Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2014 Pazartesi

Baloncuklu Çay { Boba/Bubble Tea }




Los Angeles'tayken edindiğim en kötü alışkanlık diyebilirsiniz kendisine.

Bu çayın çıkış yeri Tayvan yani ta uzağında uzağı Uzak Doğu... Tayvan'da bizim kahve evleri gibi açılan her türlü içeceğin yapıldığı, her köşe başında bulabileceğiniz boba çay evleri var. Daha sonra birbirlerinden ne görürlerse onu yapan ve moda haline getiren diğer Uzak Doğu ülkeleri. Japonya. Çin ve Güney Kore'de de bu akım moda haline gelmiş. Tabi büyük bir Uzak Doğulu göçmen kitlesine sahip Amerika da kısa zamanda payına düşeni almış. Özellikle Çin. Kore ce Japon mahallelerinde sırf boba satan dükkan mevcut hale gelmiş.

Boba aslında çayın ismi ya da içme şekli değil. Yukarıda görmüş olduğunuz bardakların içindeki minik minik yuvarlak parçalar var ya, ona boba deniyor işte. Ben başta acaba çok kalorili midir diye biraz mesafeli yaklaşıyordum ki bu meretin aslında çok düşük kalorili olduğunu ve insanı tok tuttuğunu öğrendiğimden beri bağımlısı haline geldim.






Çayda kullanılan bu baloncuklar, Manyok bitkisinden elde edilen nişastadan üretilen tapioka incileri... Bu tapioka incileri, yumuşak şeker kıvamında ve çiğneyerek yeniyor.

Boba tarzı içeceklerin servis şekilleri de diğer içeceklerden farklı... Bir kere pipetleri, bobayı rahatça içmeniz açısından normal pipetlerden oldukça kalın. Bardaklarında ağzı kapalı olarak tutuluyor ki istediğiniz kadar pipetinizle karıştırın.

Ben bu mereti ilk Güney Koreli bir sınıf arkadaşım sayesinde tanımıştım. Bana tapioka sever misin diye sormuştu. Ben ne bileyim tapiokayı. bobayı falan. Denemekten zarar gelmez diyerek almıştım.  Çilekli muzlu smootie'nin içine boba atmışlar. Çok beğenmiştim ama ilk sefer olduğu için biraz garipsemedim de değil. Aklınıza gelebilecek her türlü meyvenin karışımını hazırlıyorlar. Ananaslı, kivili, muzlu, çilekli, çikolatalı, daha niceleri... Bir boba cafenin menüsünün çeşitliliği aşağı yukarı şu şekilde...






LA'deki evime yürüme mesafesinde, sadece boba yapan bir cafede olunca haliyle birçok çeşidini deneme fırsatım oldu. Neredeyse her gün içme fırsatım oluyordu. Slush, smootie, normal çaylar, sıcak içecekler ve kahveler... Slush ve smootielerin içinde bol miktarda buz olduğu için yaz dışında pek tercih etmiyordum. Smootie biraz Starbucks'ta içtiğimiz frappuchinolar gibi... Hangi çeşit seçerseniz seçin, bardağın yarısına buz koyup onu makinede kırmalarından oluşuyor. Slush da nitekim öyle... Tek farkları smootie'nin içine krema ya da süt eklenmesi. Slush daha hafif anlayacağınız.

Benim favorim kesinlikle sütlü çayla servis edilen bobaydı. Çünkü hem soğuk değildi, hem de tadı siyah çay olmasından mütevellit bizim damak tadımıza daha yakındı.






Gelelim bobanın Türkiye'deki yerine... Başta nette biraz araştırma yaptığımda bir firmanın ürünü ülkeye getirdiğini ve bayilik verdiklerini gördüm ama ne yazık ki sanırım pazardan çekilmişler ya da bekledikleri ilgiyi bulamadıkları için gerilemişler. Pazarlama hatası da yapmış olabilirler bilemiyorum. Geldiğimden beri resmen boba aşeriyorum desem yalan olmaz. İstanbul gibi bir metropolde her şeyi bulmak mümkün ama boba bulmak imkansız.

Firmalar size sesleniyorum. Lütfen bu ürünün bayiliklerini alın. Cafeler olarak çoğaltın. Bir şeyler yapın yahu... Mis gibi fırsat size işte.

Tabi ben durur muyum? Ebay'den bulduğum bir iki satıcı sayesinde hem boba hem de pipet arayışıma çare buldum ve karşınıza üstteki manzara çıktı. Önce baloncukları 5 dakika kadar haşlıyorsunuz. Daha sonra da içeceğinizi hazırlayıp içine döküyorsunuz. Hepsi bu...

Peki, siz hiç tapioka ya da boba her ne ise bu içeceği hiç denediniz mi? Favori karışımınız neydi?





 

3 Eylül 2014 Çarşamba

Bir Taşı Acem Ülkesine Değişilmeyen Şehir: İstanbul



Selam canlar;

Uzun bir aradan sonra size merhaba diyebiliyorum. Aslında aktif olarak Twitter ve Instagram hesaplarımı kullansam da buraya uğrayamamak canımı sıkıyordu. O kadar emek verdiğim, zaman geçirdiğim, güzel insanlarla tanışmama vesile olan bu mekanı öksüz bırakmışım gibi hissediyordum.

Yeni yazı göndermediğim son birkaç ayda neler oldu kısa bir özet geçeyim merak edenler varsa. Mayıs sonu güzel ülkeme kesin dönüş yaptım. Ailemle, arkadaşlarımla, dostlarımla bol bol vakit geçirdim. Ramazan ayından sonra da iş başvurularıma yoğunlaştım. Şu an hala aktif olarak işsizim ama elbette kendi kriterlerime göre bir iş bulacağımı biliyorum. Allah herkesin gönlüne göre versin. :)

Bu yazıda son aylarda İstanbul'da çektiğim ve daha önce Instagramda paylaştığım bir kaç kareyi yayınlayacağım. İstanbul'u özleyenler varsa onlarda hasret gidermiş olur. Sorularınız var ise yorum kısmından atabilirsiniz.
 

 
 
Üsküdar Sahil
 


 
Beyoğlu, Cezayir Sokağı



 
Kadıköy İskele




Los Angeles'ta alışkanlık haline gelen akşam yürüyüşlerimi burada da devam ediyorum. Koca metropolde böyle güzel alanlar görmek çok güzel.




Bir İstanbul Masalı'ndan tanıdık gelmiştir. Bu da yine tarihi bir bina...


 
 
Son olarak Taksim Kore Restoranı... Sevda, nam-ı değer Minikprof ile bir buluşma gerçekleştirdik Süperdi En kısa zamanda tekrar görüşmek dileğiyle...
 
Herkese iyi haftalar...

25 Aralık 2013 Çarşamba

Sessiz ve Sakin Yerler Peri'nin Mekanları


 
Oldum olası çok kalabalık, gürültülü mekanları sevmem. Buluşma mekanları olarak yok Mado'ymuş, yok Burger King'miş hiç seçmemişimdir. Bana göre bir ortam ne kadar sessiz ve sakinse o kadar gidilesidir. Kenarda köşede kalmış, sade bir şekilde dekore edilmiş, abartıdan uzak mekanlar beni temsil ediyor sanki. Öyle yerleri bulunca da öyle mutlu oluyorum ki her defasında gittiğimde ayrı mutluluk ve huzur duyuyorum. Tek başıma sokaktan geçen insanları izlemek ya da sevdiğim bir kitabı okumak en iyi meditasyon benim için...
 
Ankara'da yaşarken bu tarz mekanlarım çoktu. Hem üğrenci olmanın avantajı, hem vakit bolluğu, hem de buluşma mekanlarının bu tarz yerler olması dolayısıyla şanslıydım. Gel gelelim İstanbul'da bu durumu pek yaşayamadım.    
 

 

Rezene Cafe ve Bistro'yu bugün tesadüf eseri keşfettim. İstanbul'da bulduğum sakin ve küçük mekanlardan birisi... Bahariye Caddesi'nde boğanın bayağı yukarısında... Eğer Kadıköy'e giderseniz ve bu tarz mekanları seviyorsanız uğrayabilirsiniz.

Yemek çeşitleri çok fazla değil ancak ev mantısı ve ıslak hamburgerleri mevcut. Ben ıhlamur ve tiramisu sipariş etmiştim. Ihlamuru poşet çay olarak değil de, dal ıhlamur olarak demleyip getirmeleri hoşuma gitti. Tiramisu da çok lezzetliydi hakkını vereyim. Üstelik mekan sahibi ve çalışanları da çok tatlıydı ki benim için en önemli olan da buydu.

Mekanda ayrıca fal da bakılıyor. Eğer meraklıysanız söylemesi benden. Üstelik ben oradayken 3 ayrı kişi kahve falı baktırmak için geldi. Ayrıca İsa'nın doğum günğ nedeniyle mekan sahibi Paskalya yumurtaları ve çörekleri hazırlamış. Hazırladıkları küçük masanın çok hoş göründüğünü söylediğimde, bana da istediğim hangıisi ise almamı söyledi mekan sahibi hanımefendi. Çok sevindim.


 
 
Bu da yumurtam... Morun anlamı para demekmiş. Bakalım 2014'te buluruz belki. Olayı anlattığım Bulgar oda arkadaşım bilmediğimi düşünüp bana "Biz bu yumurtaları Paskalya'da yapıyoruz Christmas'ta değil." diye açıklama yaptı. "Sanırım onlar bilmiyorlardı ya da sadece yapmak istediler." dedim. Gülüp geçtik. Yalnız kız bayağı etkilenmişti. Eh ne de olsa onlar Ramazan ve Kurban Bayramı kutlamıyorlar. Bizim onların dini bayramını kutlamamız, üstelik iki şeyi karıştırıp yapmamız bayağı garibine gitti galiba.

Rezene Cafe, Peri'nin mekanlarından birisi bundan sonra. Siz de Kadıköy'de gezmeyi seven biriyseniz tavsiye ederim.

Sizin bu tarz mekanlarınız var mı peki? Önerin, ben de bir Ankaralı olarak öğreneyim. Kesin dönüşte işime yarayacak.
 

19 Aralık 2012 Çarşamba

San Francisco - Volume III



San Francisco gezimize bir süre ara vermiştim. Zaten bu yazımda serinin sonuncusu... Bundan sonra bu geziyle alakalı bir post daha atmayı düşünüyorum. O da yol üzerinde durakladığımız yerlerle alakalı...

San Francisco'ya gitmişken Golden Gate Köprüsü'ne uğramazsak olmazdı. Gerçi hava muhalefeti nedeniyle köprünün yarısını göremedik ama olsun. Sonuç olarak birkaç resim çekmeyi başardım.



Başka ünlü bir durak olan Fisherman's Wharf'a mutlaka uğrayın. Benim yengeçle aram yok ama bizim Konya'nın ünlü çorbası gibi altı ekmekten oluşan bir yengeç çorbası servis ediliyor burada. Mekan bana biraz da İstanbul-Eminönü'nü hatırlattı. Bizim ekmek arası balık yapan satıcılar falan... Bu nedenle San Francisco bana bir yönüyle İstanbul'u anımsattı ama onun yanına yaklaşamaz tabi ki...




Bir de bu dükkan vardı limanda. Millet önünde bir kalabalık oluşturmuş sanırsınız ki bedava bir şey dağıtılıyor. Biz de meraklanmıştık değişik bir şey göreceğiz diye... Meğersem bizim mantıcılardaki gibi birkaç kadın geçmiş tezgahın başına ekmek yapıyorlar. Ohooo dedim ben bunları kendi memleketimde her gün görüyorum. Siz bakın anacım bana eyvallah deyip ayrıldım mekandan...




Bu savaş gemisi de İkinci Dünya Savaşı'ndan kalmış. Kaybettikleri askerlerin resimlerini falan koymuşlar. Turistler resim falan çekiyorlardı. Benim Çinli arkadaşlarda "Bu kadar mı asker kaybetmişler? Püfff!" şeklinde söyleniyorlardı. Haklılar tabi...




Son olarak şov yapan akrobatlar... Baya merak uyandırdıkları kesin... Uğrayacağımız bir sürü yer olduğu için biz durup izlemedik ama şu görüntüyü yakalamayı başardım.

Ssan Francisco gezisi umduğumdan daha güzel geçmişti. Her ne kadar Çince konuşmalar sırasında biraz sıkılsam da fotoğraf çek, etrafı incele derken zaman nasıl geçti anlamamıştım. Umarım siz de bir gün bu şehri görme fırsatı bulursunuz. Benim gezdiğim büyük şehirler arasında -New York, Los Angeles, Boston- en sevdiğim San Francisco oldu. Ne diyelim? Darısı diğer görmediğim şehirlerin başına...

30 Eylül 2012 Pazar

San Francisco - Volume II



San Francisco gezi yazılarının ilkine şuradan ulaşabilirsiniz. O günkü gezimizde bir sonraki durağımız China Town denen Çin Mahallesi'ydi. Malum öğlen vaktinin yaklaşmasıyla birlikte hem karnımız acıkmaya başlamış hem de benim merak ettiğim Çin Mahallesi'ni görme arzum tavan yapmıştı.

Aslında Çinli arkadaşım nedense Çin Mahallesi'ne gitmek istemediğini söyleyince şaşırdım. Nedenini sorunca "Yerlere baksana!" dedi. İtiraf etmeliyim San Francisco'da gördüğüm en pis sokaklar Çin Mahallesi'ne aitti. Arkadaşım bana "Eğer böyle pis sokakları olan bir yer görürsen kesin Çinliler yaşıyordur. Hep böyleyiz." dedi. Genelde buraya geldiğimden beri ortamlarda dan dun konuşup biraz patavatsızlık yaparak şimşekleri üzerine çeken hep ben olsam da valla bu sefer kızın açık sözlülüğüne hayran kaldım.



Daha önce hem New York'ta hem de Boston'da Çin Mahallesi'ni görmüş biri olarak bir karşılaştırma yapacak olursam benim en fazla beğendiğim New York'takiydi. Binalar daha orjinal, mahalle genel itibari ile daha geniş gelmişti gözüme. San Francisco'nun Çin Mahallesi diğerleriyle kıyaslayacak olursam biraz sönük kaldı açıkçası... Binalar falan çok orjinal değildi. Hediyelik eşya almak için uğradığımız birkaç yerde de doğru düzgün bir şey bulamadım.




Hunan Restoranı... Beni davet eden arkadaşım Hunan'lıymış. Valla bana sorsanız haritada nerededir gösteremem. Kendisi bu restoranı görünce burada yemek yemek istedi. Biz de kıramadık. Fiyatlar uygundu. Ancak arkadaşlarımın söylediğine göre restoranın çalışanları ve de sahibi Tayvanlı'ymış. Biraz bozulmuşlardı galiba...



 
O gün şansımıza bir tür etkinlik mi, festival mi bir kutlama vardı. Normalde Çin Mahalleleri genel itibari ile kalabalık olur. O gün gerçekten çekilmez hale gelmişti. Bir de San Francisco'da Çinli nufüsü diğer şehirlerden daha fazla... Nedeni ise Çin'e en yakın şehirlerden biri olması nedeniyle göç zamanı gemilerine doluşan fakir Çinliler bu şehre gelmiş. Tabelalarda bile İngilizce-İspanyolca-Çince sırası var. Daha önce Amerika'nın hiçbir şehrinde bunu görmemiştim.
 
 
 
 
Sonraki durağımız Palace of The Fine Arts'dı... Bence San Francisco'ya giderseniz kesinlikle bu yapıyı görmeden dönmeyin. Öyle huzurlu bir ortamı vardı ki yapının önünde uzanan evlerde yaşayanları çok kıskandım. Lombard Yokuşu'nda yaşayanları bile kıskanmamıştım düşünün.
 


Bu da daha uzaktan bir görüntü... Eğer merak ediyorsanız şuradan Vikipedi sayfasına ulaşabilirsiniz.

Son olarak umarım bu yazı dizim hoşunuza gidiyordur. Enjoy!!!

26 Eylül 2012 Çarşamba

San Francisco - Volume I


Geçen hafta sonu tatilimin olmasını da fırsat bilip Çinli arkadaşımın daveti üzerine San Francisco'ya gittim. Her zaman görmek istediğim bir şehirdi. Eğer Amerika'da gezdiğim gördüğüm şehirler içinde bir kıyaslama yapacak olursam San Francisco benim şu an favorim diyebilirim. Belli bir nedeni yok. Sadece daha yaşanabilir ve sokakları olarak çok güzel bir şehir gibi göründü gözüme.

Gerçi bu geziye San Francisco gezisi demek biraz garip kaçar. Çünkü sadece bir günü şehir merkezinde hani şu filmlerde gördüğümüz yerlerde geçirdim. Bol bol fotoğraf çektim sizler için elbette. Kalan dört günün iki günü yol üzerindeki meşhur yerlerde, bir günü Wine Village'de, son günü ise Standford Üniversitesi'nde geçirdik. Zira her şeyi önceden ayarlamış, tüm rezervasyonları yaptırmış bir rehberimiz vardı yanımızda. Rehber derken benim Çinli arkadaşımın San Francisco'da okuyan arkadaşıydı kendisi... 5 günlük gezimin dolu dolu geçtiğini söylemeliyim. Ayrıca bu gezim boyunca önümüzdeki 10 yıla yetecek kadar Çin yemeğine, Çinceye ve Çinli'ye doymuş durumdayım. Bakınız: Yol arkadaşlarınızın Çinli olması...


 
 
İlk durağımız City Hall'dı. Bizim belediye başkanının çalıştığı, işlerini hallettiği yer kısaca... Bina dıştan çok güzel görünüyordu. Ancak içine girmedik. Büyük ihtimalle bizi almazlardı da...
 
 
 

City Hall'ın manzarasını işte bu çimenlik arazi oluşturuyordu. Resimdeki abimiz gibi köpeğini alan, sabah yürüyüşüne gelmiş.  Türkiye'de böyle bir manzarayla karşıılaşabilir misiniz? Demek istediğim büyük köpekler olsa neyse de süs köpeğiyle yürüyüşe çıkmış -hem de iki tane birden- bir abiye hemen gay damgasını yapıştırıverirler...




Ben özellikle şehirdeki evlerin mimarisini çok beğendim... Bana Taksim civarındaki evleri hatırlattı. Tabi ki bizimkiler kadar tarih kokmuyordu ama bizim evler gibi döküntü de değildi. Eski bir tane ev olmaz mı yahu? Eskiden kastım boyası dökülmüş, ne bilim pencerelerin pervazları yıpranmış falan... Yok... Hepsi maşallah dün yapılmış gibi yeni ama evlerin belli bir geçmişleri oldukları da aşikar...



İkinci durağımız Lombard Yokuşu denilen şehrin en yüksek yokuşuydu... Bildiğiniz üzere San Fransicso tepe üzerine kurulu bir şehir. Hal böyle olunca yokuşları ve tramvayları meşhur... Ancak bu sokağın ayrı bir güzelliği daha var. Resimdeki gibi bizim kaydıraklara benzeyen döne döne inen bir yolu mevcut. Orta kısımlara ve kenarlara ise olabildiğince çiçeklendirme yapmışlar.




Yolun kenarlarına insanların rahat çıkabilmesi için merdiven yapmışlar ama bizim çıktığımız yerde merdiven yoktu. Anam ağladı resmen yokuşu tırmanana kadar... Bir de bildiğim kadarıyla bu civarda ev fiyatları çok çok yüksek... Tamam manzarası falan süperde o kadar araba ve insan kalabalığı da çekilmez ki yahu her gün her gün... Bir de o yokuşu tırmanmak var işin ucunda. Gerçi tembel Amerikalılar'ın arabalarından inip de eczaneye bile gittiklerini görmedim ben. Her yerde Drive-Thru denen arabadan inmeden alışveriş imkanı tanıyan yerleri mevcut...


 

Yokuşun ortasından bir görüntü... O kadar çok araba ve turist vardı ki bir an başım döndü. Çabucak ayrılmakla, manzaranın tadını çıkarmak arasında kaldım desem yeridir. Hele ki Çinli turist yoğunluğu had safhadaydı. Turlarla yakın diye atlayıp atlayıp gelmişler...




Yokuştan inerken bu manzarayla karşılaştım. O gördüğünüz ada meşhur Alcatraz hapishanesinin olduğu ada... Aslında orayı görmeyi de istemiştim ama tur planlarımız da yoktu. Yalnız şu manzara çok güzeldi şimdi. Hakkını yememek lazım.




Bu da meşhur tramvayımız... Biz arabamız olduğu için tramvaya binmedik ama binen turistlere el sallamayı ihmal etmedim. Komik bir manzaraydı gerçi... Onların da bana karşılık verdiğini bilmem söylememe gerek var mı?


 
 
Yokuşun inişini başka bir sokaktan tamamladık ama değdi. Baknız bu üstteki resimdeki manzarayla karşılaştım. Sokağın ortası bildiğin ağaçlık küçük bir orman mübarek... Kaç senelik olduğunu bile tahmin edemem ağaçların. Sadece iki yanına merdiven yapmışlar insanlar inip çıksın diye... Amerika'nın bazı özelliklerine sinir olsam da şu resimdeki düşünce tarzı bile sevmem için bir neden...
 
 


Bu da sokağın alttan görünüşü... Ağaçların gövdesinin ne kadar kalın olduğunu görüyorsunuz değil mi? Sırf onları kesip yol yapmamak için korumuşlar o bölgeyi... Valla helal olsun...

San Francisco yazım devam edecek. O kadar çok resim var ki sizlerle paylaşmak istediğim. Umarım hoşunuza gider...

26 Haziran 2012 Salı

Bir Uçuş Deneyimi: Rüya Gibiydi...



Türkiye saatiyle buraya geleli bugün tam bir ay oldu. Arkadaşlarım sağ olsun şu an için sıkıldığım bir anım hiç olmadı. Elbette yalnız olmanın getirdiği bir takım sıkıntılar var ama Türkiye'deyken bu yazıda anlatacağım gibi bir gün yaşayacağımı hiç düşünmemiştim.  

Kısa bir not düşeyim efendim: Bunları paylaşıyorum ama sonra saçma sapan terslikler beni buluyor. Nazara inanan biriyim. Gerçekten korkmaya başladım. Bir maşallah deyin okumadan önce... Neyse şimdi başlayabiliriz.



Koreli arkadaşım bir-iki haftadır pilot arkadaşlarından bahsedip duruyordu. Kendisini ziyaret edip hem de bizimle tanışma amaçlı bulunduğumuz şehre geleceklermiş uçakla. Ancak hava muhalefeti nedeniyle hep ertelemek zorunda kalmıştık. Tam umudumu kesmişken pazar günü arkadaşım arayıp "Hazırlan gelip seni alacağım." dedi. Daha ne olduğunu anlayamadan kendimi terminalde buldum. Beş kız, dört erkek pilottan oluşan grubumuzda Türk nüfusunu temsil eden bir tek bendim tabi ki... O gün sanki Kore dramalarına düşmüşüm gibi hissettim. Korece konuşmalarını sorun etmemelerini, hatta hoşuma gittiğini söyledim. Çok zorda kalmadıkça İngilizce konuşmaya özen gösterdiler.

Hele ki arkadaşımın pilot arkadaşı tam bir beyfendiydi. Arkadaşım beni tanıttıktan sonra "Biz kardeş ülkeyiz. Sizin atalarınız bizim için savaştı. O nedenle sizi çok seviyoruz." tarzında şeyler söyledi. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Türkiye'nin son zamanlarda yaşadıklarından da çok rahatsızdı. Biraz konuştuk ama moralimizin bozulmaması için çok fazla derin mevzulara girmemeye çalıştık.



Bizim uçağımız bu planör tarzı minik aletti. Minik dedim ama 4 kişiyi ve biraz da eşyayı alabiliyor. Pilotumuz daha eğitim aşamasındaymış. Çok sevimli klasik bir Güney Koreli... Sohbet ilerleyince "Ben senden bir yaş büyüğüm, o nedenle bana nuna demelisin." dedim. "Türkçe'de nuna nasıl deniliyor? Ben sana öyle hitap etmek istiyorum." dedi. Gülmekten kırılarak ona abla demeyi öğrettim. Bildiğim Korece kelime ve cümleleri söylerken de onlar kırıldı gülmekten.  




Bana Malibu sahiline kadar gidip geri döneceğimiz söylendi. Gerçi benim pek umurumda değildi. Yerden havalanalım yeter diyordum. Uçuşumuz gerçekten çok yumuşaktı. Pilotumuz da zaten bizi alıştırana kadar bekledi, ondan sonra biraz atraksiyon yaptı. İndikten sonra bana "Abla nasıl hissediyorsun? Hoşuna gitti mi?" dedi. "Heyecandan bacaklarım hala titriyor." cevabını alınca daha fazla gülmeye başladı.

Fotoğrafları görüntü kalitesini kaybetmemesi açısından küçültmedim. Yazının sonunda da kalkışımıza ait video ekli... Merak edenler için...



Gece annemi arayıp günümü anlattığımda çok sevindi ama asıl sürprizi yaşayan babam oldu. Babam küçükken pilot olmak istemiş ama maddi zorlukla nedeniyle küçük yaşta çalışmaya başlamış. Benim adıma çok sevindi.


O gün benim için rüya gibiydi. Hani bazen rüyanızda uçarsınız ama sonra bir bakarsınız yere çakılmışsınız. Bana nasıl hissettiğimi sorduklarında "Rüya gibiydi." dedim ve bunu anlattım. "Ancak sonu bu sefer çok güzeldi." dediğimde, onlar da en az benim kadar mutlu olmuş gibiydi. 

O gün hem çok iyi vakit geçirdim hem de bir sürü yeni arkadaşım oldu. Umarım sizin de böyle rüya gibi günleriniz olur.

8 Haziran 2012 Cuma

Burası Neresi? Yoksa Ben mi Yolu Şaşırdım!!!



Bu Amerika'ya üçüncü gelişim ancak her seferinde yeni şeyler öğreniyorum. Bir ülkeyi tamamen tanımanız için farklı şehirlerinde en az iki-üç sene kalmanız gerekiyor. O zaman bıle yeterli değil ya...Türkiye'yi düşünün mesela, İstanbul'daki yaşamla, Karadeniz'de ya da Hakkari'deki bir olur mu?

Eğer bir gün benim gibi buraya yolu düşenler olursa diye yazıyorum bunları. Benım en çok dikkatimi çeken ve hoşuma gıden yanlarından biri eczaneleri. Birisi size, bir eczaneye girip ekmekten, kozmetiğe, ağrı kesiciden, deterjana hatta ve hatta hediye kartına kadar her şeyi alabileceğinizi söylese pek ihtimal vermezsiniz. Ben de vermezdim ama Amerika'daki dev süper market tarzındaki eczaneleri görünce inandım.

Not: Resimleri gizli gizli telefonumla çektiğim için bazıları net çıkmamış ama siz vermek istediğim mesajı anlamışsınızdır. Bir de eczane dedim ama ilaç reyonunu koymadım, koyamadım. Çünkü o kısımda görevliler vardı.

 

Eczaneler genelde bloklar şeklinde ayrılmış ve her blogun tepesinde bizdeki marketlerde olduğu gıbı ne bolumu olduğu yazıyor. Ne yalan soyleyeyim Türkiye'deyken arayıp bulamadım şeyler şimdi elimin altında ama geldiğimden beri bir iki acil ihtiyacım dışında hiç kozmetik almadım desem inanır mısınız? Sanırım yasaklar beni cezbediyor. Buradayken gerekli olanları alıyorum.



Essie ojeler... Fiyatları 9 dolar civarında... Burada daha çok Sally Hansen gidiyor sanırım. Essielerin başında duran benden başka kimse yoktu.

İkinci resimdekiler ise bahsettiğim hediye için poşetler... Yan tarafında gift cardlar vardı.



Favorilerimi sona sakladım. OPI ve Nicole by OPIler... Kardashianlar'dan nefret ettiğim için almadım, almayı da düşünmüyorum. Zaten koleksiyonda beni al diye bağıran bir renk de yok.

Umarım hoşunuza gitmiştir. Facebook'tan,Twitter'dan mesaj atanlara çok teşekkürler... Bir sonraki yazımda büyük ihtimalle neler yiyorum ondan bahsedeceğim.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Amerika'nın Yolları Taştan


Ülkemden, ailemden, arkadaşlarımdan kısacası sevdiğim, sahip olduğum her şeyden 11000 kilometre uzaktayım artık. Sanırım ilk günlerin hezimeti olsa gerek biraz burukluk var içimde. Ancak uzun zamandır hayalini kurduğum, bu nedenle kendimi çok zorladığım zamanların olduğunu düşündüğümde kendimi daha iyi hissediyorum. Facebook'tan, Twitter'dan iyi dileklerini eksik etmeyen arkadaşlara çok teşekkürler... Buna bile lüzum görmeyenlere bir şey demiyorum. Kıskançlıktan çatlayın...

Bu ara dizi, film izleyeceğimi pek sanmıyorum. Daha çok "Gezi Yazıları" paylaşacağım sizlerle. Umarım hoşunuza gider. 




True Blood yaklaştıkçe beni de bir heyecan alıyor ki sormayın gitsin. Hele ki okulumun olduğu caddede bu resmi görünce ahanda dedim benim için asmışlar. Eric her gün bakıp bakıp sana iç çekiyorum. Bilesin!!!




Okulumun olduğu caddede birçok restoran var. Kore, Çin, Japon, İran, Lübnan ne ararsanız. Bir Türk restoranı yok zaten. Denemek için Taywan yemeği yedim ama pek beğenmedim.




İlk birkaç günümü babamın bir arkadaşının kızında geçirdim. Şanslıyım diyorum bu yüzden. Yoksa üç-dört gün ya motelde kalacaktım ki burada aşırı pahalı kalacak yerler ya da sokakta yatacaktım homeless misali. Bu havuza bakıp bakıp iç çektim. Hava biraz daha sıcak olaydı...


Evler gerçekten çok güzel... Bu üstteki aslında hiçbir şey gördüklerim yanında. Hele ki nezih bir semtteyseniz zaten kendinizi Hollywood filminde gibi hissediyorsunuz. Türkiye'de de olsa keşke böyle evler diyorsunuz.  




İlk tapiocam... Güney Koreli çok tatlı bir kızla tanıştım. Sıkıldıkça bana haber ver, beraber dışarı çıkarız falan dedi. Onun tavsiyesi üzerine almıştım zaten. Ne olduğunu merak edenler varsa sakız misali minik minik parçalar var içinde. Çok şekerli de değil.




Annemin bavuluma sıkıştırdığı kuruyemiş ve kuru meyveler... Ah ah!!! İyi ki getirmişim onca yoldan...




Yeni yerime yerleştim. Battaniye, yastık falan aldım kendime. Halimi görseydiniz gülmekten ölürdünüz. Koca koca poşetlerle falan... Amerika'da arabanız yoksa hiçsiniz. Dört teker olsun el arabası olsun anasını satıyım!!!  Neyse düzene girecek her şey zamanla.



Allah'tan salonun manzarası yerinde... Güneşte alıyor. Güneşlenmeye çıkarım diye düşünüyorum. Havalar biraz daha ısınsın.




Bunu neden koydum bilmiyorum. Bir dizide görmüştüm sanırım. Aynısı kaldığım evde de var.

Benden şimdilik bu kadar... Hepinizi çok özlüyorum valla... Eğer sorunlarınız olursa, yorum kısmından ya da Twitter'dan sorabilirsiniz. Kendinize çok iyi bakın!  


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...