkadaşlarım da bunu bir kez daha ispatladılar bana...

Bakmayın böyle şikayet eder gibi yazdığıma aslında o kadar güzel yanları var ki bu ev arkadaşlıklarının... Şimdi geriye dönüp geçen bir yıldan daha fazla zamana baktığımda tüm olumsuzluklarına rağmen iyi ki ev arkadaşlarım özellikle yabancı olanların var olmasına, bu deneyimleri yaşadığıma seviniyorum. Aslında o kadar çok yazmak istediğim şey var ki bu konu hakkında en azından en fazla aklımda kalanlarla idare edeceğim bu yazıyı...




Sanırım en kötü deneyimim Brezilyalı 2 çılgın kızla olan geçmişimdi ki, o da sadece bir gün sürdü. Amerika'ya yeni gelmişim, eve yeni yerleşmişim. Ertesi gün gözümü tümüyle yumurtayla kaplı bir sabaha açtım. Meğerse bizim ev sahibiyle sorun yaşayan, bu iki marihuana çeken çılgın kız, evden ayrılmadan önce iyi fikir olur diyerek balkonu, kendi odalarını, duvarları yumurtaya bulamış. Bu da yetmemiş mutfaktaki kap kacağı da alarak kayıplara karışmışlar. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken o dönemdeki benden yaşça oldukça büyük olan Kanadalı oda arkadaşım siyahi kadın başlamaz mı "They are Brazilian. They did black magic!" (Bunlar Brezilyalı. Kara büyü yapmışlar.) diye... Bir yandan kadını sakinleştirmeye çalışıyorum, bir yandan ev sahibini arayıp ne olduğunu anlatmaya uğraşıyorum. İlk haftam ve böyle bir şey yaşadığım için kızsam mı, yoksa kızlar defolup gitti diye sevinsem mi, yoksa oda arkadaşımın yorumu üzerine gülme krizine mi girsem bilemedim. Neyse ki şansıma bundan sonraki ev arkadaşlarım daha uyumlu insanlardı.

İlginç ev arkadaşlarımdan birisi de geçen sene bir dönem Süryani ama İsveç'te doğup büyümüş profesyonel bir oryantaldi. Çok seviyordum kendisini... Salonun ortasında yelpazesiyle yaptığı kıvrak hareketleri hiç unutmam. Bana da bir-iki hareket göstermişti. Sadece dans yeteneği değil, maşallah kadının on parmağında on marifet vardı... Gayet güzel, anlayışlı, konuşkan, dikiş dikebiliyor, temizlik, yemek yapabiliyor, üstelik saç, makyaj, ağda bütün işlerini kendisi hallediyor. Aynı coğrafyadan geldiğimiz için sık sık oturup konuşurduk... Bana bir gün hayalinin Los Angeles'a yerleşip burada kendi okulunu açmak olduğunu söylemişti. Aldığım haberlere göre Chris Brown'un videosunda rol almış. Onun gibi birisinin hayallerine kavuşacağına eminim...




Farklı kültürlerden ya da ülkelerden ev arkadaşlarınızın olması ön yargıları yıkmak, ülke ve kültürleri tanımak açısından çok daha önemli. Aynı evin içinde yaşamadan bir insanı tanımak da pek kolay değil aslında... Amerika'ya geldiğim ilk 3 ay çok fazla ev arkadaşım değişti. Bunun nedeni dil okulu ya da tatil için kısa süreliğine gelmiş olan insanlarla aynı evi paylaşmam. Daha sonradan benim gibi en az 1 sene burada kalacak bir oda arkadaşım oldu ki iyi de oldu, farklı farklı insanlara alışmak zaman alıyor çünkü...

Bir gün okuldan yorgun argın gelmiş, kulağınızda kulaklık kendinizi bilgisayara kaptırmışsınızdır. Arada bir de sinirlenip kendi kendinize bir şeyler söylersiniz. Oda arkadaşınız Bulgar kız dayanamaz ve size seslenir, der ki: "I wanna ask something. What does 'Gerizekalı ya!' mean? " (Bir şey sormak istiyorum. Gerizekalı ya ne demek?) Önce kalakalır, sonra kahkahalarla gülmeye başlarsınız. Meğerse farkında olmadan bu ifadeyi o kadar çok söylemişsinizdir ki, kız merak etmiş, üstüne bir de ezberlemiştir.

Bulgar oda arkadaşım Elisa ile bir yıldan fazladır aynı odayı paylaşıyoruz. Haliyle merak ettiği tek kelime bu değildi. Bir gün bana dönüp "Could you tell me what 'Anne napıyon?' means?" dedi. Dedim "Onu nereden öğrendin?" "Farkında değilsin ama telefonu açtığında söylediğin ilk şey o oluyor. Ezberledim artık." diye cevap verdi. Sonrasında ben ona bir-iki Türkçe cümle öğrettim, o da bana Bulgarca... Bu arada iki dilde meyve, sebze ve birçok eşya isminin aynı olduğunu biliyor muydunuz? Brn tahmin ediyordum ama bu kadar fazla olduğunu tahmin etmemiştim. 500 yıllık Osmanlı hakimiyetinin etkisi...



Beni hayal kırıklığına uğratmayan tek millet Koreliler oldu. Temizler, sessizler ve çok saygılılar... Üstelik basit yemekleri yapabiliyorlar, en azından deniyorlar. Siz bir şey rica ettiğinizde kırmıyorlar. Ancak beni çok güldüren bir yönleri var ki, o da bazen çok unutkan olmaları... Özellikle sevgili edindikleri zaman akılları pek başlarında olmuyor. Kışın birkaç aylığına bizim eve taşınan Koreli kız sürekli anahtarını evde unutup duruyordu. Ben telefonumu geceleri kapattığım ya da hep sessiz modunda bulundurduğum için kabak bizim Bulgar kızın başına patlıyordu. Bir gün yine aşağıya inmiş, kapıyı açmış, geldikten sonra "Bu kaçıncı oldu hatırlamıyorum artık." dedi garibim. Biz de çareyi bizim avareye anahtarlık-kolye yapmakla bulduk. Okula ilkokul çocuğu gibi kolyesini sallaya sallaya gittiği günleri hiç unutmam.

Bu olay yeni ev arkadaşımla da gerçekleşti. Birkaç gün önce Elisa'ya dönüp "Tam hatırlayamıyorum ama sabah erken saatlerde bizim kapımı çaldı, yoksa ben rüya mı gördüm. Çok yorgundum. Pek çözemedim." dedim. Elisa kriz geçirmiş şekilde "Biliyor musun? Neden hep ben? Stela anahtarını unutmuş. Sabahın yedisinde kapı çalışına uyandım. Kendi kendime Elisa bu saatte kalkan olmaz. İş sana düştü deyip kapıyı açtım. " diye yanıtladı. ""Elisa!" dedim "Bu senin kaderin galiba... Olmadı ona da bir tane kolye hazırlarız. Alıştık artık..." "Bence iyi fikir ama onu da unutur.". diye dert yandı garibim...




Koreliler'in diğer bir güzel yanı ise çok paylaşımcı olmaları... Bazen eve geldiğimde masa hazırlanmış "Unni seni bekliyordum. Hadi hemen otur, yemek yiyelim. " şeklinde size özel hazırlanmış güzelliklerle karşılaşıyorsunuz. Ağzım bazen acıdan kavrulsa da, çinguyu kırmak olmaz diyerek eşlik ediyordum onlara. Bir de gece yarısı "Sıkıldım." ya da "Konuşmak istiyorum." diyerek soluğu benim yatağın başında almaları var ki, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Bulgar oda arkadaşım Elisa benimle dalga geçip duruyor. "Unni olmak kolay değilmiş." Başa gelen çekilir yeter ki en kötü huyları bunlar olsun diyorum kendi kendime. (Unni: Korece de abla demek... )

Ev arkadaşlığının en güzel yanlarından birisi de asla yalnız kalamamanız... Canınız mı sıkkın, moraliniz mi bozuk hemen etrafınız sarılıyor, sorular soruluyor. Cevap alınamasa bile o kadar saçma şeyler söylenip, sonra da bunlara gülünüyor ki insanın ağız tadıyla hüznünü bile yaşaması mümkün değil. Diğer bir güzelliği ise kızlardan birisi size gaza getirse, diğerleri de ona uyuyor. "Hadi bu gece parti yapalım. Bu akşam yemek hazırlayalım. O olsun. Bu olsun. Şunu yapalım v.s." Okulda, otobüste yaşadığımız olayları, tanık olduğumuz komik ya da garip bir anı paylaşıyor, birbirimizi güldürüyoruz.




Üstteki video bu tarz gaza geldiğimiz bir akşama ait. Arka planda garip sesler çıkartan da benim... O akşamın ilerleyen saatlerinde Koreli ev arkadaşımı, karşı komşumuz Arap çocukların kapısının önünden toplamak zorunda kaldım ya, o da ayrı bir hikaye. Kız gidip hangi ara kapılarını çaldı bilmiyorum ama 3 tane birbirinden garip, şaşırmış ve biraz da korkmuş çocuğun bizimkine delirmiş gibi bakmaları hala gözümün önünden gitmiyor. Çocuklara aldırış etmemelerini söyleyip, bizimkinin adına özür diledim. Kızcağızı da kolundan çekip, eve soktum ama güzel bir geceydi. Ertesi gün bizimkinin elinde bir kutu çikolatayla gidip özür dilemesi ise daha da komikti. Şimdi bizim Koreli çingu ne zaman o çocukları asansörde ya da koridorda görse yüzünü kapatarak uzaklaşıyor.

Peki Türk ev arkadaşlarım... Türkler'le de gayet iyi ev arkadaşlıklarım oldu. Aynı dili konuşup, aynı kültürden geliyor olmamız nedeniyle anlaşmak daha rahat oluyor ancak karşınızdaki kişi düşüncesizse size yapacak bir şey kalmıyor ne yazık ki... İstediğiniz kadar uyarın, ne lavaboda dağ gibi birikmiş bulaşıklara engel olabiliyorsunuz, ne de gecenin bir yarısı bağıra çağıra yapılan skype görüşmelerine... Gerçi haksızlık olmasın o ev arkadaşımı da seviyordum. Türk gecesi yaptığımız akşamlar gayet eğlenceli geçiyordu. Ancak bir insanın iyi bir insan olması, iyi bir ev arkadaşı olacağına anlamına gelmiyor. İllallah ediyorsunuz en sonunda ve çareyi ev sahibinden "Ne olur bana hep yabancı ev arkadaşı bul, özellikle de Uzak Doğulu..." derken buluyorsunuz.




Şu ana kadar ki Türk ev arkadaşlarımdan birisi ise benim en yakın arkadaşlarım arasına girdi. Sadece 2 aylığına buraya gelmiş olan bebişimle neredeyse can ciğer kuzu sarması olduk o derece... Onun olaylar karşısında verdiği tepkilere katılırcasına gülüyordum bazen. "Kafama sıkıcam, kendimi kesicem, kendimi bıçaklıycam... " gibi ifadeler, sonra yaptığım yemeklere verdiği "Efsane!" tepkisi unutulur cinsten değil. Bebişim ülkeye dönerken annişime aldığım hediyeleri götürdü sağolsun. Üstüne bir de ziyarette bulunup bana bir sürü resim, video göndermiş. Resmen çatlattı beni Amerika'nın yad ellerinde... Nasıl teşekkür etsem azdır kendisine. Annem "Sanki kızım ziyarete gelmiş gibi hissettim." dediğinde öyle mutlu oldum ki anlatamam.

Son 15 ayımda başıma gelenlerden aklımda en fazla kalanlar bunlar canlar... Umarım sizin ev arkadaşlıklarınız çok güzeldir. Aynı odayı paylaştığınız insanlar çok saygılıdır. Sizin var mı bu tarz garip ev durumlarınız? İlla yurt dışı olmasına gerek yok, Türkiye'de de ev ortamında başınıza gelen ilginç olaylar vardır. Varsa siz de yazın, hep birlikte gülelim, eğlenelim...


 

6 Ağustos 2013 Salı

Uluslararası İlişkiler VII - Amerika'da Komşuluk İlişkileri



"Amerika'ya gelmiş kaç Türk öğrenciye hiç tanımadığı komşusu tarafından yemek verilir?"

Bu yazıda Peri'nin kedi manyaklığının ona neler yaptırabileceğine şahit olacaksınız. O nedenle okuyacaklarınıza şimdiden hazırlıklı olun. Arkanıza yaslanın.

Komşuluk ilişkilerini çok önemseyen bir anne tarafından yetiştirildim. Atalarımızın söylediği "Ev alma, komşu al..." sözünü ilke edinmiş anneciğim "Allah korusun evinde başına bir şey gelse sana ilk koşacak olan kişi kapı komşun olur." derdi. Bu nedenle küçüklüğümden beri sürekli misafirliğe gidip geldiğimiz teyzeler, bir sorun olduğunda çekinmeden kapısını çalacağımız bir sürü ev vardı. Nitekim apartman kültürü de bu geleneği bozamadı. Taşındığımız her apartmanda mutlaka bir-iki samimi komşumuz olmuştur. Hala da öyle... Özellikle üniversitedeyken 4 sene yalnız yaşadığım dönemde komşularımın çok yardımını gördüm, o nedenle annemim ilkesini devam ettirmek için ben de zaman zaman çaba göstermişimdir.

Amerika'ya geleli bir seneyi aştı. Bu süre zarfında komşudan ziyade ev arkadaşlarım için umarım anlaşabileceğim insanlardır temennisinde bulundum. Çünkü Amerika'da komşuluk gibi bir kültürün olmadığının farkındayım. Üstelik seri katilleri ile ünlü bir ülkede insanların komşularını pek önemsememesini, hatta zaman zaman korkmasını anlayabiliyorum. Bunlar elbette haklı gerekçeler ama görgüsüzlükle ikisini ayırmak gerekir diye de düşünmüyor değilim.

Mesela insan en azından asansörde gördüğü kişiye bir merhaba, iyi günler falan der. Hiç olmadı giriş kapısından girdiği zaman bir adım arkasından gelen, eli kolu dolu insan için kapıyı açık tutabilir. İki elimde kitap dolu olduğu halde kapının kaç kere yüzüme çarpıldığını, asansör kapısının umarsızca kapatıldığını bilirim. Eh yani hiç mi kibarlık görmedin be hayvan! Üstelik bunu yapanlar Amerikalılar da değil. Kaldığım apartman kampüse 15 dakika mesafede olduğu için oturanların çoğu öğrenci ve bu öğrencilerin de büyük çoğunluğu Asyalı... Karşılaştığım gariplikler bu kadarla da sınırlı değil...




Üstteki resimde gördüğünüz güya barikatı bizim yan kapı komşumuz aile, biz eve yerleştikten bir-iki ay kadar sonra koydu oraya. Hayır, gerçekten amaçları özel hayatlarını korumaksa pek bir işe yaradığını söyleyemeyeceğim. Çünkü evin içerisi hala sinema gibi, izlemek isteyene gayet seyretmelik...  
 
Neyse bu sevimli komşularımız Güney Koreli olup bir kız, bir erkek sahibi bir çekirdek aile... Gel gelelim gürültüleri biz öğrenci evinden fazla olur. Akşam kore barbeküsü eşliğinde misafirleri haftanın en az 2-3 günü eksik olmaz. Kızlarının çalmaya uğraştığı ama beceremediği, hep aynı melodiyi döndürüp durduğu kemandan bahsetmiyorum bile. Ancak haksızlık olmasın 11-12 dedin mi ayakta bulamazsınız bunları. En büyük avantajımız bu zaten. Gece gürültüleri hiç olmuyor nazar değmesin.



Gel gelelim güzelliklerle de karşılaşmadım değil. Güzel ülkemden buraya döndüğümde, beni üst katta çok güzel bir sürprizin beklediğinin farkında değildim. Daha önceleri bizim gibi birkaç öğrenciye ev sahipliği yapan daireyi bir aile tutmuş. Balkonda keyif yaptığım bir akşam yukarıdan beni gözetleyen bu sevimli afacanla karşılaştım. O yukarıdan mazlum mazlum beni izliyor ama ben nasıl mutluyum, nasıl mutlu... Allah'ım, Sarı ve Tekcan'dan sonra kedi alamadım, zaten burada kedi-köpek de sevemiyorum diye kuduruyordum. Üst kattaki bu sevimli yaramaz tüm beklentilerime değdi.

Gel zaman git zaman bu şekilde bakışmalarımız devam etti. Kıpırdamadan, sessizce dakikalar boyunca beni izlemesine dayanamadım, kararımı verdim. Ne yapıp edip o kediciği mıncıklayacaktım. Tabi önce ailesiyle tanışmam gerekiyordu ki asıl sorun oydu. Kediciğin bana dayanamacağını biliyordum. (Evet, beni sevmeyen kediye raslamadım daha önce... ^_^)   


 
 
Kafama taktım, üst kattakilerle ne yapıp edip tanışmam lazım ama nazik bir yöntem bulmak için çabalıyorum. Hani birisi balkondan falan baksa direk tanışacağım ama yoki kimse grünmüyor ortada. Adamların kapısını direk çalıp "Kedinizi sevmeye geldim." diyemem ki? Bu hem çok kaba olurdu hem de Amerika gibi bir ülkedeyiz. "Deli mi lan bu?" şeklinde polisi arama ihtimalleri de mevcut yani. Sonra gazetelere manşet olurdum "Türk Kızı Komşunun Evini Bastı" diye... Tabi saksıyı biraz çalıştırınca çok güzel bir yol bulmam zor olmadı. 
 
Malum mübarek ramazan ayındayız. Üst kattaki ailenin Arapça konuştuklarını duymuş, iftar ve sahur saatlerinde gürültülerin arttığını fark edince belki oruç tutuyorlardır düşüncesine kapılmıştım. Yanılmamışım. Elbette ki annemden gelen genetik özellik ve biraz da becerikliliğim sayesinde tatilde İzmir'de yediğim Şambali'nin tarifini alıp evde hazırladım. Neyse ki ilk denemeye göre fena değildi. Türk ev arkadaşım tatlıyı "Efsane! ", beni de"Los Angeles'ta tatlı da yaptı. Manyak! " şeklinde tanımlasa da planım yolunda gidiyordu.
 
Ertesi gün elimde bir tabak tatlıyla iftar saatine yakın üst katın yolunu tuttum ama tüm cesaretimi topladım. Kapının suratıma çarpılmasını bile bekliyorum o kadar yani... "Aman!" dedim sonra da kendi kendime, o kadar da ayı değillerdir herhalde. Zaten Arapça konuşuyorlarsa büyük ihtimalle Türk hayranlıkları da vardır diye düşündüm. Çünkü dizilerimiz sağ olsun, burada tanıştığım ne kadar Arapça konuşan insan varsa -ülkeleri önemli değil- bana çok iyi davrandılar. Diyorum ya size Beren Saat muamelesi görüyorsunuz diye, ona da güvendim biraz.
 

 

İlk önce kapı biraz çekingence açılsa da bayan, üstelik yalnız olduğumu fark edince rahatladı içerideki iki hanım. Kendimi tanıtıp, alt kat komşuları olduğumu, tatlı yaptığımı ve Ramazan ayında olduğumuz için onlara da getirdiğimi söyledim. Yüzlerindeki ifadeyi görmeliydiniz. İnanamamazlık, şaşırma, kuşku gülümseme ile karıştı. Biraz çekingence elimdeki tabağı aldılar ve nereli olduğumu sordular hemen. Türk olduğumu öğrenince yüzlerindeki tüm kuşku yerini samimiyete bıraktı. İşte o an yaptığımın doğru bir şey olduğuna karar verdim.

Tatlıyı neden yaptığımı ve onlara getirdiğimi merak ediyorlardı, zaten o sırada da bizim afacan kedi meraklanıp kapıya gelmişti. Ben dayanamayıp hemen cevapladım. "Sizin kediciğinizle biz uzun zamandır balkon muhabbeti yapıyoruz. " diye... "Ben de sizinle tanışmak istedim. Annem bu ayda evde tatlı yaptığında komşularına da verir. Tanışmak için iyi bir fırsattı..." şeklinde cevapladım. O kadar memnun oldular ki anlatamam. Sadece gözlerinin içine baktığınızda bunu anlayabilirdiniz.

Yakışıklımın ismi Paşa'ymış. Bakmayın siz tüylerinin gri olmasına Ankara kedisi kökeni varmış Paşa'nın... Benim köylü yani... Tüyleri sıradan tekirlere göre daha uzun ve gür ve kuyruğu da normal kedilerinkine oranla daha uzundu. Hanımlardan birisi "Paşa, Türkiye'den geldi, o nedenle Türk ismi koyduk. " dedi. Paşa önce biraz uzak durup sadece ellerimi koklasa da, sesime de aşina olmasından ötürü hemen yaklaşıp, oyunlara başladı yaramaz. Hatta paspasın önüne oturup, gözlerini dikmiş şekilde benim konuşmamı dinledi.




Üst kat komşum tahmin ettiğim gibi bir aileymiş. İki arkadaş ve oğulları kalıyormuş. Bayanların birinin adı Rhazwa, diğerinin ise Amel'di. (Yazılışlarının doğru olduğundan emin değilim. ) Lübnanlılarmış. Amel daha 1 ay kadar önce İstanbul'daymış tatil için. İngilizceleri mükemmel olmamakla birlikte gayet iyiydi. Beni içeri davet ettiler ama daha ilk tanışmamız olduğu için kabul etmedim. Üstelik iftar saatinde insanları daha fazla rahatsız etmek istemiyordum. Ayak üstü kapı önü sohbeti yaptık. Bana neden burada olduğumu, kimlerle yaşadığımı, ne kadar kalacağımı -işte bildik sorular- sordular.

Paşa'ya veda etmek istemesem de ayrılık vakti gelmişti. Bu iki hoş hanımefendi bana üstteki kaplardaki tatlıyı ve yemeği verdiler. Her ne kadar bunun gerekli olmadığını, yemek yapabildiğimi söylesem de kabul etmediler. Eve elimde bu iki kap yiyecekle geldiğimde ev arkadaşımın gözleri kocaman açılmış "İnanamıyorum. Nasıl yani? " şeklinde bir tepki vermişti. Dedim bu Peri'nin sırrı... Afiyet olsun sana.




Üst kat komşularımı o günden sonra bir kez daha ziyaret ettim. Bu sefer tabaklarını iade etmek için... Beni bir gün yemeğe davet edeceklerini söylediler. Paşa bu kez direk gelip benimle oyunlar oynadı. Kucağımdan ayrılmak istemedi yaramaz... Amel ve Rhazwa bana "Senin sesini tanıyor. Eğer duyarsa hemen pencerenin önünde alıyor soluğu." dediler. Dedim aynı köylüyüz, kan kanı çekiyor ne de olsa... ^_^

Paşa'yla aşkımız son hız devam ediyor. Ben evin içinde konuşurken ya da kahkahamı duyduğunda miyavlayarak benim balkona çıkmamı istiyor. Gerçekten bunu yapıyor. Ben balkona çıktığımda ise her zamanki yerini almış beni izlerken buluyorum onu... Kapanışı da onun gölgesiyle yapmak istedim.

Ne yalan yazayım bu yazıma gelecek tepkileri çok merak ediyorum. Çünkü güzel ülkemde artık bu kültür de yavaş yavaş unutuluyor. İnsanlar yan dairede oturanların kim olduğunu değil, yüzlerini bile bilmiyor. Hatta öğrenmeye korkuyorlar. Bazen hak veriyorum onlara ama benim  yine de umudum var. kötülük var diye, iyiliği de göremeyecek miyiz yani...

Amerika'daki ilk komşuluk deneyimim böyle çok güzel bir şekilde sonuçlandı. Tabi, ben bir risk aldım ve sonucu olumlu oldu. Her zaman böyle olacak şeklinde bir kesinlik veremiyorsunuz. Dünyanın neresinde olursanız olun umarım sizin de güvenilir, kapısını çalacağınız komşularınız olur.

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...