6 Ocak 2013 Pazar

Uluslararası İlişkiler VI {Ah Şu Japonlar!!!}




Previously on Uluslararası İlişkiler...

Yok lan yok, eğer hala aranızda bu seriyi okumamış varsa, okuyup gelsin bir zahmet...

Buraya geldiğimden beri Japonlar'la aramda hep hastalıklı bir ilişki oldu. Onları aşk derecesinde çok mu seviyorum, yoksa bazen nefret mi ediyorum bir türlü karar veremedim. Tamam, hepinizin çok daha önceden bildiği üzere, ben zaten Uzak Doğu kültürünü ve özellikle Japonlar'ı çok seviyorum. Amerika'da da en fazla arkadaş edindiğim ülke Japonya'ydı. Ancak kültür, ülke, dil farklılığı derken bazen -ne bazeni yav aslında çoğunlukla- olmadık sohbetlerin içinde buluverdim kendimi.

Hani diyoruz ya Japonlarla aramızda çok ortak özellik var, kültürlerimiz benziyor, zaten dillerimizde aynı aileden geliyor falan diye, bence ne kadar benzerlik varsa o kadar da farklılık var. Bazen onları anlamaya çabalarken resmen göbeğim çatladı, hala da öyle... Ben insanlara özellikle de farklı kültürden gelenlere karşı ön yargılı biri değilimdir. Hele ki karşımda sevdiğim ırktan insan varsa tamam, en ince ayrıntısına varana kadar, haklarında merak ettiklerimi öğrenmeden bırakamam. Mümkünü yok... Bu bazen hem benim, hem de karşımdaki insan için can sıkıcı bir durum olsa da sonuçta iki kültürün birbirini daha yakından tanımasını sağladığı için karşılıklı katlanıyoruz.




Ben Japon ya da Japonya uzmanı değilim. Hiç Japonya'ya gitmedim. Bu yazılarımda zaten Amerika'da tanıştığım Japonlar'a yönelik... Baştan uyarayım da sonra maraz çıkmasın...

İlk dönem çok şanslıydım. Çünkü sınıftaki tek Türk bendim ama Japon popülasyonu çok yüksekti. Üstüne üstlük o dönem en yakın arkadaşımda bir Japon olunca, kendimi çoğu zaman Japonlar'la aynı ortamda tek yabancı şeklinde bulabildiğim oluyordu. Bknz: Karaoke barlar... Üstelik Türk kızlarına ilgileri olduğu için - Bknz: Türk Kızları Güzel Mi? yazısı - hem arkadaşlık hem de ilişki babında haklarında birçok bilgi edinmem kaçınılmaz oldu.

Buradaki Japonlar'ın bana ısrarla, en fazla söyledikleri şey "Biz tipik Japonlar'dan farklıyız." cümlesiydi ki sanırım doğru... Çünkü Türkiye'deyken kafamda oluşan Japon imajından o kadar farklı insanlarla tanıştım ki burada sonunda ben de onlara hak verdim. Bir kere burada tanıştıklarımın çoğu "party girl" ya da "party boy" diyebileceğiniz, batı özentisi olan, Japonlar'dı. Giyim kuşamından, hareketlerine, konuşmalarına hatta ve hatta arkadaşlık ilişkilerine kadar Amerikalılar'ı örnek alan tiplerdi. Ayrıca nerede bir gece klübü, bir eğlence mekanı bizimkiler buradaydı. Tamam, gezip eğlenmenin bir sakıncası yok. Ben de gittim bir sürü partiye, bara, hala da gidiyorum, sonuçta Los Angeles'tasınız ve yaş ortalamanız yirmilerde, haliyle eğleneceksiniz ama bitap düşüp, her sabah bezgin bir halde okula gelmeleri ya da daha çok okulu asmaları benim gözümdeki çalışkan Japon imajını bayağı bir sarstı.




Neyse bütün Japonlar'ın aynı olmadığını vurguladıktan sonra gelelim benim tespitlerime...

Çok kibarlar... Aslında çok güzel bir özellik bu... Nazik davranışlardan zarar gelmez. Ancak bazen beni delirtiyor, kabul etmeliyim. Özellikle erkekleri bunu biraz abartınca "Gay olmasın sakın?" şeklinde kendimce salakça düşüncelere kapılıyordum. Şöyle ki ben kazara bir şey yapsam -bir eşyayı düşürsem ya da çarpsam falan, sakarım malumunuz- ve hata bende bile olsa özür dileyebiliyorlar. "Benim özür dilemem gerekirdi ya..." derken buluyordum kendimi... Ülkemde, caddenin ortasında üstüme üstüme yürüyen hayvanlardan, çarptıktan sonra özür bile dilemeden uzaklaşan tiplerden sonra bu duruma alışmam biraz zor oldu haliyle...

Düşünceliler... Bu sanırım onların en sevdiğim yanları... Duygularını ne kadar saklasalar da, hareketleriyle bir şekilde sizi sevdiklerini, önemsediklerini belli ediyorlar. Ah canım, yerim ben sizi...

Japon bir arkadaşım gecenin bir vakti mesaj atıp "Tapioka içmeye gidelim mi?" dedi. Yapacak bir işim olmadığından ben de kabul ettim. Gecenin bir saati ve üstümdeki kıyafetlerin ince olmasından mütevellit Akdeniz insanı olmanın getirdiği dezavantajla benim vücut ısısındaki düşme hız kazandı tabi. Neyse sıcak bir şeyler istediğimi söyleyince üşümüş olduğumu fark etmiş garibim. Önce "Hadi, arabaya gidelim." dedi, arabaya bindikten sonra hiçbir şey söylemeden koltukta duran battaniyeyi çocuk gibi üzerime örttü. Genelde etrafımdaki insanların bana karşı koruyucu davranmalarına değil, daha çok ben, etrafımdaki insanlara karşı çok koruyucu olduğumdan garibime gittiğini itiraf etmeliyim.

Komiktirler... Komik dedim ama belki de bu onların normal halidir ve bize komik geliyordur. Bilemiyorum. Benden şaşırtıcı bir şey duyduktan sonra verdikleri "Aaaaa! Ouuuu!" şeklindeki kaba tepkileri, güldükleri zamanlarda yüzlerinin aldığı garip şekil, bazen bir soruya verdikleri cevaplar hepsi çoğu zaman bana komik geliyordu. O nedenle ben Japonlar'la birlikte genelde hep eğlenceli vakit geçirmişimdir. Hatta buna bir ek olarak da hayatımda gördüğüm en düşük çeneli insanın da bir Japon olduğunu söylemem gerekir.

Çinli arkadaşınızın daveti üzerine Çin restoranına gidersiniz. Ortamda iki Çinli, iki Japon ve yine sadece Türk siz varsınızdır. Tanışmayanlar tanışır ve Türk olduğunuz için yine en fazla dikkati siz çekersiniz. Maksat muhabbet olsun diyerek bildiğiniz Japonca kelimeleri söylersiniz ve çocuk da kibarlık olsun diye size Türkçe birkaç kelime bildiğini söyler.

J: Biliyor musun? Benim de Türk arkadaşlarım var. Türkçe birkaç kelime biliyorum.
P: Öyle mi? Söyle bakalım telaffuzun önemli değil.
J: Hmm... Umm... Mesallah... Yok, maşallah...
P: !?!?!?!? Gülmekten cevap veremeyen bir ben
J: Yok, galiba o Türkçe değildi. Arapça'ydı sanırım. Özür dilerim.

Aynı akşam... Bu sefer durakta hep birlikte otobüs bekliyoruz. Bizimkiler elemanla dalga geçiyorlar. Daha doğrusu ona bir şeyler soruyorlar ve o da karşılık veriyor.

Çinli: Peri diyor ki Japon erkekleri genelde playboy oluyormuş.
Japon: Neöööö? Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?
Peri: Yok aslında... Yani... Ne bileyim? Genelde partilerdeki tipler hep o şekilde. Kızlara falan asılıyorlar.
Japon: Hayır kesinlikle yalan. Biz genelde çok utangaçızdır.
Çinli: Bence sen de playboysun.
Japon: HAYIR! Playboy değilim. Ben BAKİREYİM!

Bunun üzerine caddenin ortasında bayağı gürültülü bir şekilde gülmüştük. Başta şaka yapıyor sandık ama meğer çocuk ciddiymiş. Hangisi daha komik valla ben de çözemedim.

Başka bir örnek...

Bir partide tanıştığım Japon çocuklardan birisi Türkiye ve Türk kültürüyle yakından ilgiliydi. Hal böyle olunca bir-iki kez buluşup ona merak ettiği şeyler hakkında bilgi verdim. O da bana Japonya'yla ilgili tabi ki... Neyse Ertuğrul Fırkateyni'ne kadar pek bir münasebetimiz olmadığı için ben de bunu ortaya sürdüm.  

P: Türkler'in tarihte iyi ya da kötü birçok ülke ile ilişkileri olmuş ama Japonya ile yok.
J: Eeee... Yani Japonya size çok uzak bir ülke... İlişki kurulamamıştır.

Bu konuşma komik gibi gelmese de o an garibimin yüz ifadesini görseniz gülmekten ölürdünüz. Herhalde ordularla Japon adalarına çıkarma  yapacağımızı falan mı düşündü nedir?





İyileri sıraladıktan sonra gelelim benim pek sevmediklerime...

Japonlar da "Ladies first" anlayışı yok... Ben bu tarz şeylere pek dikkat etmem aslında. Yok illa kapımı açsın, sandalyemi çeksin tavrında olan biri değilimdir. Davranışları kabalığa kaçmadığı ve düşünceli davrandığı sürece bir kapı açmak o kadar sorun değil benim için...

Bu durumu ben fark etmedim, Japon kız arkadaşlarım söyledi. O nedenle etrafımızda Japon bir çocukla çıkan batılı bir kız gördüğümüzde çok şaşırıyorlardı. Hatta bizim hocalardan birinin sevgilisi Japon'du ve bu kış nişanlanmayı düşünüyorlardı. Kadını görseniz, mavi göz, sarı saç, diyet ve sporla ince kalmayı becermiş bir Amerikalı... Klasik bir Japon olan arkadaşım bana "Bu kadar güzel birisi, neden bayanlara öncelik tanınmayan bir ülkenin vatandaşı ile birlikte ve bu nasıl olmuş olabilir?" diye söylenmişti. Ben garibim, o dönemlerde bu kültürü yeni yeni tanıdığım için anlamamış ve sormuştum. Bana "Çünkü bizde bayanlar, batıdaki kadar öncelikli değil. Erkeklerimiz bu konuları pek önemsemez." demişti. Kendim tecrübe etmeden bir yorumda bulunmamıştım o dönem. Tabi merakımı çektiği için ilk bu işe öncelik verdim.

Japon erkekleri batılılar kadar özen göstermiyorlar bu duruma. Kızlı-erkekli bir mekana gittiniz diyelim, erkekler kızları beklemeden pat diye otururlar masaya. Sen geç falan demezler... Yine bir ortama girecekseniz kapıdan ilk siz geçmek zorunda da değilsinizdir. Bir bakmışsınız adam arkasına bakmadan geçmiş gitmiş kapıdan. Türkiye'de bu tarz erkeklerle muhattaplığım olmuştu, o nedenle Japonlar'dan görmem, benim travma geçirmeme falan sebep olmadı, lakin bu kadar nazik bir toplum için bence eksik kalmış bir yön...

Bu nedenledir ki batılı bir erkeğin, Japon bir bayanın ilgisini çekmesi daha kolay. Özellikle Türk kızlarının nazına alışmış, bir Türk erkeğiyse sinek gibi yapışıp, iki kelimesi ile kızcağızı kendine hayran bırakması çok basit. Benim tanıdığım Türk çocuklardan ikisinin şu an Japon sevgilileri var. Anladığım kadarıyla da ilişki dönemine girmeleri pek zor olmamış. Türk kızları ve Japon erkekleri mevzusuna burada pek giremeyeceğim. Nazımızı çekecek bir Japon bulabilir miyiz Amerika'da? Belki...

Duygularını saklarlar... Bu özellikleri aslında "Düşünceli" olmaları ile örtüşüyor. Kız olsun, erkek olsun, duygularını söylemek yerine, hareketleri ile dile getiriyorlar. Ben de artık sözlere değil, davranışlarına odaklandığım için bu sorunu kendimce hallettim.

Hayır demeyi bilmezler. Bu benim işime geliyordu gerçi... Onlar için pek iyi bir durum sayılmaz ama bir şey istediğinizde pek olumsuz yanıt almazsınız. Ben de almadım.

Bana diyorlardı ki "Sen insanların senin hakkında ne düşündüğüyle pek ilgilenmiyorsun. " Ben de bunu söyleyen kişiye dedim ki "Öyle yapsam sürekli taviz veren ben olacağım. İnsanlar da bu duruma alıştıkları için sürekli bir şeyler bekleyecekler. Sonunda da üzülen ben olacağım." Benim cevabımı duyunca bana hak vermişti arkadaşım ve "Keşke ben de öyle olabilsem." demişti.



Randevulaşırken kırk soru sorarlar... Biz Türkler'de ne vardır mesela, bir arkadaşımızla ya da sevgilimizle buluşmak istiyoruzdur. Ararız ya da mesaj atarız. "Şu gün müsaitsen şuraya gidelim mi?" Eğer olumsuz yanıt alırsak da, karşıdaki insan da öküz değil ya "Şu gün müsaitim, o gün olabilir." falan der, bir anlaşma yolu bulunur. Japonlar da bir randevulaşma bile 25 mesaja kadar gidebilen bir telefon trafiğine sebep oluyor. Benden söylemesi...

Bir Japon arkadaşımla aramda geçen bir buluşma hikayesi...

J: Bu ara müsait misin? Bir şeyler yapalım.
P. Olabilir. Ne gibi?
J: Bilmem. Nereye gitmek istersin?
P: ?!?!?! Sen davet ettiğine göre aklında vardır bir şeyler, değil mi?
J: Senin varsa ona öncelik verelim.
P: Yok aslında...
J: Hmm... O zaman önce zamanı belirleyelim. Daha sonra ne yapacağımıza karar veririz.
P: Peki öyle olsun...
J: Peki, ne zaman müsaitsin?
P. Bu ara tatildeyim. O nedenle senin okul falan varsa bana uyar.
J: O zaman şu gün buluşalım? Nasıl uygun mu?
P: İyi, uygun... O zamana kadar nereye gideceğimize de karar ver.
J: Tamam ama senin istediğin bir yer varsa oraya da gidebiliriz.
P: !?!?!?! Oldu.

Aslında bu durumda şikayet edilecek bir şey yok. Hatta bunu feci şekillerde lehime kullandığımda görülmüştür. Japon arkadaşlarıma, şuraya gidelim, bunu yapalım, bunu yiyelim dediğimde itirazla hiç karşılaşmadım. Ancak bir süreden sonra bu durum biraz sıkıcı oluyor. "Lan kullanıyor gibi hissediyorum kendimi... Niye hep kararı veren ben oluyorum ki, biraz da ne yapacağımıza onlar kafa patlatsın." derken buluyordum kendimi. Sürekli sizin düşüncelerinize ve fikirlerinize öncelik tanımaları güzel bir şey... Kabul...

Konuşmazlar... Evet, konuşmazlar... Bir Japon'la aynı ortamda olun ve siz bir sohbet açmayın, bu onu rahatsız etmez. Siz soru sorduğunuzda da sorunun cevabını verir ama illa size bir soru yöneltmek zorunluluğunda hissetmez kendini... Özellikle dinlemeyi seven bir insansanız.bazen çok sıkılabilirsiniz.

Bu durum benim için pek problem olmuyordu gerçi. Yeter ki paşa gönlüm konuşmak istesin, mutlaka bir konu bulurum. Hem kendim konuşur, hem de sorularımla karşımdaki insanı konuştururum. Bir hocam bana "Sen asla sıkıcı biri olamazsın." demişti zamanında. Müzede bile gevezelik edecek bir konu bulup, eserler hakkında espriler yaparak, bütün Uzak Doğu ahalisini güldürdüğüm için söyledi galiba. Bu özelliğim nedeniyle Japon arkadaşlarımın da bazen garip bakışlarına maruz kalıyordum.

Alkolü severler ve çok içerler... İçki içmeyi sevmeyen Japon'la tanışmadım henüz. Maşallah, bar olsun, parti olsun bir mekana gidiyoruz, bira gidiyor, tekila gidiyor... O gidiyor, votka-mix geliyor. Kadehler, shotlar birbirini kovalıyor. Alkolle tanışma yaşları çok küçük olduğu içinde genelde dayanıklı oluyorlar. Benim ilk dönem en yakın arkadaşım olan Japon kız bir barmaiddi mesela... Yaşı daha 21 olmasına rağmen maşallahı vardı. Bir gün bir partide tanıştığım bir Japon çocuk da kafam bir an önce güzel olsun mantığıyla, bir elinde dev gibi bir bira şişesi, diğerinde su şişesi, bir ondan, bir diğerinden fırt çekiyordu. Hala hatırladıkça gülüyorum.

Bir akşam, sınıf arkadaşlarınızdan birisi ülkesine döneceği için bir barda veda partisi vermek ister. Siz de kırmamak adına bir ara uğrarsınız. Çocuk sizi mekanda bulunan birkaç kişiyle tanıştırır. Bunlardan birisi de Japon bir kızdır. Kızın görüntü yerindendir. Ayakta durabiliyordur en azından ve gözleri odağını kaybetmiyordur ama bu yaşadığım komik tecrübeye engel olamaz.

J: Oooaaaa! Demek Türksün! Hangi ilden peki?
P: Ankara...
J: Çok güzel... Peki, sen de mi ... okuluna gidiyorsun?
P. Evet, son kuru bitirdim. Bölüme başlayacağım.
J: Ne güzel! Ben daha üçüncü kurdayım... (Hayıflanma...)

5 dakika sonra...

J: Biz seninle tanışmamıştık değil mi? Sen nereliydin?
P: Türküm ben...
J: Ben Türkleri çok severim.
P: ... (Allah razı olsun iç sesi.)
J: Sen de mi ... okuluna gidiyorsun?
P: Evet...
J: Ben daha ingilizce 3. kurundayım...(Hayıflanma)
P. Hı... İyi...

Bir 5 dakika sonra...

J: Aaaaa! Arkadaşlar beni seninle tanıştırmadı. Nerelisin?
P: Türkiye... (Ya sabır iç sesi...)
J: Türkiye'nin başkenti İstanbul'du değil mi?
P: Hayır, Ankara onun doğrusu...
J: Aaa! Doğru ya sen de Ankara'lıydın.
P. ... (Hele şükür bir şeyler hatırlamaya başladı...)
J: Biliyor musun ben hala 3. kuru bitiremedim...
P: ...(Perî'nin yüzünde bir kas seğirmeye başlar ve yavaşça barın başka bir tarafına doğru uzar.)

Bu kızın, neden o gece durup durup beni bulduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ortamda bir sürü Japon da vardı üstelik. Arkadaşımın dediği gibi "Japon mıknatısı" mıyım, neyim anlamadım ki? Neyse kız benimle konuşmasını bitirdikten sonra(!) tuvalete gitti ve ben mekandan ayrılırken hala oradaydı. Hatta bir arkadaşını göz kulak olması için gönderdiğimde ,bana deli gibi kustuğunu söylemişti. Herhalde ondan sonra açılmıştır. Üstelik bu şahıs bu mekandan sonra, bir de gece klubüne gitmeyi düşünüyordu. Gitti mi gitmedi mi orasını bilemem.




Madem kızlarından mevzu açıldı, bari biraz da onların hoşuma gitmeyen birkaç özelliğinden bahsedeyim.

Japon kızları feci makyaj yaparlar... Partileri, barları kast etmiyorum. Oralara makyajsız gelen de vardır bir sorun bence... Neyse sabahın kör bir saati de olsa, bunların yüzlerinden makyaj eksik olmaz. Tamam, ben de yapıyorum ama benim sabahın köründe kalktığımdaki makyaj anlayışım göz altı kapatıcısı-rimel-allık üçgeninden oluşuyor. Bunlar da ise takma kirpikler, kuyruklu eyelinerlar, gölgeli göz makyajları tonla... Hayır, hangi ara kalkıp, makyöz edasında bu kadar şeyi yapmaya fırsat bulabiliyorlar, anlamıyorum ki...

Japon kızları batılı olduğunuz için sizi kıskanabilir... Ahan da bu, benim de beklemediğim bir şeydi. Ben genelde Uzak Doğulular'la takıldığım için onların ortamlarında tek Türk ya da Batılı ben sayılıyordum. Neyse işin özü, bir ortamda batılı sayılabilecek tek kişi sizseniz ve etraftaki erkeklerden haliyle ilgi gördüyseniz ve bu erkeklerin arasında Japon kızları tarafından kıskaca alınmış birileri varsa, enteresan bakışların hedefi olursunuz. İlla erkekler de olması gerekmez, konuşkanlığınız, sevecenliğiniz gibi vasıflar nedeniyle kız ya da erkek ortamda ilgi çektiyseniz dikkat edin derim. Bir dakika önce sizinle sohbet eden kız gitmiş, gözlerini sizden uzağa dikmiş tiplerle karşılaşabilirsiniz.

Benim dikkatimi çekenler şimdilik bu kadar canlar... Onlarla daha çok vakit geçirdikçe daha fazla şey öğrenirim diye düşünüyorum. Umarım bölümümde de Japon birkaç arkadaş bulurum.

Peki, siz Japonlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Japon tanıdıklarınız var mı? Dikkat ettiğiniz ilk özellikleri neler?

Bu hafta okulum açılacağı için bayağı yoğun olacağım.
Üstelik bölüme de başlıyorum.
Yazılar o nedenle sekteye uğrayabilir.
Benden söylemesi...
Resimler alıntıdır... 

4 Ocak 2013 Cuma

Bitti... Bitti... {14}



Buraya geldiğimden beri kozmetik dayanmıyor yeminle...Amerika bana yaradı mı nedir? Bitiremiyorum diye sızlandığım ne kadar ürün varsa, bir bakmışım kutusu boşalmış. Neyse gelelim biten ürünlere ve yorumlarıma...

Britney Spears In Control EDT: Bu parfümden bitirdiğim sanırım 2. şişem... Ben koku anlatma özürlüyümdür. Tek söyleyebileceğim bu kokunun benim tenimde hoş durduğu... Özellikle kışın bıraktığı etkiyi seviyorum...

Burberry Touch EDT: Bu kokuyu bilmeyen yoktur herhalde. Burberry denince akan sular duruyor zaten millette. Ben ilk kez kullandım. Arkadaşlarım çok beğendiklerini söylediler. Belki tekrar alırım, bilmiyorum.

Laneige Water Bank Essence: Laneige'in, ben şu essenceini çok beğenerek kullanıyorum zaten. Bu da güzel bir üründü ve San Francisco gezim boyunca bu ürünü kullanmıştım. Tavsiye edebilirim.

Laneige Water Bank Gel Cream: Bu ürünü de cildi güzel nemlendiriyor. Gerçi çok kuru ciltler için pek önerebileceğim bir ürün değil bu... Daha çok normal ya da karma ciltlere yönelik...

Victoria's Secret Kalem Ruj: Üzerindeki yazılar silindiği için tam adını hatırlamıyorum ama ben bu üründen çok memnun kaldım. Dudakları çok güzel nemlendiriyor. Kurutmuyor. Bendeki rengi çok nötrdü ama dudaklarımdaki halini çok beğenmiştim. Büyük ihtimalle tekrar alacağım.

MUFE Lift Concealer: Şurada ayrıntılı bahsetmiştim. Bir daha almam sanırım. Daha denenecek çok ürün var çünkü...

L'occitane Shea Butter El Kremi: Bu kreme bayıldım resmen, bayıldım. Kokusu güzel, hemen emiliyor, elleri pamuk gibi yapıyor, yağlı bir his bırakmıyor, daha ne olsun. Zaten dünyanın en iyi el kremi seçilmiş. Kesinlikle tavsiye ederim.




Body Shop Chocomania Duj Jeli: Bu seriye bayıldım. En kısa zamanda ayrıntılı yazısını yazacağım. Beklemede kalın...

Exotic Blend Avustralian Bronzer: Eski oda arkadaşım bırakmıştı kullanmam için. Öğrenci evlerinde hep yaşanan durum malumunuz... Kokusu çok güzel, 8 koruma faktörü var. Güzel de bir bronzluk veriyor. Belki ben de alabilirim.

Skin Food Deep Sea Water Tonik: Şurada detaylı açıklaması var zaten. Bir daha almam sanırım. Alırssam da tam set almayı düşünüyorum.

Secret Koltuk Altı Deodorantı: İkinci kutum... Güzel bir ürün ama Nivea roll-onların yanından geçemez. Daha iyisini de bulamadım gerçi...

Body Shop Chocomania Body Scrub: Bu da yine ayrıntılı anlatılacaklar listesinde... Bekleyin anacım...

Ürünler hakkında sorularınız varsa yorum bölümünden atabilirsiniz...

1 Ocak 2013 Salı

CLIO: Small Face BB Cream + Shimmering Base




Clio deyince araba markası gibi oldu ama bu markanın bilinmemesinn sebebi, Kore'de öyle diğer markalar gibi her yerde satılmaması... Drugstore değil anlayacağınız... Ancak bu markanın kötü olduğu anlamına gelmez. Tam tersi beğendiklerim arasına girmeyi başardı...

Ne zamandır bu üründen bahsedeceğim ama bir türlü sıra gelmedi. Amerika'ya ilk geldiğim dönemlerde sürekli bu bbyi kullanıyordum. Gerçi denediğim her bb cream gibi bu da cildimle aynı renk tonunu tutmasa da üstüne geçtiğim bronzer tarzı pudralarla durumu eşitliyordum anlayacağınız.

Hadi size -bilmişliğimi belli edeceğim ya milletin yaptığı gibi- marka dillerinden konuşayım biraz da. MAC fondötenlerde NW35'e denk gelen bir cildim var. Klasik Türk cildinin NC20 ya da NC25lerde olduğunu okumuştum bir yerde. Haliyle cildimin gayet koyu bir tonu olduğunu fark etmişsinizdir. MUFE kullananlar varsa da, o markada da N127'e denk geliyor. En azından son kullandığım fondöten öyle...

Mayısın sonunda Los Angeles'a ayak basmış bir şahıs olarak, güneşi ve benim de bronz bir teni sevmem dolayısıyla bir ay gibi bir süre zarfında kullanabildim bu ürünü. Sonunda zaten koyu olan cildim melezleri andıran bir hal aldı. O nedenle rafa kaldırmıştım. Neyse gelelim benim yorumlarıma...




Small Face BB Cream: Sanırım denediğim bb creamlerden en koyu tona sahip olanlardan birisi buydu. Ürün 50 ml ve klasik bb krem ambalajında geliyor, bu nedenle de çok hijyenik... Küçük bir parça bile bütün yüzünüze uygulamaya yetiyor. Kuru cilde sahip olanlar düşünmeden alabilir. Cildinizi kurutmuyor, tahriş etmiyor. Neyse kremin SPF50+ özelliği olduğu için kullandığım günlerde ayrıyeten başka bir güneş koruyucusu sürmeme gerek kalmadı. Aynı zamanda kırışık karşıtı özelliği de mevcut olduğundan ileriki yaşlarda olan bayanlar için de gayet uygun bir ürün... Dahası cilt beyazlatma özelliği de varmış ama ben düzenli kullanmadığım ve güneşlenmeyi sevdiğim için bu özelliği hakkında yorum yapamıyorum.   

Ben bu ürünü Mehron süngerimle uyguladım. Sonuç çok daha güzel oldu. Size de tavsiye ederim bu süngerlerden edinin, fırçalara göre çok daha kullanışlı... Kremin aşağıdaki gibi bir tonu var. Ben aslında kullanacağım fondötenlerde cildime renk vermesi açısından pembe alt tonu olanları alıyorum. Ancak bu ürün benim cildimi renksiz gösterdi, o nedenle başka ürünlerle karıştırıp kullanmayı tercih ediyorum şu sıralar...

İşin fiyat kısmı var tabi ki... Bu krem diğer markaların bblerine göre biraz daha tuzlu... Şu an için ebay fiyatı 27 dolar civarında... Tavsiye eder miyim? Eğer bb cream seviyorsanız bence bir şans vermelisiniz. Ben diğerlerine göre daha çok beğendim zira...




Shimmering Base: Ne yalan söyleyeyim benim bazlarla aram hiç iyi olmadı. Seveni var, onsuz yapamayanı var ama ben zaten makyaj yüzümde 12 saat dursun mantığında olan bir insan değilim. Zaten cildimde çok büyük sorun da yok. O nedenle bu tarz ürünleri de hep gereksiz gördüm. Almadım, almak istemedim. Bu baz da benim ilk fondöten ya da bb bazım oluyor. Bu yüzden genel bir yorum yapacağım.

Bir kere ürünün çok güzel bir kokusu var, bayıldım resmen. Benim gibi kuru cildi olup da yüzünüze fondöten ya da bb sürdüğünüzde çok mat duruyor diyorsanız, hah işte bu baz tam size göre... Zaten ürünün üzerinde "Water Shiny Skin Effect" yazıyor ve bunu tam anlamıyla yerine getiriyor. Yüzünüze sürdüğünüzde hafif, inci beyazı bir ışıltı ediyorsunuz. Üstelik nemlendiriyor da... Üzerine fondöteni geçip ten makyajınızı tamamlıyorsunuz. Gerçi benim manyaklıklarım çoktur. Canım sıkıldığı günlerde üç-beş ürünü karıştırıp cildime uyguladığım çok oldu. Ne yapabilirim ki, tenimle uygun tonda ürün bulamıyorum.

Ürün 60 ml, gayet bereketli bence... Ayrıca ambalajı nedeniyle çok da hijyenik... Fiyatını tam hatırlamıyorum, şu anda ebay'de de satışı olmadığı için bir şey söyleyemem. Ancak denemeniz tavsiye edilir...

Peki, siz bu ürünlerden kullandınız mı? Clio markasını daha önce duymuş muydunuz?   


30 Aralık 2012 Pazar

Uluslararası İlişkiler V {Hadi Amerika'ya İhraç Edelim!}

 

Uzak Doğu kozmetikleri ile ilgili yazılarımı Google aramalarından bulup bana mail yoluyla ulaşan birkaç ithalat-ihracat firması olmuştu. Onlara elimden geldiğince yardımcı olmuştum. Dilerim o firmalardan birkaçı bu yazıyı görür ve bu bahsettiklerimden birkaçını Amerika'ya ihraç etmeye başlarlar. Sizi temin ederim, kesinlikle pişman olmazsınız.

Hikaru Bacım aylar öncesinde şu yazısında özlediği ve özleyeceği şeyleri yazmıştı. Hatta bana da postalamıştı mim şeklinde ama o zamanlar gurbet ellerde yeni olduğum için neyi özleyip, neyi arayacağımı kestiremiyordum. Buraya geleli 7 ay doluyor. Haliyle özlemini çektiğim birçok şey var. Gerçi ben şanslıyım. Bulunduğum bölgede göçmen çok olduğu için birçok farklı şeyi tanıma imkanım oldu. Ayrıca İranlıların devrimden sonra yoğunlukla yerleştiği bir bölge olduğu için etrafta fazlasıyla İran ürünleri satan mağazalar ve bu mağazalarda birçok Türk markasının ürünlerini bulmak mümkün.

Neyse yavaştan mevzuya gireyim bari... Amerika'ya yerleşen farklı milletlerden insanlar kendi kültürlerini buraya da taşımış. Ancak Türkler'in bazı milletlerden daha fazla nüfusa sahip olduğu halde ne yazık ki hem kültürümüzün hem de ülkemizin burada neredeyse yok denecek kadar az insan tarafından bilindiğini fark ettim. Üstüne üstlük bir de başka ülkelerin -bunların başında Yunanistan ve Ermenistan geliyor- bizim değerlerimize bizden daha çok sahip çıktığını -hatta kaba bir tabirle (ç)aldığını- ve ülke tanıtımlarını bunlar üzerinden yaptığını fark ettim.

Konuya girmeden önce itiraf edeyim milliyetçi bir aileden geliyorum. Allah korusun bir savaş falan çıksa ilk olarak bizimkiler gönderirler oğullarını askere... Zaten benim dışımda ailede kız olmadığı için beni de katarlar aralarına... Bu nedenle bana da aşılandı milliyetçilik anlayışı küçüklüğümden beri. Aslında ülkemdeyken fazla da sallamıyordum ama burada yavrusunu koruyan kartal hesabı karşımdaki -ister arkadaşım olsun ister okuldaki hocam- yeri gelince yapıştırıveriyorum hak ettiği cevabı. Millet sanki sütten çıkmış ak kaşık misali gelip benim ülkeme b.k atmaya kalkarsa alır ağzının payını. Ben de bu konuda acıma yok. O nedenle Türk ürünleri de bayağı bir dert oldu içime...




1- Gül Ürünleri: Bizim ailede evin bir köşesinde mutlaka bir şişe gül suyu bulunur. Hatta annemin güzellik sırlarından  birisi de gül suyuydu. Bu alışkanlığını bana da geçirdi. O nedenle yılın belli zamanları cildimi özel bir tonikle değil de sadece gül suyu ile silerim. Bu rutinden de oldukça memnunum. Ancak gel gelelim buraya geldiğimden beri doğru düzgün gül aromalı ürün bulamadım.

Bizim ülkemizde gül ve ondan üretilen her şey -yiyeceğinden, kozmetiğine- ne kadar yaygınsa Amerika'da da bu ürünlerden bulmak o kadar imkansız... Targetta kozmetik reyonlarında onca markanın ürünlerine baktım ama gül aromalı sadece bir tonik bulabildim. O da minicik bir şişe ve fiyatı 10 dolardan fazla idi. Hadi gramajını ve fiyatını geçtim, benim en sevdiğim kokulardan biri gül kokusudur, o üründe koku falan hak getire... Bir tek Body Shop'ta bir iki kreme denk geldim o kadar...

Hatta bir örnek vereyim size... Bulgar bir oda arkadaşım var, amcası da burada yaşıyor ve senelerdir ülkesinden gül ürünleri ihraç ediyormuş. Benim gül suyunu çok sevdiğimi öğrenince bir şişe gül suyu hediye etmişti. Hatta beni evlerine yemeğe davet ettikleri bir gün de sorguya çekti gül ürünlerinin Türkiye'deki önemiyle ilgili... Gül suyunun Türkiye'de her markette satıldığını öğrenince çok da şaşırmıştı. Çünkü buraya ithal ettiği gül suyunu ülkesinde ancak belli yerlerde satıldığını söyledi. Dedim biz de bu kadar yaygın olan bir şeyi, biz neden ihraç edemiyoruz? Oda arkadaşımdan öğrendiğim kadarıyla Rosense'in büyük şişe gül suyu kadar bir "Bulgarian Rose Water"ı yaklaşık 40 dolara satıyorlarmış. Yuh yani! Elde ettikleri karı siz düşünün...

Tabi ben durur muyum? Rosense'e konuyla ilgili bir mail attım ve bana hemen geri döndüler. Amerika'da kozmetik sektöründe çok fazla marka olduğu için rekabet çok yüksek, o nedenle yakın zamanda bir ihracat işlemleri yokmuş. Ancak tavsiyem bir an önce bu pazara el atmaları... Çünkü iyi bir reklamla gül ürünlerini iyi bir şekilde tanıtabilir ve pazarda iyi bir pay elde edebilirler.



 
 
2- Falım Damla Sakızı: Çocukluğumdan beri en sevdiğim sakız çeşitidir bu. Yaşıtlarım genelde Big babol tarzı bol şekerli sakızları sevse de ben hep Falım sakızlardan alır, annemi sinir edecek kadar gürültülü bir şekilde çiğnerdim. Gel gelelim buraya geldiğimden beri en fazla özlemini çektiklerimin başında bu sakızlar geldi. Çünkü buradaki sakızlar bildiğiniz lastik kıvamında ve bana sorarsanız kötü kokuyor. Beğenmedim. Anneciğim sağ olsun bana bu sakızlardan birkaç paket ulaştırmayı başardı. Gümrükten nasıl geçtiği hakkında bir bilgim yok. Ancak şimdi masamda mutlaka birkaç tane bulunduruyorum.
 
Falım firmasına konu ile ilgili bir mail attım tıpkı Rosense'e yaptığım gibi... Tabi ki çoğu Türk firmasının umursamadığı gibi kaç gün geçmesine rağmen tenezzül edip geri dönüş bile yapmadılar. Eh kendileri kaybederler... Amerikalılar'ın yeni ürünler denemekten ne kadar hoşlandığını bilseler bence hemen buraya ihracat yapmaya başlarlardı.  
 
 
 
 
3- Türk Salebi: Buraya geldiğimden beri hiç görmediğim bir ürün de salep... Hani Yunanlılar ya da İranlılar falan kendi ürünüymüş gibi satıyorlar mı aceb diye düşündüm, hatta sordum soruşturdum ama kimsenin bu güzelim üründen haberi bile yok. Hatta Bulgar arkadaşıma bile yoklama çektim ama onlar da bu nadide içeceği bilmiyorlarmış. Kışın özellikle çok zor geçtiği şehirlerde bu ürünün çok tutacağından adım gibi eminim. "Turkish Salep Shop" şeklinde şubeleri olan yerler açılsa, çok iyi para yaparlar, yeminle bak... 
 
Türkiye'deyken kışın neredeyse her günü içtiğim salebi buraya geldiğimden beri aramamamın sebebi ise kışın bulunduğum şehrin çok soğuk olmaması... Ortalama sıcaklık yaklaşık 15-20 derece arasında değişiyor. O nedenle şanslıyım....
  
 
 
 
4- Maraş Dondurması:  Tanıştığım her Japon'un mutlaka bahsettiği ve "Sizin dondurmanız çok lezzetli!" diyerek övdükleri Maraş dondurmasını da burada bilen eden yok. Belki Türk Mahalleleri'nin olduğu Rochester bölgesinde Maraş dondurması yapan yerler vardır, o bölgeye hiç gitmediğim için bilmiyorum. Ancak şunu söyleyebilirm ki burada sattıkları krema gibi akışkan dondurmalardan sonra Maraş dondurması çığır açacak gibime geliyor.
 
Yemek mevzu bahis olunca Amerikalılar'dan daha fazla yeniliğe açık bir millet daha tanımam. Malumunuz adamların övünecek doğru düzgün kendi mutfakları bile yok. O nedenledir ki diğer ülkelerin yemeklerine de düşkün olabiliyorlar. Yeni bir tat olduğu için Maraş Dondurması'nı da çok seveceklerdir.
 
 
 
5- Çömlek Yoğurdu: Türkler'in her yemeğin yanında servis ettikleri ama milletin bizden daha fazla sahip çıktığı lezzetimiz yoğurdu, burada Yunan, Japonya da ise Bulgar yoğurdu olarak biliyorlar. Japonya'yı nasıl mı biliyorum, Japon bir tanıdığım söyledi ondan... Neyse, ben de burada hiç görmediğim bir şekilde, Türk yoğurdunun piyasaya girmesini istiyorum efendim. Dedim ya Amerikalılar farklı ve yeni tatları seviyorlar diye... Türkiye'deyken de en fazla sevdiğim yoğurt çömlek yoğurduydu, hatta manda sütüyle yapılmışsa daha lezzetlisini bulamazsınız. (Bak nasıl canım çekti şimdi?) Hal böyle olunca bir an evvel bu ürünün piyasaya çıkması lazım...  
 
Genel itibari ile listem yiyeceklerden oluşuyor ama siz de beni anlayın canım. Türkiye'nin, Japonya, Güney Kore gibi, teknolojik markaları var da ben mi yazmadım? Hem öyle olsa bile, o ülkeler teknolojik üretimlerinin yanında, ne kadar fazla yiyecek-içecek ihraç ediyorlar biliyor musunuz? Bizden çok, çok fazla olduğu kesin... Gittiğim restoranlarını saymıyorum bile...
 
Aslında çok şey var yazacak ama benim aklıma ilk olarak gelenler şimdilik bunlar... Peki, siz firmalara ne tavsiye edersiniz? Bakarsınız birileri görmüş burayı...
 
 

28 Aralık 2012 Cuma

Uluslararası İlişkiler IV {Avrupalı mı? Amerikalı mı?}




Hani bana soruyorsunuz ya "Peri, Amerika'da yaşıyorsun ama hiç Amerikalılar'la ilgili yaşadığın gariplikler yok mu?" diye. İşte bu yazı genel itibariyle Amerikalılar ile ilgili olacak. Ancak başlıktan da anlayacağınız üzere Avrupalılar da Peri'nin gazabına uğrayacak biraz. Umarım benim neden onlar hakkında pek yazmadığımı biraz olsun anlarsınız.

Genelde ben ülkeler ya da kültürler hakkında ciddi yazılar yazmayı sevmiyorum. Çünkü ciddi yazılar okumayı sevmiyorum. Okuduğum çoğu "ciddi" blog yazısını da daha yarıya gelmeden çat diye kapatıyorum. Çünkü o tarz yazılar her yerde var. Blogları tercih etmemin nedeni yazarların kendi espri anlayışlarını da araya sıkıştırmaları. İroniyi seviyorum. Yapacak bir şey yok. Ancak bu yazı diğerlerine göre daha ciddi bir yazı olsa da arada birkaç komik anımı da geçiştireceğim... Sıkılmamanızı ümit ederim.

"Eğitim cahilliği alır ama eşeklik baki kalır." derler. Ne kadar doğru bir söz olduğunu buraya geldiğimden beri daha iyi anlamış oldum. Bir söz vardır; Amerikalılar çok gerizekalı, aptal, hiçbir şeyden anlamayan insanlar diye... Eğer bana sorarsanız, söyleyeceğim "Hem katılıyorum hem de şiddetle karşı çıkıyorum." olurdu. Nedenini sırayla açıklayacağım. Sanırım bu ara fazla biriktim; o nedenle sizlere de bilgi olması amacıyla bu postu hazırladım. Sizi eğlendireceğim yazılarım da var elbette... Beklemede kalın...

Aslında ben genel olarak seviyorum Amerikalıları... Şimdi "Senin de bir dediğin, bir dediğini tutmuyor Peri. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu..." demeyin. Bana kalırsa burnu havada, herkesi kendinden üstün gören bir Avrupalı'dansa, aslında hiçbir ülke hakkında bilgisi olmayan bir Amerikalı daha iyidir. En azından hiçbir ülkeye karşı ön yargısı yoktur adamın. Tek bildiği "Ben dünyanın süper gücü olan Amerika'nın vatandaşıyım." öngörüsüdür ki, bir yandan doğrudur. Hal böyle olunca ona bir şeyler aşılayıp, Türkiye hakkında bilgi vermek daha kolay olacaktır.




Bu Amerika'ya 3. gelişim... İlk iki seferde eğitim seviyesi gerçekten çok düşük insanlarla muhattap olmuştum. O nedenle bana sordukları saçma sapan sorulara -tabi ki karşımdaki insana göre- çoğu zaman gülerek ve sabırla cevap veriyordum. Eğer sinir olduğum bir insansa zaten sadece görmezden geliyordum. Buna bakıp da "Aman işte cahiller..." demeyin. Biz de yok mu sanki eğitimsiz insanlar... İstanbul'da, Japonya'daki depremden sonra eline mikrofonu alıp yoldan gelip geçenlere "Japonya nerede?" sorusunu yönelten spikere kaç kişi doğru cevap vermişti? Hatırlatırım... Ben de ilk gelişlerimde, işte toplumun bu kesimiyle muhattap olmuştum. O nedenle fazla sallamıyordum açıkçası... (Bunu sadece örnek olarak verdim. Altında bit yeniği aramayın.)

Bu son gelişimde durumlar çok çok farklı... İlk nedeni eğitim seviyesi en aşağı üniversite olan her milletten olan insanların arasındayım. Dahası hocalarım en azından masterını yapmış, birkaç ülke, kültür görmüş, üstelik işleri sebebiyle sürekli öğrencilerden ülkeleri hakkında bilgi sahibi olup kendilerini geliştirmeye yönelik şansları olan insanlar... Ancak diyorum ya, insanın kendisi at gözlükleri takmış olmasın, siz isterseniz gözünün içine sokun, yine de kendi görmek istediğini görecek ya da anlamak istediğini anlayacaktır.
 
Şu Avrupalı mevzusuna da bir deyineyim neden sevmiyorum onları... Buraya geldiğimden beri ya da daha önceden hiç aynı ortamda bulunmadım mı onlarla? Elbette bulundum. Hatta davet edildiğim birkaç partide, partiye gelenlerin yarısını Avrupalılar oluşturuyordu. Uzak Doğulular'ın zaten Avrupalı -özellikle Fransız ve İtalyan- fantazileri var. Bunu deneyimlerimden çok iyi bir şekilde öğrendim. Gittiğim partilerde adamlara şöyle bir dikkat ettim de zaten havada olan burunları, Uzak Doğulular'ın ilgisiyle Kaf Dağı'na varmış. Sanırsınız dünya onlar için dönüyor. Uzak Doğulu arkadaşlarım bana "Sen de Avrupalısın ama neden onlarla hiç birlikte takılmıyorsun?" diye soruyorlardı. (Evet bizi Avrupalı olarak görüyorlar genel olarak.) Ben de onlara "Çünkü onlar kendilerinden başkasını aşağıda görürler. Fark etmediniz mi?" diye cevap verirdim. Ne demek istediğimi anlayıp anlamadıklarını bilemiyorum gerçi. Sonuçta hayran oldukları bir şeyden vazgeçmeleri zor olsa gerek...
 
 
 
 
Avrupa hayalim olmadı hiç... Tamam, gidip görmeyi isterim ama "Off! Avrupa şöyle, orası başka bir dünya, Türkiye mi? Yok kalsın. " diyerek ülkemi aşığılayan, üstelik bunu gittiği her yerde yapan -sadece Türklerle birlikteyken yapsa bir derece anlayacağım-  Osmanlı'daki Jön Türkler'den bir farkı olmayan özenti, Avrupalı olmaya çalışan ama asla kabul görmeyeceği bir topluluğun içine girmeye kendini adamış tipleri görünce tek hissettiğim duygu acıma oluyor onlara karşı. Ben bu tipleri Starbucks'tan kahve alıp, instagramda "White Chocolate Mocham olmadan güne başlayamıyorum." şeklinde paylaşarak, entel olmaya çalışan tiplere benzetiyorum. Sanırsınız ki bunların köy kahvesinin yanında da Starbucks bir şube açmıştı. Te Allah'ım...
 
Bakın benim yazdığım makalelerimden birisi "Türkiye'nin Avrupa Birliği ve Orta Doğu İle İlişkisi" idi. Bu makaleyi hazırlarken o kadar çok veri inceledim ki başım dönmüştü resmen. Ancak benim için tek bir gerçeği, çok iyi bir şekilde okuduğum her makalede görmemi sağladı. "Türkler asla Avrupalı olmayacak. Olamayacak..." savundukları görüşler işte bu şekildeydi. Bu gizli bir bilgi de değil gerçi internette biraz dolanırsanız, üst düzey insanların röportajlarına, makalelerine ulaşabilirsiniz. Açıkçası AB kapısında bizi 50 yıldır bekletmeleri o kadar da umurumda değil, ben de biliyorum ülkemin çok da mükemmel olmadığını. Benim asıl sinir olduğum Avrupalılar'ın genel olarak Türkleri aşağılaması... Kusura bakmasın kimse ama tuvalet terbiyesini Osmanlı'dan öğrenmiş, kadın haklarını bizden sonra edinmiş ülkelerin gelip de bana medeniyet taslamasına ihtiyacım yok benim. Ha, Avrupa Özentisi Türkler'in varsa onu bilemeyeceğim. Onlardan biri değilim çünkü.   
 
Bu durum sadece bizim için de geçerli değil. Avrupa'da birkaç ülke görmüş Uzak Doğulu arkadaşlarımın da ırkçı muameleye maruz kaldığını öğrendim. Bunlardan en bilineni ise çekik gözlülere "Sarı Maymun" benzetmesi yaparak, soru sordukları halde çekip gitmeleri olmuş. Diyorum ya ben birini ya da bir şeyi sevmiyorsam birden fazla nedeni vardır. Tek değil...
 
Gerçi ben bunları yazdım diye bazıları tarafından topa tutulacağım, beğenilmeyecek, gerici, ırkçı, eğitimsiz olarak nitelendirileceğim -malumunuz Avrupa'yı aşağılarsanız alacağınız tepki bu oluyor hep nedense- ve büyük ihtimalle unfollow edileceğim ama açıkçası GERÇEKLER ACIDIR bebeğim ve ben bu blogda size her zaman ne gördüysem, ne yaşadıysam ve en önemlisi ne düşündüysem onu yazdım. . Ben de yalan yok... Beğenmeyen zaten yolu biliyor, ben bunları kimseye zorla okutmuyorum.     
 
 
 
Neyse Avrupalı dostlarımızı(!) bir kenara bıraktıktan sonra gelelim Amerikalılara... Ne yalan söyleyeyim tanıştığım en aptal insanlar Amerikalılar'dan çıktı diyemeyeceğim. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim saçma sapan sorular soran, hadi soruları anladım -bilmiyordur normal olarak ve merak ediyordur- salak saçma yorumlar yapan üniversite mezunu, cahil Uzak Doğulular'ı gördükçe eğitim düzeyi düşük Amerikalılarla yaptığım konuşmalar bana çok seviyeli gelmişti.
 
Amerika'ya ilk gelişim... Çalıştığım yerin kendi yemek salonu var ve tüm çalışanlar burada yemeklerini yiyor. Bir gün öğle yemeğimi alırken bir aşçı tarafından soru yağmuruna tutuluyorum.
 
A: Nerelisin?
P: Türküm...
A: Rusça konuşabiliyorsun değil mi?
P. Hayır konuşamam.
A: Nasıl yani? Siz Türkler ülkenizde Rusça konuşmuyor musunuz?
P: !?!?!?!?!? Hayır, biz sadece Türkçe konuşuyoruz. Kendi dilimizi...
A:!?!?!?!?!?...
 
Adam herhalde bizi dağılan Sovyet Ülkeleri'nden biri zannetti. Ne diyelim öğrenmiş oldu bu vesileyle... 
 
 
Amerikalar genelde rahat insanlar... Zaten dünyanın bir ucunda olmaları nedeniyle genel itibari ile diğer ucunda olan bir ülkenin sorunları onları ilgilendiriyor gibi görünmüyor. Üstte paylaştığım resim geçen sene Amerika'da tartışmaya neden olan, Time'ın Avrupa ve Amerika kapaklarından oluşuyor. Tartışmanın nedeni ise, Avrupa kapaklarında önemli mevzuları işleyen Time'in, Amerika kapaklarında "ev işleri, okul seçme gibi..." basit konulara yer vermesi... Bu da Amerikalılar'ı o dönem fena kızdırmış. "Biz önemli mevzuları anlayamayacak kapasitede miyiz?" diyerek dergiyi protesto etmişlerdi... Bu da size bir örnek olsun.
 
Bir de Amerikalılar'ın coğrafya bilgisi sıfır... Biz Türkler'in çok kötü olduğumuzu söylerler ama yalan... Amerikalılar bize tur bindirir o konuda...
 
Yine ilk senemden bir anı... Yabancı olduğumu fark eden herkes aynı soruyu soruyor.
 
K: Hangi ülkeden geldin?
P: Türkiye'den...
K: Orası tam olarak nerede oluyor?
P: Yunanistan'ın doğusuda, Irak'ın kuzeyinde...
K: Aah! Uhmmm! Evet, Yunanistan'ı biliyorum sanırım.
P: Irak peki?
K: Yok hayır. O nerede bilemiyorum.
 
Irak örneğini bilerek vermemin nedeni, o dönemde savaşta olmaları sebebiyle, ülkenin nerede olduğunu bilmelerini düşünmemdi ama çok büyük bir yanılgıymış. Kime sorsam "Aaa, uuuu!!!" layıp bilmiyorum dedi. Bir gün burada hocalarımdan biriyle konuşurken ona dedim ki "Tamam, herkesin coğrafya bilgisi mükemmel olmak zorunda değil ama benim ülkem bir ülkeyle savaş halinde olsa, o ülke dünyanın öbür ucunda olsa da biliriz. İster üniversite mezunu olsun, ister eğitim seviyesi düşük birisi olsun... " Kendisi de kabul etmişti bu gerçeği...
 
Bu örnekte bahsi geçen aynı kişi bir gün bana "Kendini Avrupalı mı, yoksa daha çok Asyalı gibi mi hissediyorsun?" diye sormuştu. Ben de ona "İkisi de değil." demiştim. Benim açımdan doğrusu da buydu. Çünkü bir Avrupa'ya bakıyorum, ne benim çok önemsediğim aile bağı var, ne de değer yargıları... Bir de Asya'yla -özellikle Orta Doğu- karşılaştırıyorum, oradan da çok uzağız artık. Açıkçası Orta Doğu ülkelerine de benzetmek istemem güzel ülkemi... Neyse bu başka bir yazının konusu olsun.   
 
 
 
 
Amerikalılar genelde anlaşması kolay insanlar... Sohbet etmek isterseniz sizi geri çeviren pek olmaz. Hal böyle olunca bir partide, gittiğiniz bir barda tanıştığınız ya da en basitinden yolda adres sorduğunuz bir Amerikalı bile sizinle rahatça sohbet edebilir. Hatta biraz samimi olduğunuz bir Amerikalı sizinle rahatça ilişkileri ve aile hayatı hakkında bilgiler vererek sizi şaşırtabilir.
 
Bir gün ders arasında hocamla -yukarıda bahsi geçen kişiyle aynı değiller- hem makalem hakkında tartışıyoruz hem de sohbet ediyoruz. Aklıma nereden esti bilmiyorum aramızda şöyle bir sohbet geçti.
 
P: Evinizde beslediğiniz evcil hayvanınız var mı?
H: Hayır yok. Onun yerine oğlum var. Evcil hayvan olarak onu besliyoruz. Olur mu?
P: !?!?!?!
 
Bunun sonucunda gülme krizine girmiş ve bir beş dakika konuşamamıştım. Kendisiyle yaptığımız tek komik konuşmamız bundan da ibaret değildi.
 
P: Christmas'ta ne yapacaksınız? Tatile gidiyor musunuz bir yerlere?
H: Hayır! Çünkü kardeşim ve ailesi bize gelecek ve tüm aile olarak, hepimiz yerde uyuyacağız.  
 
Başka bir konuşmamız...
 
Beş-altı kişilik bir grupta sohbet ediyorsunuzdur. Muhabbet yaşlardan açılır ve hocanızın yaşıyla ailedekileri karşılaştırmaya başlarsınız. Size kaç doğumlu olduğunu söyler ve siz de kayışlar kopar.
 
 P: Yok, siz o yaşta olamazsınız. Benim büyük babam bile şu yıl doğumluydu.
H. Ne güzel işte! Ben bundan sonra senin büyük babanım.
P: !?!?!?!?!

 Bu konuşmadan sonra ben de kendisine ders dışındaki konuşmalarımızda şaka yollu hep bu şekilde hitap ettim. Gerçi sonra birlikte bir karar alıp bundan vazgeçtik. Başka bir sohbetimiz...

 P: Bir sorum vardı...
H: Yes Ma'am!
P: Ma'am?! Lütfen bana öyle seslenmeyin. (Evet, bu tabirden nefret ediyorum.)
H: Bundan hoşlanmıyor musun? O zaman sana Peri Hanım diyelim (Evet, burada Türkçe söyledi. Kendisinin Türkçe bilgisi de var az buçuk...)
P: Hayır! Hayır! Bu Ma'am'den daha beter...
H: Peki, o zaman neyi tercih edersin?
P: Bilmem. Belki Ms?
H: Peki, öyle olsun...
 
Amerikalılar'a kızıyorum, bazen sallamıyorum ama bugüne kadar tanıdığım en mükemmel insan da bir Amerikalı... Bunu iyiye mi yorarsınız, yoksa kötüye mi bilemem ama benim için de çok beklenmedik bir şeydi, kabul ediyorum. Önce kendisinden azıcık bahsedeyim. bu hocam bir profesör ve ömrünün belki de üçte birini Orta Doğu ülkelerinde geçirmiş. Türkiye'ye de gelmiş birkaç kez gezi amaçlı. Bütün bu artıların yanında tarih ve kültürlerle çok alakalı. Üstelik açık görüşlü ve anlayışlı bir insan olmanın da, kendisini çok ayrı bir yere koyduğunu söyleyebilirim. Kendisinden twitter hesabımda da sıkça bahsetmişimdir. Hatta bir ara manyaklık derecesine ulaşmıştım. O kadar yani ama bunun da bir çok sebebi vardı, diyorum ya ben bir şeyi yaparsam boş yere yapmam diye... 
 
Yukarıda bahsettiğim hocamla o kadar çok sohbetimiz geçti ki ciddi ya da şaka yollu... Ülke mevzuları, kültür farklılıkları hatta politik konular gibi ciddi meseleler dışında bana o kadar çok destek oldu ki... Bir dönem gerçekten benim için çok zorlu geçmişti. Derslerimden istediğim notları alamamış, üstüne üstlük özel birkaç mevzuda problemler yaşamıştım. Yüzümden, deyim yerindeyse bir bakışımdan anlıyordu kendisi yine bir şeylerin ters gittiğini... Yeri geldi dinledi beni, yeri geldi öğüt verdi, yeri geldi şakalar yapıp keyfimi yerine getirdi. O nedenle ben kendisini çok, çok özel bir yere koydum kendi gözümde... Bir daha onun gibi biriyle tanışır mıyım bilmiyorum. Açıkçası çok zor beğenen biri olduğum için, hala nasıl gözümde bu kadar çok yüksek bir yere koydum onu, bazen ben de şaşırıyorum.  
 
P: Bizim evde çok ünlüsünüz. Ev arkadaşlarımın hepsi sizi biliyor.
H: Gerçekten mi?
P: Evet, sürekli sizden bahsediyorum da ondan...
H: İyi bir şey mi, yoksa kötü mü? Tam olarak çözemedim.
P: Şöyle anlatayım. Birisi 'Sizin benim koruyucuma dönüştüğünüzü' düşünüyor. Diğeri ise 'Benim artık bir çeşit sizin sapığınız olduğumu' söylüyor.
H: !?!?!?!
 
Bunu söyledikten sonra kendisi öyle bir kahkaha atmıştı ki hala kulaklarımda... En azından ev arkadaşımından farklı olarak bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyor ...
 
Aslında böyle bir yazı tasarlamamıştım aklımda ama bilgisayarın başına geçince klavyemden neler aktaracağımı bazen kestiremiyorum. Bir bakmışım aslında beklediğimden çok farklı bir post çıkıvermiş karşıma... Ne diyeyim? Umarım keyif alarak okumuşsunuzdur. Belki de sinir olarak... Yorumlarda belirtirseniz ben de çözmüş olurum.
 
Keyifli hafta sonları... ♥
 
 Resimler alıntıdır...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...