23 Mart 2012 Cuma

Spartacus Vengeance: Sonunda Bekleyiş Bitti...


Uzun zamandır süren bekleyişimiz sonunda bitti. Aslında dizi başlayalı bayağı oluyor ama bir türlü yazmak gelmemişti içimden. Bitirip öyle yorumlamayı düşünüyordum ama şöyle genel bir şeyler söylemek istiyorum. Belki sezon sonunda yorumlama fırsatım olmaz. Diziyle ilgili diğer yazılarım için;

Yoksa Siz Hala Spartacus'u İzlemediniz Mi?
Spartacus: Aşk, Şiddet, Cinsellik
Spartacus: Gods Of The Arena
Spartacus Bahane, Gannicus Şahane

Spartacus'u, bu sezon malumunuz yeni biri canlandırıyor. İtiraf edeyim, benim gözüm birine alıştı mı, onu arar durur. Nitekim bu dizide de öyle oldu. Andy, çok özlüyoruz seni valla... Yeni karakter onu andırsa da özellikle ses tonu falan, benim hiç hoşuma gitmedi. Ancak dizinin sürükleyiciliğine, karakterlerin özelliklerine kendimi o kadar kaptırdım ki artık o kadar umursamadığımı fark ettim.

Spoiler içerir. İzlemeyenler okumasın.

Spartacus'un uzun bir ara vermesinin, seyirciyi soğutacağını düşünen yapımcılar, Gods Of The Arena'yı yayınlamışlar ve hayatımıza bir diğer unutulmaz gladyatör Gannicus'u sokmuşlardı. Daha onu gördüğüm ilk bölümde ya sezonun sonunda öleceğini ya da bir şekilde 2. sezonda diğerlerinin yanında göreceğimi düşünüyordum. Nitekim tahminim doğru çıktı. Dalgacı, patavatsız, kaygısız Gannicus'umuz ne kadar bu davaya inanmasa da Spartacus ve dostlarının yanında aldı soluğu. Bunun en büyük nedeni ise, akıl hocası ve en iyi dostu olan -lan dostu dedim ama adamın karısını ayarttı inek- Oenomaus'un Spartacus'e katılması...


Biraz da aşklara değinelim. Spartacus, uğruna her şeyi yaptığı karısına hala unutamamış olsa da Mira'nın varlığıyla biraz da olsa huzur bulmuşa benziyor. Kim ne derse desin. Ben bu çifti seviyorum. Hatta Crixus-Naevia çiftini bile solladı desem yeridir. Mira zaten Spartacus'e değil, Spartacus'un karısına olan sonsuz aşkına aşık. Nereden mi biliyorum? Birlikte oldukları ilk gece bunu söylemişti zaten.


Bu sezon bize sürpriz yaşatan ise, Agron oldu. Bu dev gibi cüsseye sahip adamın minicik bir Suriyeli'ye aşık olacağı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. İlk sezondaki Barca'yla öyleydi nitekim. İtiraf etmeliyim, Nasir ve Agron'un arasındaki kimya dizideki kimse de yok. Bakışmaları, birbirlerine yaptıkları imalar bile beni benden aldı. Umarım bu aşk diğerleri gibi hüsranla bitmez. Dizideki favori aşıklarım çünkü... Eşcinsel birlikteliklerden hoşlanmayanlar olabilir ama yapacak bir şey yok. Dizinin şiddet ve cinsellik üzerine kurulu olduğunu hepimiz biliyoruz zaten. O nedenle böyle şeyleri izlemeyi sevmiyorsanız, kapatın gidin diziyi. Bu kadar basit...

Son olarak Gannicus'un bu sezon dişine göre birini bulacağını ve Melitta karısını unutmasını umuyorum. Zira Spartacus, Oenomous, Gannicus hepsi aşktan yana mutsuz adamlar...

Spartacus'un bu sezonu hakkında neler düşünüyorsunuz bakalım...

19 Mart 2012 Pazartesi

Peri Kutusu: Japon Yapmış ve Japon Ne Yapmış?



Peri Kutusu'na uzun zamandır bir şeyler eklemiyordum. Bu ara Japonya ile ilgili kitaplara ilgim arttı. Yeni gözdelerim "Japon Yapmış", "Japon Ne Yapmış?" Bu kitaplara, bir blogu okurken rasladım. Yazarı Onur Ataoğlu... İnternetten okuduğum kadarıyla dili, üslubu çok akıcı ve kitap içerik olarak çok komikmiş. Ben okuduğumda neler düşüneceğim? 

Onur Ataoğlu'nun gezdiği yerleri anlattığı bir blogu da var. Şuradan girip bir bakın derim. Ancak kitapları nereden bulabileceğim bir muamma. Bu tarz kitaplar genelde benim uğradığım sıradan kitapçılarda satılmıyor. Tıpkı Erdal Güven'in kitapları gibi internetten bakmam gerekecek sanırım. 

Bu kitapları okuyanlar var mı? Tavsiye eder misiniz?   

17 Mart 2012 Cumartesi

Dövüş Kulübü: Sadece Film mi Sandınız?


Dünyanın en iyi filmlerinden birisi olarak gösterilen, kült yapım Fight Clup'ın aslında bir kitaptan uyarlandığını biliyor musunuz? 

Dövüş Kulübü benim en az üç kere izlediğim ama bir üç kere daha izlesem bıkmayacağım bir film. Adıyla bağdaştıramadım şekilde içerdiği mesajlarla benim için değeri ayrı olan bir yapımdır. Bir kitaptan uyarlandığını öğrendiğim anda, alıp okumalıyım demiştim. Nitekim üç günde eritip bitirdim kitabı. Kafamı bu kadar karışık olduğu bir dönemde rekor gibi bir şey bu...

Kitaptan önce yazarı olan Chuck Palahniuk'tan -bu nasıl isim ya- biraz bahsetmek istiyorum. Kendisi otuzlu yaşlarına kadar edebi metin yazmaktan bihaber bir şahısmış. Hatta bir süre tamirci olarak çalışmış. İlk romanı Görünmez Canavarlar ile birçok yayın evinden geri çevrilmiş. İşin ilginç yanı ise, Dövüş Kulübü'ndeki gibi bir olayın Palahniuk'un başına gelmesi. Her zaman söylerim. Bütün yazarların kitaplarında hayatlarından bir parça kesin vardır diye. Palaniuk'un bir kavga sırasında suratı dağılıyor ve ertesi hafta iş yerinde kimse ona yüzüyle ilgili tek bir soru dahi sormuyor. Hatta onu görmezden geliyorlar. Bunun üzerine Palaniuk, bir insan yeterince kötü görünürse dilediği gibi hareket edebileceğini fark ediyor ve ortaya Dövüş kulübü çıkıyor. 

Genelde kitaplardan uyarlanan filmlerden bahsederken önce kitabı anlatıp, daha sonra filme geçiş yaparım. Ancak bu kitap ve film için biraz tersten gideceğim. Çünkü filmi izleyeli uzun zaman olmasına rağmen, kitabı yeni okuyabildim. Neyse, hadi başlayalım. Filmde, kitaptaki karakterlere olabildiğince sadık kalınmış. Baş karakterler anlatıcı (The Narrator), Tyler, Marla, Bob hatta dayanışma gruplarından birindeki karakter Chloe bile var...

Kitap, filmde olduğu gibi anlatıcının gözünden bize aktarılıyor. Şimdiki zamanda bir anlatım mevcut ki son zamanlarda okuduğum tüm kitapların hepsi bu zamanda çevrildiği için okurken biraz sıkılmaya başladığımı fark ettim. Üstelik, eğer filmin oradan oraya sürüklenen anlatımını sevmediyseniz kitabı hiç beğenmeyebilirsiniz. Çünkü deyim yerindeyse daldan dala bir anlatım mevcut. Bir bölümde Tyler'dan bahsedilirken, daha bir cümle geçmeden Marla'ya, oradan patronuna geçiş yapılıyor. Kitap bu yönüyle beni resmen delirtti ancak sonra anlatıcının uyku problemi, gerçeği ve rüyayı karıştırma olasılığı, psikolojik olarak çökmesi gibi sebeplerden dolayı bu anlatım tarzının kitabın doğasına uygun olduğuna karar verdim. Zaten bu anlatımdaki amaç ortada. Okuyucunun kafasını karıştırmak, Tyler ve anlatıcının bağlantısını olabildiğince saklamak, okuyucunun fark etmesini geciktirmek... 

Kitaptan her şeyi bekleyin ama edebi anlamda bir şey beklemeyin. Ne anlatım, ne benzetme ne de tasvir bakımından kitap benden geçer not alamadı. Zaten edebiyat olsun diye yapılmış bir eser değil bu. Yazarın amacı başından beri belli. Kendi içindeki isyanı anlatıcıdan, Tyler'a, oradan da bize aktarmaya çalışmış. 

Olaylar bakımından biraz fark var elbette ki bir kitabın filme çevrilmesi için bu çok olağan bir durum... Ancak film kitapla çok yakın bir çizgide gidiyor. Birçok olay benzer, hatta aynı... Özellikle karakterlerin kullandığı bazı kelimelere ve birçok cümleye yönetmen ya da senarist bilerek dokunmamış. Çok yakıştığını düşündü sanırım. Bilmiyorum. 

Eğer Dövüş Kulübü'nü seviyorsanız ben size bir de kitabını okumanızı tavsiye ederim. Eğer okumasanız da bir şey kaybetmezsiniz. 

Spoiler 

Filmin sonunda Anlatıcı kendisini vuruyordu. Kitapta da buna benzer bir son var. Ancak yazar son bölümde bunu öyle bir şekilde anlatmış ki normalde anlatıcı ölmüyor ama kitapta ölmüş ve öbür tarafa göz etmiş gibi tasvir edilmiş. Eğer merak ederseniz son bölüme bir göz atın derim. Saten iki sayfa bir şey... 

14 Mart 2012 Çarşamba

Açlık Oyunları: Bugünü ve Geleceği Anlatan Bir Seri


Yaklaşık iki senedir okuma listemde olan bir seriydi Açlık Oyunları... Seri hakkında internette şöyle güzel, böyle iyi, aşk üçgeni var, bıdı bıdı şeklinde  birçok yorum okumuştum. Etrafımdaki insanlardan da sürekli duyuyordum ama bir türlü alıp okumak gelmemişti içimden. Bir seri bu kadar abartılıyorsa, altından Twilight gibi vampir kılığına büründürülmüş, salt aşk romanı olan ve sonu hayal kırıklığı ile biten bir seri çıkabilir diye geçiriyordum  

Açlık Oyunları üç kitaptan oluşan, distopik bir roman serisi... Serinin ilk kitabı seriye adını veren Açlık Oyunları, ikincisi Ateşi Yakalamak, son kitabı ise Alaycı Kuş... Dünya çapında gösterdiği satış başarısından sonra yapımcıların da dikkatini çeken seriyi çok yakında sinamalarda göreceğiz. İlk film 23 Martta Türkiye'de gösterime giriyor. Yazının ilerleyen kısımlarında film hakkındaki ilk görüşlerimi belirteceğim. Okumaya devam...

Açlık Oyunları'nda zamanı tam olarak belirsiz bir gelecekte, eskiden Kuzey Amerika olarak tanınan cografi bölgede bulunan Panem ülkesinden bahsediliyor. Bu ülke merkezde bulunan Capitol ve ona bağlı 12 mıntıkadan oluşuyor. Mıntıkalar açlık, sefalet ve hastalıklarla boğuşup, bir yandan hayatta kalma mücadelesi verirken Capitol'ü beslemek zorundalar. Mıntıkalar geçmişte Capitol'e ve onun diktatör rejimine karşı ayaklanmışlar ancak Capitol isyanı bastırmış ve hatta 13. Mıntıka'yı yok etmiş, hatta haritadan silmişler. Aynı sonun kendi mıntıkalarına olmasını istemeyen diğer insanlarda Capitol'e boyun eğmek zorunda kalmışlar. En doğru kelimeyle mıntıkalar birer sömürge... Capitol'ün tüm yükü mıntıkaların üzerine binmiş durumda... Bu nedenle Barış Muhafızı denen Capitol'ün adamları tarafından sıkı bir denetim altındalar. Capitol adına yapacakları en ufak bir hareket ima bile kafalarına bir kurşun sıkılması şeklinde son bulabliyor. Tam tersi Capitol, insanları her türlü zevk içinde yüzen, savaştan ve onun getirdiklerinden çok uzak tek bildikleri, estetik ameliyatları ile yüzlerini biraz daha gerdirme veya bir gram kilo almamak için bir kez daha kusma anlamına gelen bir sürüden ibaret... Dahası bu sürüyü eğlendirmek için -ki ilk kitabın konusu da böyle başlıyor- her sene Açlık Oyunları adı verilen, her mıntıkadan seçilen bir erkek ve kız çocuğunu yani haracı, her yeri insan eliyle yapılmış, yapay bir arenaya doldurup, birbirlerini öldürmelerini izleyen ve televizyondan canlı olarak tüm ülkeye yayınlanan ölümcül bir şov düzenliyorlar. Şovun bitmesinin tek bir şartı var. Sadece tek bir kazanan kalıncaya kadar diğer bütün haraçların ölmesi... Böylelikle Capitol hem ölenlerle birlikte mıntıkaların birbirine düşman olmalarını sağlarken, bir yandan da gücünü onlara göstermiş olarak bir taşla iki kuş vuruyor.

Kitaplar baş karakter olan Katniss Everdeen'ın bakış açısıyla bizlere sunuluyor. Katniss, babası madende bir kaza sonucu öldükten sonra, annesi ve kız kardeşine bakmak zorunda kalan ve geçimini avcılık yaparak sağlayan bir 12. mıntıka kızı... 16 yaşında olmasına rağmen, hem yaşamın ona getirdikleri zorluklarla hem de kendi özelliklerinden dolayı onu, zeki, güçlü, mücadeleci ve inatçı birisi olarak tanımlamak yanlış olmaz. Ayrıca güzel de bir kız... Bir de Gale var. Tam bir avcı ve asker... Onu Katniss'in erkek versiyonu olarak da tanımlayabiliriz. Avı gibi düşünüp öyle hareket eden iyi bir atıcı. Onun da babası aynı kazada ölmüş ve annesiyle, kardeşlerine bakmak zorunda. Katniss, av arkadaşı olan Gale ile, Capitol ve onun entrikalarından olabildiğince özgür yaşamaya çalışırken, o senenin Açlık Oyunları haracı olarak kuradan kardeşi Prim çıkınca Katniss onun yerine gönüllü oluyor ve seri de böylece başlıyor.

Katniss, 12 Mıntıka'dan erkek haraç Peeta ve daha önce aynı mıntıkadan oyunları kazanan tek galip olan Haymitch ile birlikte Capitol'e yol alırken tek düşündüğü şey, kardeşine verdiği söz: Hayatta kalmak... 

Gelelim oyunlarda 12. mıntıkanın diğer haracı olan Peeta'ya... Peeta, 12. mıntıkanın fırıncısnın oğlu... Güçlü kollara ve senelerdir pasta süslemenin getirdiği alışkanlıkla müthiş bir kamuflaj yeteneğine sahip... Oyunlarda Haymitch!in de yardımıyla Katniss'e tek taraflı aşık olduğunu itiraf ediyor ve onun şansını artırmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Onların eğiten Haymitch ise benim ilk kitaptaki favori karakterim... Sarhoş kimliği ve zaman zaman kötü esprileriyle kendi kimliğini saklamaya çalışsa da galiplerden biri olarak geçmişte yaşadığı acıları olduğunu kitabı okudukça fark ediyorsunuz.

İlk kitabın başlangıcındaki Gale ve Katniss'in aralarında geçen olaylardan ve hemen sonrasında oyunlar sebebiyle araya Peeta'nın girmesiyle bir aşk üçgeni karşımıza çıkıyor. Gale ve Peeta hem karakter hem de fiziksel olarak birbirlerine çok zıt karakterler... Bir yanda Katniss'in güvendiği nadir insanlardan birisi Gale, diğer yanda senelerdir konuşmadığı ancak artık aynı arenada mücadele edeceği bir Peeta...  Böyle olunca okuyucuyu heyecan sarıyor. Okuyucunun aklında; "Katniss hangisini seçecek?" sorusundan ziyade, "Hangisi hayatta kalmayı başaracak ve Katniss onu seçmeye mecbur olacak. " gibi bir soru dönüyor.

Okuyucunun Katniss karakterini bu kadar sevmesinin ve sonunda kahramandan, anti-kahramanın dönüşmemesinin nedeni; Katniss'in gösterişli ya da tam tersine acınacak birinden ziyade, olabildiğince kendi dünyasında normal bir kişi olmasından kaynaklanıyor. Başına birçok şey gelmesine rağmen, ayakta kalabiliyor ancak bunu yaparken bir yandan sevdiklerini düşünürken, diğer yandan kendisini de düşünüyor. Bencil bir karakter Katniss... Kendi çıkarlarını her zaman gösteriyor. O, "Ateşler İçindeki Kız" ama ateşin içine atılırken bunu körü körüne yapmıyor ya da gösteriş budalası olarak nitelendirdiğimiz birçok kahraman gibi kendini ölesiye insanlar uğruna feda etmiyor. Her normal insanın yapacağı türde seçenekler bunlar. Bu nedenle Katniss, bizden biri ve sevilmesinin en büyük nedeni de bu...

İkinci kitap Ateşi Yakalamak, daha çok ilk kitabın devamı niteliği taşıyordu. Özellikle aşk üçgeninin devamı için Peeta'nın bir şekilde hayatta kalmasının hayati önem taşıdığını yoksa kitabın aşk ölçüsü bakımından büyük darbe alacağını düşünüyordum. Nitekim ilk kitabın sonunda bir şekilde hem Katniss, hem de Peeta bir şekilde arena cehenneminden kurtulmayı başardılar. İkinci kitap olaylar bakımından ilk ve üçüncüye göre biraz ağır aksak ve tanıdık işlense de sonuncu kitaba bir zemin hazırlamak için iyi kurgulanmış. Bölümler uzatılmamış ve çok fazla ayrıntıya girilmemiş.

İkinci kitapta Katniss ve Peeta'nın 12 Mıntıka'ya dönmesi ve Katniss'in oyunlardan sonra geride bıraktıkları insanlarla yüzleşmesiyle başlıyor. Burada en fazla acı veren eski arkadaşı ve hayal kırıklığı Gale... Gale onu Peeta meselesi yüzünden affedecek gibi görünmüyor ve kendi açısından haklı sebepleri de var. Kızdığı tek kişi Katniss değil, aslında onları bu duruma sokan Capitol olsa da Katniss ve Peeta onun gözünde bunun somut bir kanıtı gibi... Kitabın ilk bölümleri daha çok Katniss'in Gale'in gönlünü alma çabaları ve Capitol'un an be an izlediği Peeta ile olan ilişkilerini koruma çabasını anlatıyor.   Ancak Katniss'in sorunları bununla sınırlı kalmıyor. Arenada yaptığı şovlar başına büyük bela olmuş durumda... Sürekli onu gözetleyen Capitol başkanının bir gün ziyaretiyle Katniss başının çok daha büyük bir belada olduğunu fark ediyor.

Katniss'in kendi çapında yürüttüğü isyan çabası mıntıkalarda sembol haline gelmiş. Sömürülen mıntıkalar, yavaş yavaş ayaklanmaya başlıyorlar. Dahası 13. mıntıka hakkında asılsız iddialar ortaya atılıyor. Bu sırada Açlık Oyunları'nın 75. yıl dönümü olması dolayısıyla çeyrek yıl dönümünü kutlamak için, bu yıl düzenlenecek oyunların farklı ve daha muhteşem olması gerekiyor. Katniss ve Peeta, Capitol tarafından çevrilen dolaplar nedeniyle bir kez daha kendilerini bu ölüm çemberinin içinde buluyorlar. Capitol'un amacı belli, isyanı başlatan kişileri ortadan kaldırmak ve bunu yaparken yine gücünü göstermek... Katniss bu sefer sadece arenadaki düşmanlarıyla değil, dışarıda olan bitenlerle de uğraşmak zorunda... En önemlisi de değer verdiği kişiler; ailesi, Gale ve Peeta'ya azar gelecek olması...

İlk kitapta yazar Katniss'in Peeta'ya yaklaştırmak için elinden gelenin fazlasını yapmış, hatta bana göre biraz da zorlama olmuştu. Arenadaki tüm kameralar, onları izleyen binlerce insan, iki insanın şov amaçlı kullanılması ve sonunda bu oyunun gerçeğe dönüşme olasılığı... Bir yanda ise Katniss'in hep aklının köşesinde olan en yakın arkadaşı Gale... Aslında ilk kitapta aşk üçgeni yok. Çünkü birinden diğerine koşan bir Katniss yok. Daha çok ikinci kitapta bir vicdan sızlaması var.  O hep bir şeyleri yapmaya mecbur... Dahası artık büyükler için piyon olmaktan sıkılmış durumda... Başkan Snow'un oyunları nedeniyle ondan nefret ediyor ve tek istediği onu kendi elleriyle öldürmek... 16 yaşındaki bir genci düşünün. Tek istediği ailesi ve sevdikleriyle mutlu olmaktır. Ancak onun dünyasında mutlu olmak gibi bir tabir yok. Küçük insanlara ve onların küçük dünyalarına el koyan, kendi çıkarları ve amaçları için onları hiçe sayan ve hayatlarını mahveden insanlar var. Mıntıkalar ya da Capitol, bu hiç fark etmiyor. Katniss ve onun yaşadığı dünya çok karanlık... Okurken en fazla ortaya çıkarılan, işlenen ve hatta okuyucunun gözünün i.ine sokulan nokta bu...

Üçüncü kitap Alaycı Kuş'un adı; baş karakterimiz Katniss'in üzerine yapışıp kalan alaycı kuş sembolünden geliyor. Katniss, bir şekilde ikinci kez arenadan kurtulmuş ve 13 mıntıka denen ancak herkesin bir zamanlar yok olduğuna inandığı yer altı şehrinde buluyor kendini. Peeta, ne yazık ki Capitol'un elinde tutsak... Daha da kötüsü artık 12. mıntıka diye bir yer kalmamış. Capitol bir zamanlar 13. mıntıkaya yapamadığını 12. mıntıkaya yapmış ve her yeri yakıp yok etmiş. Aralarında Gale ve çok az sayıda 12. mıntıka sakininin bulunduğu bir grup insanda 13. mıntıkaya sığınmış. Dahası diğer mıntıkalarda 13. desteği ve Katniss'in verdiği cesaretle resmen ayaklanmaya başlamışlar. Katniss bir yandan Peeta'nın esir düşmesi ve mıntıkalarda ölen insanlar, diğer yanda esaretten kurtulmak ve insanları kurtarmak istemenin verdiği cesaretle nasıl hareket edeceğini ve ne yapacağını kestirmeye çalışıyor.

Kitabın başı, itiraf etmeliyim ki biraz sıkıcı gelebilir. İlk birkaç bölüm Katniss'in kendi iç hesaplaşması, Peeta ve 12. mıntıka nedeniyle duyduğu vicdan azabı ve suçluluk duygusu anlatılıyor. Birinci ve ikinci kitabın hızlı gidişatına alışanlar biraz yadırgayabilir. Ancak hem son kitap olması hem de olayların bu kitapta açıklanacak olması nedeniyle birkaç bölümden sonra heyecan ve gerilim artıyor. Hatta bir bölümden sonra zirve yapıyor. Bir sonraki sayfayı çevirmek, bölüm sonlarını getirmek için sabırsızlanıyorsunuz. Ben, bir kitap okurken genelde bölümleri bitirir, ertesi gün kaldığım yerden devam ederim. Ancak bu kitap serisi huyumu değiştirdi. Çünkü bölüm sonları, bizim diziler gibi çok can alıcı noktalarda bitiyor. Ancak Collins bunu öyle bir şekilde yapmış ki, "Kim? Ne? Nerede? Nasıl?" gibi bir soru aklınıza takılıyor ve bir sonraki bölümü açmış ve kendinizi okuyor halde buluyorsunuz. Bu bitiş yerleri de mesela "Onu başından vurdum.", "Burada ateşler içindeki kız için yer yok.", "Mızrağı küçük bedenini delip geçti." tarzında vurgulayıcı ama diğer bölüm hakkında hiçbir ipucu içermeyen cümleler... Bir zamanlar yazdığım fanficlerde aynı tarzı kullanan biri olarak Collins'in bu anlatımı çok sevdim ama bir okuyucu olarak da zaman zaman delirmedim değil.

Üçüncü kitap ayrıca bize bir şeyi de çok iyi öğretiyor. Düşman sizin düşündüğünüz şekilde değildir ya da aynı kişi ya da kişiler de olmayabilir. Bazen en yakınınız, bazen sizi koruyup kollayan olabilir. Üçüncü kitabın en sevdiğim yanı, günümüzde olan birçok olayın-sosyal, politik, coğrafi v.s.- işlenmiş olması... İktidar için her şeyi yapanların, bunun altında ezilen halkın, direnişçileri bastırmak için her türlü yolun denenmesinin ve bunların sonuçlarının tüm insanlığı nasıl etkilediğinin eninde sonunda zararlı çıkanın tüm insanlık olduğunu yazar distopik edebiyatı altında çok güzel işlemiş.

Küçük bir spoiler verecek olursam Collins, cicili bicili, sonunda herkesin mutlu mesut yaşadığı bir dünya bırakmıyor kitabın sonunda. Ölenler, parçalanan aileler, intikam hırsıyla yananlar ve acılar... Bütün bunların yanında serinin başladığı yerde düğümlenmesi ve çözümlenmesi de ele alınacak ayrı bir konu. Seriyi bitirenler burada ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklardır. Çünkü bana göre bu olması gereken bir şeydi. Sürekli aynı vurguyu yapıyorum. Bu seri baş karakterlerini, çocuk yaştaki gençlerin oluşturduğu bir kitap olsa da gençlerin pembe gözlükleriyle oluşturulan bir dünya değil kitapta anlatılan. Özellikle son kitapta ağlayacağınız bölümler olabilir. Okumayanlar uyarmadı demeyin.

Kitapta, aşk üçgeni varmış gibi görünse de Collins, aslında başından beri Katniss'i kiminle görmek istediğini bizim yani okuyucunun gözünün içine sokuyor resmen. Tüm cümleler, kurguladığı tüm öykü bunun üzerine sanki... Araya ayrılıklar girse de Katniss'in gönlünde yatanın aslında içten içe kim olduğunu anlayabiliyorsunuz. O nedenle ben size aşk üçgenini çok fazla düşünmemenizi ve kitabın anlattığı diğer konulara odaklanmanızı isterim. Çünkü bu kitap her şeye çok fazla dalıyor ancak sadece aşk üçgenini üstün körü geçiyor. Birçok sitede gördüğüm kadarıyla insanlar genelde Peeta'yı seviyor ve ona bağlanıyorlar. İtiraf ediyorum ben tam tersine Gale'ciyim. Güçlü yanı, askeri adımlar atması, bazen de acımasız kararlarıyla o dünyaya en fazla yakışan karakter Gale... Çünkü Gale, Katniss'in erkek versiyonu gibi... Üstelik Peeta, o dünya için çok fazla yumuşak, uysal ve fedakar bir karakter. Sonunda ölmesi gereken bir karakter üstelik... Ben, kendi açımdan sanırım daha acımasız karakterlerden hoşlanıyorum. Siz benim gibi olmayın.

Collins, gerçekten kitabın kurgusunu çok iyi yapmış, çünkü özellikle ikinci kitaptaki bazı karakterler ve sözleri üçüncü kitapla çok uyumlu. Soruların cevapları aslında çok önceden verilmiş ve siz bir yandan şüpheye düşerken, diğer yandan ben böyle olacağını tahmin etmiştim derken buluyorsunuz kendinizi. Anlatım olarak bir sorun yok ancak eleştirmek istediğim bir nokta var ki o da kitabın çevirisi; BERBAT! İlk kitapta şimdiki zamanda anlatım varken, ikinci kitapta hangi türde anlatım kullanıldığını anlayamıyorsunuz. Seri içinde çevirisi en iyi olan kitap sanırım üçüncüsü... Yayınevi ve editörlerin aklı başına çok sonradan gelmiş anlaşılan ama biraz geç olmuş sanki. Ben kendi açımdan şimdiki zamanda anlatımı pek sevmiyorum. Uzun soluklu kitaplar için çok uygun değil. Eğer çeviri de iyi değilse, yapılan hatalarla işin içinden çıkamıyorsunuz. Bu kitapta da aynen dediğim bu durum yaşanmış. Yazık olmuş...

Son olarak başlarken serinin beyaz perdeye aktarılacağını söylemiştim. Fragmanlardan ve oyuncu seçimlerinden biraz bahsetmek istiyorum. Katniss rolüne seçilen Jennifer Lawrence bana göre Katniss'i oynayabilecek son kişi bile değil. Sadece gözlerinden ve saçlarından bahsetmiyorum. Katniss, fiziksel güçlü olsa da kitapta oldukça zayıf ve ufak tefek bir kız olarak tarif ediliyordu. Dahası bir gün yemek bulsalar bile çoğu günlerini yarı aç geçirmek zorunda kalıyorlardı. Fragmanlara ve ön gösterim fotoğraflarına bakarak söyleyebilirim ki, 12. mıntıka elemanları, besili 2. mıntıkanın kariyer haraçları gibi görünüyor. Jennifer iri kıyım yapısı ile bu tanıma hiç uymuyor. En azından film öncesi biraz kilo vermesini önermeliymiş yönetmen, hiç fena olmazmış. Dahası aynı şey Gale ve Peeta içinde geçerli kitapta yakışıklı bir çocuk olarak tarif edilen Peeta özellikle hayal kırıklığı yaratmış durumda. Gale, ise yine Katniss'le aynı sebeplerden oyunculuk seçimi bakımından sınıfta kalıyor. Tabi, bunu yetenekleri açısından söylemiyorum. Belki, bu bahsettiğim tüm oyuncular, filmde sergiledikleri performansları sebebiyle gönlümüzde taht kuracaklar.  Ancak karakterlerin izleyicinin hayalinde oturtulması açısından büyük gölge düşürdükleri kesin...

Film serinin Türkiye'de ve dünya çapında tanınırlığını artıracak olsa da eminim, seriyi benim gibi çok önceden keşfedenler, film sonrası bu serininde çılgınlığa erişmesi olasılığı nedeniyle bayağı bir sıkıntı çekecekler gibi görünüyor. Çünkü seriyi sadece filmlerden ibaret sanan ve yalnızca aşk üçgenini gören zihniyetle, kitabı okuyup, gerçekten irdeleyenler ve asıl değindiği noktaları özümseyenler arasında bir tartışma ortamı çıkmaması elde değil. Haksız mıyım yoksa?

Kısacası, Açlık Oyunları kurgusu, anlatımı ve karakterleriyle okunası seriler arasında yer alıyor. Hatta bazı serileri geride bırakıyor. Tavsiye eder miyim? Kesinlikle ederim.

11 Mart 2012 Pazar

Priest: Uzak Doğu Kökenli Vampir Filmi


Uzun zaman oldu bu filmi izleyeli ancak elim bir türlü klavyeye gitmedi... Maggie Q.'yu çok sevdiğim için bu yapımı da izlemek istedim. Üstelik geçen yıllarda ve bu yılı da göz önüne alırsak vampirleri konu alan bir film olduğu için izlenmeli diye düşündüm. Filmi, fantastik ve korku tarzının yanı sıra distopik kategorisine de koyabiliriz. Zamanı belirsiz bir gelecek ve o gelecekte yaşanan savaşlar, karanlık günler, bana nedense vampir öğesi olmasa filmi direk bu gruba koyabileceğimi hissettiriyor.

Flmin senaryosu TokyoPop'a ait bir çizgi roman... Haliyle daha karanlık... Bu filmde Twilight tarzı cicili bicili, aşk meleği vampirler yok. Onlar insanların düşmanı... Ve gerçekten çok çirkin yaratıklar... Yıllarca süren vampirler ve insanlar arasındaki savaşın sonunda, vampirler şehirlerin dışında hapishane tarzı yerlere kapatılmışlar. Bunu sağlayan ise kilisenin eğittiği, özel savaşçılar... Bu kutsal savaşçılar, üstün yetenekleri nedeniyle seçilmiş ve yıllarca kilise tarafından eğitilmişler. Ancak savaş sona erip, vampirler şehirlerden ve insan hayatından uzaklaşınca bu savaşçılarda gözden düşmüşler.

Ta ki, vampirler inlerinden çıkıp ortalığı yeniden kana bulamaya başlayana kadar... Ancak bu sefer kilise eskisi gibi bu savaşçıları vampirlere göndermek yerine tepkisiz kalmalarını istiyor. Bu olaylar sırasında, yeğeni vampirler tarafından kaçırılan bir papaz kiliseye karşı gelerek olayı kendisi çözmek için yola koyuluyor.

Priest'ın karanlık tarafı ve vampirlere melek sıfatından daha çok, canavar tanımlaması yapılması benim sevdiğim yanlarından... Aşk vampirleri görmek insanları artık fazlasıyla baydı. Elbette vampir kitaplarını fazlasıyla takip eden beni de... Onun dışında çizgi film efektlerini kullanması nedeniyle ben filmin görselliğine katkıda bulunmak yerine gölge düşürdüğüne inanıyorum. Filmi, gerçekçiliğinden çok uzaklaştırmış.

Filmin benim için en sevdiğim yanlarından birisi, Maggie Q.'nun olmasıydı. Özellikle bu tarz hareketli, dövüş sanatlarının işlendiği filmlerde kendisini görmeyi çok seviyorum ve beğenerek izliyorum. Çoğu Amerikalı oyuncu gibi gözüme batmıyor.

Priest'ın eksik ya da benim açımdan geçer not alamamasının bir nedeni de bu kilise ve dini işaretlerin filmin içinde gözümüzün içine sokularak gösterilmesi... Vampir ve vampirlerle ilgili her şeyin haçlarla, din adamlarıyla ve kiliseyle bağdaştırılması benim açımdan her zaman saçma bulunmuştur. Kaç sene evvel çekilen Dracula'yı bir kenara bırakırsak, yeni yapımlarda da bu klişenin devam etmesi, Amerikalı film yapımcılarının basit bir propagandası gibi geliyor bana ve bizi aptal gibi görmeye başladıklarını düşünüyorum. Zaten benim okuduğum ve hala devam ettiğim seriler artık bu din ve Hristiyanlık olgusunu bir kenara bırakmış yapımlar ve kitaplar... Misal True Blood gibi... Ne yani vampir filmi yapan bir budist Japon yönetmen de film karakterinin eline bir Buda heykeli tuttursun. Nedir bu yani!

Priest devam niteliği taşıyan bir yapıma benziyor. Çünkü filmin sonundan benim anladığım tek şey bu...  Vaktiniz varsa ve vampirleri farklı açıdan ele alan yapımlardan hoşlanıyorsanız izlenebilecek bir film ama izlemezseniz de bir şey kaybetmezsiniz.

Bu tarz vampir filmleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Twilight'tan daha inandırıcı mı yoksa değil mi? 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...