18 Eylül 2013 Çarşamba

Uluslararası İlişkiler VIII - Ev Arkadaşlığı Sorunsalı



Amerika'ya geldiğimden beri sanırım en çok şikayetçi olduğum ya da uyum sağlamakta zorlandığım tek ve yegane konu ev ortamıydı. Yurt dışına eğitim almaya gelmişseniz ve kaldığınız bölge emlak fiyatları yüksek bir çevreyse haliyle ev arkadaşlığı kavramına kendinizi alıştırmanız gerekiyor. Ben son 15 ayımı 2 odalı bir öğrenci evinde, benden başka 3 kızla birlikte geçirdim. Haliyle ev ortamında yaşadığım bir sürü gariplikler, sıradışılıklar ve güzellikler oldu...

Türkiye'deyken hep merak ederdim "Acaba bir gün benim de yurt ya da ev arkadaşlarım olacak mı? Olacaksa nasıl olacak? " şeklinde... İnternetten öğrenci evleriyle ilgili geyikleri okur, garip öğrenci evi resimlerine bakar, benden büyüklerimin hikayelerini dinlerdim. Üniversitede ailemin iş durumu nedeniyle bunu gerçekleştiremedim. Ancak Los Angeles bu merakımı da fazlasıyla giderdi.



Gelelim benim meseleme... Ev ortamı benim için kutsaldır. Hiç tanımadığım insanların evimin içinde dolanmaları beni rahatsız eder. Üstelik uyku problemi yaşayan bir şahsım ben. Hemen uykuya dalamam, odada ses, ışık olursa bana batar. Çıt sesinden uyanırım. Üstelik temizliğe düşkün de biriyim. Üniversitede okurken 4 sene sadece kedileriyle yaşamış bir insandan bahsediyorum burada. Ne yalan yazayım Amerika'ya ilk geldiğim dönemlerde bu ev arkadaşlığı mevzusu canımı fena halde sıkıyordu. Tanımadığınız insanlar, başka milletlerden, başka kültürlerden gelmiş 4 kız aynı evin içinde... Bir de üstüne üstlük zaman zaman davet edilen arkadaş çevresini eklerseniz evin içinde atom bombası var sanırsınız. Öyle bir enerji mevcut...

Şimdi diyeceksiniz ki Peri sende madem bu kadar özeline düşkünsün ayrı eve çık... Bu kadar kolay olsaydı keşke derim ben de size...Benim yaşadığım bölgeden daha uygun fiyatlı mahalleler elbette mevcut ama okula çok uzak -otobüsle 1,5 saat- ve ne yazık ki tehlikeli kesimler... Hırsızlık, yan kesicilik gibi olayların sık sık olduğunu duyduğum yerler. Gideceğim yolu ve otobüse ödeyeceğim ücreti düşündüğümde, pek bir kazancım olmadığını düşündüğüm için en azından güvenli ve okula yürüyerek gidip geleceğim bir yerde yaşamak bana göre daha mantıklı...



Bugüne kadar birçok milletten ev arkadaşım oldu: Bulgar, Rus, Brezilyalı, Kanadalı, Alman, İsveçli, İspanyol, Venezuelalı, Kuzey Koreli, Güney Koreli ve elbette ki bunlar haricinde 4-5 tane de Türk'le ev arkadaşlığı yaptım... Hani klasik bir laftır ya bu, aman ev arkadaşın Türk olsun da daha rahat anlaşırsınız, aynı kültür aynı millet diye... Dışarıdan öyle görünse de kazın ayağı ne yazık ki pek öyle değil. Ne yalan yazayım bugüne kadar ki ev arkadaşlarımdan en iyisi bir Türk'tü ama ne yazık ki beni illallah ettiren de başka bir Türk'tü. O nedenle her zaman dediğim gibi her milletten iyi ve kötü bireyler çıkabiliyor. Ev arkadaşlarım da bunu bir kez daha ispatladılar bana...

Bakmayın böyle şikayet eder gibi yazdığıma aslında o kadar güzel yanları var ki bu ev arkadaşlıklarının... Şimdi geriye dönüp geçen bir yıldan daha fazla zamana baktığımda tüm olumsuzluklarına rağmen iyi ki ev arkadaşlarım özellikle yabancı olanların var olmasına, bu deneyimleri yaşadığıma seviniyorum. Aslında o kadar çok yazmak istediğim şey var ki bu konu hakkında en azından en fazla aklımda kalanlarla idare edeceğim bu yazıyı...




Sanırım en kötü deneyimim Brezilyalı 2 çılgın kızla olan geçmişimdi ki, o da sadece bir gün sürdü. Amerika'ya yeni gelmişim, eve yeni yerleşmişim. Ertesi gün gözümü tümüyle yumurtayla kaplı bir sabaha açtım. Meğerse bizim ev sahibiyle sorun yaşayan, bu iki marihuana çeken çılgın kız, evden ayrılmadan önce iyi fikir olur diyerek balkonu, kendi odalarını, duvarları yumurtaya bulamış. Bu da yetmemiş mutfaktaki kap kacağı da alarak kayıplara karışmışlar. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken o dönemdeki benden yaşça oldukça büyük olan Kanadalı oda arkadaşım siyahi kadın başlamaz mı "They are Brazilian. They did black magic!" (Bunlar Brezilyalı. Kara büyü yapmışlar.) diye... Bir yandan kadını sakinleştirmeye çalışıyorum, bir yandan ev sahibini arayıp ne olduğunu anlatmaya uğraşıyorum. İlk haftam ve böyle bir şey yaşadığım için kızsam mı, yoksa kızlar defolup gitti diye sevinsem mi, yoksa oda arkadaşımın yorumu üzerine gülme krizine mi girsem bilemedim. Neyse ki şansıma bundan sonraki ev arkadaşlarım daha uyumlu insanlardı.

İlginç ev arkadaşlarımdan birisi de geçen sene bir dönem Süryani ama İsveç'te doğup büyümüş profesyonel bir oryantaldi. Çok seviyordum kendisini... Salonun ortasında yelpazesiyle yaptığı kıvrak hareketleri hiç unutmam. Bana da bir-iki hareket göstermişti. Sadece dans yeteneği değil, maşallah kadının on parmağında on marifet vardı... Gayet güzel, anlayışlı, konuşkan, dikiş dikebiliyor, temizlik, yemek yapabiliyor, üstelik saç, makyaj, ağda bütün işlerini kendisi hallediyor. Aynı coğrafyadan geldiğimiz için sık sık oturup konuşurduk... Bana bir gün hayalinin Los Angeles'a yerleşip burada kendi okulunu açmak olduğunu söylemişti. Aldığım haberlere göre Chris Brown'un videosunda rol almış. Onun gibi birisinin hayallerine kavuşacağına eminim...




Farklı kültürlerden ya da ülkelerden ev arkadaşlarınızın olması ön yargıları yıkmak, ülke ve kültürleri tanımak açısından çok daha önemli. Aynı evin içinde yaşamadan bir insanı tanımak da pek kolay değil aslında... Amerika'ya geldiğim ilk 3 ay çok fazla ev arkadaşım değişti. Bunun nedeni dil okulu ya da tatil için kısa süreliğine gelmiş olan insanlarla aynı evi paylaşmam. Daha sonradan benim gibi en az 1 sene burada kalacak bir oda arkadaşım oldu ki iyi de oldu, farklı farklı insanlara alışmak zaman alıyor çünkü...

Bir gün okuldan yorgun argın gelmiş, kulağınızda kulaklık kendinizi bilgisayara kaptırmışsınızdır. Arada bir de sinirlenip kendi kendinize bir şeyler söylersiniz. Oda arkadaşınız Bulgar kız dayanamaz ve size seslenir, der ki: "I wanna ask something. What does 'Gerizekalı ya!' mean? " (Bir şey sormak istiyorum. Gerizekalı ya ne demek?) Önce kalakalır, sonra kahkahalarla gülmeye başlarsınız. Meğerse farkında olmadan bu ifadeyi o kadar çok söylemişsinizdir ki, kız merak etmiş, üstüne bir de ezberlemiştir.

Bulgar oda arkadaşım Elisa ile bir yıldan fazladır aynı odayı paylaşıyoruz. Haliyle merak ettiği tek kelime bu değildi. Bir gün bana dönüp "Could you tell me what 'Anne napıyon?' means?" dedi. Dedim "Onu nereden öğrendin?" "Farkında değilsin ama telefonu açtığında söylediğin ilk şey o oluyor. Ezberledim artık." diye cevap verdi. Sonrasında ben ona bir-iki Türkçe cümle öğrettim, o da bana Bulgarca... Bu arada iki dilde meyve, sebze ve birçok eşya isminin aynı olduğunu biliyor muydunuz? Brn tahmin ediyordum ama bu kadar fazla olduğunu tahmin etmemiştim. 500 yıllık Osmanlı hakimiyetinin etkisi...



Beni hayal kırıklığına uğratmayan tek millet Koreliler oldu. Temizler, sessizler ve çok saygılılar... Üstelik basit yemekleri yapabiliyorlar, en azından deniyorlar. Siz bir şey rica ettiğinizde kırmıyorlar. Ancak beni çok güldüren bir yönleri var ki, o da bazen çok unutkan olmaları... Özellikle sevgili edindikleri zaman akılları pek başlarında olmuyor. Kışın birkaç aylığına bizim eve taşınan Koreli kız sürekli anahtarını evde unutup duruyordu. Ben telefonumu geceleri kapattığım ya da hep sessiz modunda bulundurduğum için kabak bizim Bulgar kızın başına patlıyordu. Bir gün yine aşağıya inmiş, kapıyı açmış, geldikten sonra "Bu kaçıncı oldu hatırlamıyorum artık." dedi garibim. Biz de çareyi bizim avareye anahtarlık-kolye yapmakla bulduk. Okula ilkokul çocuğu gibi kolyesini sallaya sallaya gittiği günleri hiç unutmam.

Bu olay yeni ev arkadaşımla da gerçekleşti. Birkaç gün önce Elisa'ya dönüp "Tam hatırlayamıyorum ama sabah erken saatlerde bizim kapımı çaldı, yoksa ben rüya mı gördüm. Çok yorgundum. Pek çözemedim." dedim. Elisa kriz geçirmiş şekilde "Biliyor musun? Neden hep ben? Stela anahtarını unutmuş. Sabahın yedisinde kapı çalışına uyandım. Kendi kendime Elisa bu saatte kalkan olmaz. İş sana düştü deyip kapıyı açtım. " diye yanıtladı. ""Elisa!" dedim "Bu senin kaderin galiba... Olmadı ona da bir tane kolye hazırlarız. Alıştık artık..." "Bence iyi fikir ama onu da unutur.". diye dert yandı garibim...




Koreliler'in diğer bir güzel yanı ise çok paylaşımcı olmaları... Bazen eve geldiğimde masa hazırlanmış "Unni seni bekliyordum. Hadi hemen otur, yemek yiyelim. " şeklinde size özel hazırlanmış güzelliklerle karşılaşıyorsunuz. Ağzım bazen acıdan kavrulsa da, çinguyu kırmak olmaz diyerek eşlik ediyordum onlara. Bir de gece yarısı "Sıkıldım." ya da "Konuşmak istiyorum." diyerek soluğu benim yatağın başında almaları var ki, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Bulgar oda arkadaşım Elisa benimle dalga geçip duruyor. "Unni olmak kolay değilmiş." Başa gelen çekilir yeter ki en kötü huyları bunlar olsun diyorum kendi kendime. (Unni: Korece de abla demek... )

Ev arkadaşlığının en güzel yanlarından birisi de asla yalnız kalamamanız... Canınız mı sıkkın, moraliniz mi bozuk hemen etrafınız sarılıyor, sorular soruluyor. Cevap alınamasa bile o kadar saçma şeyler söylenip, sonra da bunlara gülünüyor ki insanın ağız tadıyla hüznünü bile yaşaması mümkün değil. Diğer bir güzelliği ise kızlardan birisi size gaza getirse, diğerleri de ona uyuyor. "Hadi bu gece parti yapalım. Bu akşam yemek hazırlayalım. O olsun. Bu olsun. Şunu yapalım v.s." Okulda, otobüste yaşadığımız olayları, tanık olduğumuz komik ya da garip bir anı paylaşıyor, birbirimizi güldürüyoruz.




Üstteki video bu tarz gaza geldiğimiz bir akşama ait. Arka planda garip sesler çıkartan da benim... O akşamın ilerleyen saatlerinde Koreli ev arkadaşımı, karşı komşumuz Arap çocukların kapısının önünden toplamak zorunda kaldım ya, o da ayrı bir hikaye. Kız gidip hangi ara kapılarını çaldı bilmiyorum ama 3 tane birbirinden garip, şaşırmış ve biraz da korkmuş çocuğun bizimkine delirmiş gibi bakmaları hala gözümün önünden gitmiyor. Çocuklara aldırış etmemelerini söyleyip, bizimkinin adına özür diledim. Kızcağızı da kolundan çekip, eve soktum ama güzel bir geceydi. Ertesi gün bizimkinin elinde bir kutu çikolatayla gidip özür dilemesi ise daha da komikti. Şimdi bizim Koreli çingu ne zaman o çocukları asansörde ya da koridorda görse yüzünü kapatarak uzaklaşıyor.

Peki Türk ev arkadaşlarım... Türkler'le de gayet iyi ev arkadaşlıklarım oldu. Aynı dili konuşup, aynı kültürden geliyor olmamız nedeniyle anlaşmak daha rahat oluyor ancak karşınızdaki kişi düşüncesizse size yapacak bir şey kalmıyor ne yazık ki... İstediğiniz kadar uyarın, ne lavaboda dağ gibi birikmiş bulaşıklara engel olabiliyorsunuz, ne de gecenin bir yarısı bağıra çağıra yapılan skype görüşmelerine... Gerçi haksızlık olmasın o ev arkadaşımı da seviyordum. Türk gecesi yaptığımız akşamlar gayet eğlenceli geçiyordu. Ancak bir insanın iyi bir insan olması, iyi bir ev arkadaşı olacağına anlamına gelmiyor. İllallah ediyorsunuz en sonunda ve çareyi ev sahibinden "Ne olur bana hep yabancı ev arkadaşı bul, özellikle de Uzak Doğulu..." derken buluyorsunuz.




Şu ana kadar ki Türk ev arkadaşlarımdan birisi ise benim en yakın arkadaşlarım arasına girdi. Sadece 2 aylığına buraya gelmiş olan bebişimle neredeyse can ciğer kuzu sarması olduk o derece... Onun olaylar karşısında verdiği tepkilere katılırcasına gülüyordum bazen. "Kafama sıkıcam, kendimi kesicem, kendimi bıçaklıycam... " gibi ifadeler, sonra yaptığım yemeklere verdiği "Efsane!" tepkisi unutulur cinsten değil. Bebişim ülkeye dönerken annişime aldığım hediyeleri götürdü sağolsun. Üstüne bir de ziyarette bulunup bana bir sürü resim, video göndermiş. Resmen çatlattı beni Amerika'nın yad ellerinde... Nasıl teşekkür etsem azdır kendisine. Annem "Sanki kızım ziyarete gelmiş gibi hissettim." dediğinde öyle mutlu oldum ki anlatamam.

Son 15 ayımda başıma gelenlerden aklımda en fazla kalanlar bunlar canlar... Umarım sizin ev arkadaşlıklarınız çok güzeldir. Aynı odayı paylaştığınız insanlar çok saygılıdır. Sizin var mı bu tarz garip ev durumlarınız? İlla yurt dışı olmasına gerek yok, Türkiye'de de ev ortamında başınıza gelen ilginç olaylar vardır. Varsa siz de yazın, hep birlikte gülelim, eğlenelim...


 

12 Eylül 2013 Perşembe

Bitti... Bitti... {15}

 
 
Uzun zamandır biten ürünlerim için yazı hazırlamıyordum. Bunun nedeni 4-5 aydır sıkılıp ambalajları direk çöpe atmamdır. Neyse artık bu tembelliği bir kenara atmamın zamanı geldi. Aslında dolabımı kurcalasasm 3-4 tane daha boş kutu bulabilirdim ama onlar diğer yazının konusu olsun.
 
1 & 2- Natur Vital Yağlı Saçlar İçin Şampuan ve Hassas Saçlar İçin Saç Kremi: Bu iki ürün benim devamlı kullandığım ürünler listesine adını çoktan ekledi. Çok seviyorum. Hem doğal hem de aradığım özellikleri tam karşılıyor.
 
3- Dentiste Whiter Fresh Diş Macunu: Türkiye'deyken, gece yatmadan önce bu diş macununu kullanıyordum. Sabah kalktığımızda nefesimiz bir garip gelir ya bize, işte onu azaltmaya yardımcı bir ürünmüş bu. Ürünün tanıtımında doğal ibaresi var. Vitamin C ve doğal özler (papatya, tarçın gibi) içeriyormuş. Benim en çok sevdiğim yanı tadının çok güzel olmasıydı. Bana çocuk diş macunlarını anımsattı desem yalan olmaz. Etkisi bakımından diğer diş macunlarından bir adım önde olduğunu söyleyebilirim. Ancak sabah kalktığınızda nane kokusu gibi bir şey de beklemeyin.
 
4- Earth Science Chamomile & Green Tea Göz Makyaj Temizleyicisi: Hayatımda kullandığım en harika göz makyaj temizleyicisi işte bu... Gözlerinizi yakmıyor, temizledikten sonra kırmızılığa sebep olmuyor. Üstelik rimel, eyeliner herseyi kolayca çıkartıyor. Üstelik doğal ve de diğer göz makyaj temizleyicilere göre uygun fiyatlı. Daha ne olsun. Kaç kutu bitirdim bilmiyorum. Kesinlikle tavsiye ederim.
 
5- Herbal Essences Smooth Collection Shampoo: Amerika'da Natur Vital ürünlerini bulamadığım için ben de bu markaya öncelik tanımak istedim. Beğendim de açıkçası... Gül kokulu olması ve içeriğinin doğal olmasından dolayı hoşuma gitmişti. Şimdi bu markanın başka bir serisini kullanıyorum. O bitsin gül kokulu bu ürüne geçiş yapacağım. Bu arada ürün Fransa'da üretilmiş. Bu da küçük bir not olsun.
 
6- Laneige Water Sleeping Pack: Şurada kendisinden detaylı olarak bahsetmiştim. Yenisini alıp kullanıyorum ve memnun kaldığım bir ürün bu... Tavsiye ederim.   
 
7- Nivea Double Effect Roll-on: Nivea'nın ürünlerine burada hasret kaldım. Bir-iki denemem hüsranla sonuçlanınca Türkiye'den bu ürünleri getirmek zorunda kalmıştım. Başka markalara değişmem.
 
8- Beyu Light Reflecting Concealor:  Bir zamanlar severek kullandığım bir markaydı Beyu... Alman bir kozmetik şirketi aslında... Bu da favori kapacıtılarım arasındaydı. Hafif bir yapısı var. Gözde alerjiye sebep olmuyor. Kapatıcılığı orta seviye... Eğer benim gibi göz altı morluklarından şikayetçiyseniz orta karar bir ürün olarak adlandırırsınız. Orta kapatıcılık ve hafif yapılı ürünlerden hoşlananlara kesinlikle tavsiye ederim...
 
Ürünler hakkında herhangi bir sorununuz olursa yorum kısmından atabilirsiniz. Bir sonraki yazıda görüşürüz canlar... ^_^

15 Ağustos 2013 Perşembe

Paşalı Bayram



Hepinizin geçmiş bayramı kutlu olsun...

Geçen sene ve tabi ki bu sene bayramı ailemden ve sevdiklerimden uzakta geçirdim. Bu tarz özel günlere önem veren bir aileden geliyorsanız ve bu tarz değerleri önemseyen biri iseniz -benim gibi- haliyle bayramlarda biraz buruk geçiyor. Yine de bu demek değil ki, ben bir garip Peri boş dururum.

Bayramın ilk günü sabah kalkar kalkmaz Türk ev arkadaşıma elimi uzatıp "Öp!" dedim. Uykulu gözlerle, boş boş baktıktan sonra evin içinde çığlığı bastı. "Bugün bayramdı değil mi? Unutmuşum. " İkimiz bayramlaştık ancak kendisi aynı gün şehir dışına çıkacağı için pek bir şey yapma fırsatımız olmadı. Daha da kötüsü ertesi haftaya yetiştirmem gereken bir sunum, bir vize ve bir adet proje masamda boylu boyunca uzanmış beni bekliyordu.



Hal böyle olunca evde bayram geçirme planımı hayata geçirdim. Ailemi ve arkadaşlarımı aradım. Pislikler, bir araya toplanmışlar, bir de üstüne beni çekiştirmişler.. Neyse bayram akşamı Paşa'yı yine balkondan beni izlerken bulunca zaten evdeyim mantığıyla ertesi gün bir ziyarette bulunmaya karar verdim. Nasılsa bahanem hazırdı. Bayram kutlayacaktık. Yine bayram için hazırladığım irmik helvası ile düştüm üst katın yollarına... Amel ve Rhazwa nasılsa benim yüzsüzlüğümü hoş karşılıyorlardı. ^--^

Paşam beni yine kapıda karşıladı. Kıpır kıpırdı... Miyavlamalar, bacağıma sürtünmeler... Rhazwa'nın kızı Süreyya da vardı evde. San Francisco'dan bayramlaşmak için gelmiş. Ne güzel... Başta şaşırsa da Paşa'nın davranışlarına, Rhazwa Hanım hemen açıkladı durumu.

Hal hatır sorduk ama Paşa ilgi odağı olmak için yaratılmış sanırım. Hep sabote etti bizi. Kucağımdayken gözlüğümle oynadı, yanaklarıma patisiyle dokundu, çenemi ısırdı. Ancak o kadar sevgi doluydu ki onu görmezden gelmek mümkün değildi. Rhazwa Hanım "Paşa senin de kedin sayılır artık. İstersen şehir dışına çıktığımda sana bırakayım. Bakmak ister misin? " diye sordu. Ev arkadaşlarım onaylarsa hiçbir sorun olmayacağını belirttim.




Bana tatlı ve şeker ikram ettiler. O sırada biraz sohbet etme imkanı bulduk. Amel Hanım birkaç haftaya kadar ülkesine dönüyormuş. Rhazwa Hanım biraz buruktu bu yüzden... 20 senelik dostlukları varmış. Maşallah, Allah herkese böyle dostluklar nasip etsin dedim kendi kendime...

Paşa'nın güzel güzel resimlerini çekeyim diyordum ama kıpır kıpır bu veled, iki saniye hareketsiz yakalamak imkansızdı. Rhazwa Hanım video çekmemi istedi. Benim de işime geldi. Ben, Paşa'yı daha çok "Canım!", Rhazwa Hanım ise "Zuzu!" şeklinde seviyoruz. O nedenle garibim hayvan bayağı bir isim karmaşası yaşadı misafirliğim boyunca...

Umarım sizlerin bayramı çok güzel geçmiştir. İnsan eğer isterse dünyanın herhangi bir yerinde, sevgisini verecek ve kendini sevdirecek birilerini buluyor. İster insan, ister hayvan olsun...


 

 

6 Ağustos 2013 Salı

Uluslararası İlişkiler VII - Amerika'da Komşuluk İlişkileri



"Amerika'ya gelmiş kaç Türk öğrenciye hiç tanımadığı komşusu tarafından yemek verilir?"

Bu yazıda Peri'nin kedi manyaklığının ona neler yaptırabileceğine şahit olacaksınız. O nedenle okuyacaklarınıza şimdiden hazırlıklı olun. Arkanıza yaslanın.

Komşuluk ilişkilerini çok önemseyen bir anne tarafından yetiştirildim. Atalarımızın söylediği "Ev alma, komşu al..." sözünü ilke edinmiş anneciğim "Allah korusun evinde başına bir şey gelse sana ilk koşacak olan kişi kapı komşun olur." derdi. Bu nedenle küçüklüğümden beri sürekli misafirliğe gidip geldiğimiz teyzeler, bir sorun olduğunda çekinmeden kapısını çalacağımız bir sürü ev vardı. Nitekim apartman kültürü de bu geleneği bozamadı. Taşındığımız her apartmanda mutlaka bir-iki samimi komşumuz olmuştur. Hala da öyle... Özellikle üniversitedeyken 4 sene yalnız yaşadığım dönemde komşularımın çok yardımını gördüm, o nedenle annemim ilkesini devam ettirmek için ben de zaman zaman çaba göstermişimdir.

Amerika'ya geleli bir seneyi aştı. Bu süre zarfında komşudan ziyade ev arkadaşlarım için umarım anlaşabileceğim insanlardır temennisinde bulundum. Çünkü Amerika'da komşuluk gibi bir kültürün olmadığının farkındayım. Üstelik seri katilleri ile ünlü bir ülkede insanların komşularını pek önemsememesini, hatta zaman zaman korkmasını anlayabiliyorum. Bunlar elbette haklı gerekçeler ama görgüsüzlükle ikisini ayırmak gerekir diye de düşünmüyor değilim.

Mesela insan en azından asansörde gördüğü kişiye bir merhaba, iyi günler falan der. Hiç olmadı giriş kapısından girdiği zaman bir adım arkasından gelen, eli kolu dolu insan için kapıyı açık tutabilir. İki elimde kitap dolu olduğu halde kapının kaç kere yüzüme çarpıldığını, asansör kapısının umarsızca kapatıldığını bilirim. Eh yani hiç mi kibarlık görmedin be hayvan! Üstelik bunu yapanlar Amerikalılar da değil. Kaldığım apartman kampüse 15 dakika mesafede olduğu için oturanların çoğu öğrenci ve bu öğrencilerin de büyük çoğunluğu Asyalı... Karşılaştığım gariplikler bu kadarla da sınırlı değil...




Üstteki resimde gördüğünüz güya barikatı bizim yan kapı komşumuz aile, biz eve yerleştikten bir-iki ay kadar sonra koydu oraya. Hayır, gerçekten amaçları özel hayatlarını korumaksa pek bir işe yaradığını söyleyemeyeceğim. Çünkü evin içerisi hala sinema gibi, izlemek isteyene gayet seyretmelik...  
 
Neyse bu sevimli komşularımız Güney Koreli olup bir kız, bir erkek sahibi bir çekirdek aile... Gel gelelim gürültüleri biz öğrenci evinden fazla olur. Akşam kore barbeküsü eşliğinde misafirleri haftanın en az 2-3 günü eksik olmaz. Kızlarının çalmaya uğraştığı ama beceremediği, hep aynı melodiyi döndürüp durduğu kemandan bahsetmiyorum bile. Ancak haksızlık olmasın 11-12 dedin mi ayakta bulamazsınız bunları. En büyük avantajımız bu zaten. Gece gürültüleri hiç olmuyor nazar değmesin.



Gel gelelim güzelliklerle de karşılaşmadım değil. Güzel ülkemden buraya döndüğümde, beni üst katta çok güzel bir sürprizin beklediğinin farkında değildim. Daha önceleri bizim gibi birkaç öğrenciye ev sahipliği yapan daireyi bir aile tutmuş. Balkonda keyif yaptığım bir akşam yukarıdan beni gözetleyen bu sevimli afacanla karşılaştım. O yukarıdan mazlum mazlum beni izliyor ama ben nasıl mutluyum, nasıl mutlu... Allah'ım, Sarı ve Tekcan'dan sonra kedi alamadım, zaten burada kedi-köpek de sevemiyorum diye kuduruyordum. Üst kattaki bu sevimli yaramaz tüm beklentilerime değdi.

Gel zaman git zaman bu şekilde bakışmalarımız devam etti. Kıpırdamadan, sessizce dakikalar boyunca beni izlemesine dayanamadım, kararımı verdim. Ne yapıp edip o kediciği mıncıklayacaktım. Tabi önce ailesiyle tanışmam gerekiyordu ki asıl sorun oydu. Kediciğin bana dayanamacağını biliyordum. (Evet, beni sevmeyen kediye raslamadım daha önce... ^_^)   


 
 
Kafama taktım, üst kattakilerle ne yapıp edip tanışmam lazım ama nazik bir yöntem bulmak için çabalıyorum. Hani birisi balkondan falan baksa direk tanışacağım ama yoki kimse grünmüyor ortada. Adamların kapısını direk çalıp "Kedinizi sevmeye geldim." diyemem ki? Bu hem çok kaba olurdu hem de Amerika gibi bir ülkedeyiz. "Deli mi lan bu?" şeklinde polisi arama ihtimalleri de mevcut yani. Sonra gazetelere manşet olurdum "Türk Kızı Komşunun Evini Bastı" diye... Tabi saksıyı biraz çalıştırınca çok güzel bir yol bulmam zor olmadı. 
 
Malum mübarek ramazan ayındayız. Üst kattaki ailenin Arapça konuştuklarını duymuş, iftar ve sahur saatlerinde gürültülerin arttığını fark edince belki oruç tutuyorlardır düşüncesine kapılmıştım. Yanılmamışım. Elbette ki annemden gelen genetik özellik ve biraz da becerikliliğim sayesinde tatilde İzmir'de yediğim Şambali'nin tarifini alıp evde hazırladım. Neyse ki ilk denemeye göre fena değildi. Türk ev arkadaşım tatlıyı "Efsane! ", beni de"Los Angeles'ta tatlı da yaptı. Manyak! " şeklinde tanımlasa da planım yolunda gidiyordu.
 
Ertesi gün elimde bir tabak tatlıyla iftar saatine yakın üst katın yolunu tuttum ama tüm cesaretimi topladım. Kapının suratıma çarpılmasını bile bekliyorum o kadar yani... "Aman!" dedim sonra da kendi kendime, o kadar da ayı değillerdir herhalde. Zaten Arapça konuşuyorlarsa büyük ihtimalle Türk hayranlıkları da vardır diye düşündüm. Çünkü dizilerimiz sağ olsun, burada tanıştığım ne kadar Arapça konuşan insan varsa -ülkeleri önemli değil- bana çok iyi davrandılar. Diyorum ya size Beren Saat muamelesi görüyorsunuz diye, ona da güvendim biraz.
 

 

İlk önce kapı biraz çekingence açılsa da bayan, üstelik yalnız olduğumu fark edince rahatladı içerideki iki hanım. Kendimi tanıtıp, alt kat komşuları olduğumu, tatlı yaptığımı ve Ramazan ayında olduğumuz için onlara da getirdiğimi söyledim. Yüzlerindeki ifadeyi görmeliydiniz. İnanamamazlık, şaşırma, kuşku gülümseme ile karıştı. Biraz çekingence elimdeki tabağı aldılar ve nereli olduğumu sordular hemen. Türk olduğumu öğrenince yüzlerindeki tüm kuşku yerini samimiyete bıraktı. İşte o an yaptığımın doğru bir şey olduğuna karar verdim.

Tatlıyı neden yaptığımı ve onlara getirdiğimi merak ediyorlardı, zaten o sırada da bizim afacan kedi meraklanıp kapıya gelmişti. Ben dayanamayıp hemen cevapladım. "Sizin kediciğinizle biz uzun zamandır balkon muhabbeti yapıyoruz. " diye... "Ben de sizinle tanışmak istedim. Annem bu ayda evde tatlı yaptığında komşularına da verir. Tanışmak için iyi bir fırsattı..." şeklinde cevapladım. O kadar memnun oldular ki anlatamam. Sadece gözlerinin içine baktığınızda bunu anlayabilirdiniz.

Yakışıklımın ismi Paşa'ymış. Bakmayın siz tüylerinin gri olmasına Ankara kedisi kökeni varmış Paşa'nın... Benim köylü yani... Tüyleri sıradan tekirlere göre daha uzun ve gür ve kuyruğu da normal kedilerinkine oranla daha uzundu. Hanımlardan birisi "Paşa, Türkiye'den geldi, o nedenle Türk ismi koyduk. " dedi. Paşa önce biraz uzak durup sadece ellerimi koklasa da, sesime de aşina olmasından ötürü hemen yaklaşıp, oyunlara başladı yaramaz. Hatta paspasın önüne oturup, gözlerini dikmiş şekilde benim konuşmamı dinledi.




Üst kat komşum tahmin ettiğim gibi bir aileymiş. İki arkadaş ve oğulları kalıyormuş. Bayanların birinin adı Rhazwa, diğerinin ise Amel'di. (Yazılışlarının doğru olduğundan emin değilim. ) Lübnanlılarmış. Amel daha 1 ay kadar önce İstanbul'daymış tatil için. İngilizceleri mükemmel olmamakla birlikte gayet iyiydi. Beni içeri davet ettiler ama daha ilk tanışmamız olduğu için kabul etmedim. Üstelik iftar saatinde insanları daha fazla rahatsız etmek istemiyordum. Ayak üstü kapı önü sohbeti yaptık. Bana neden burada olduğumu, kimlerle yaşadığımı, ne kadar kalacağımı -işte bildik sorular- sordular.

Paşa'ya veda etmek istemesem de ayrılık vakti gelmişti. Bu iki hoş hanımefendi bana üstteki kaplardaki tatlıyı ve yemeği verdiler. Her ne kadar bunun gerekli olmadığını, yemek yapabildiğimi söylesem de kabul etmediler. Eve elimde bu iki kap yiyecekle geldiğimde ev arkadaşımın gözleri kocaman açılmış "İnanamıyorum. Nasıl yani? " şeklinde bir tepki vermişti. Dedim bu Peri'nin sırrı... Afiyet olsun sana.




Üst kat komşularımı o günden sonra bir kez daha ziyaret ettim. Bu sefer tabaklarını iade etmek için... Beni bir gün yemeğe davet edeceklerini söylediler. Paşa bu kez direk gelip benimle oyunlar oynadı. Kucağımdan ayrılmak istemedi yaramaz... Amel ve Rhazwa bana "Senin sesini tanıyor. Eğer duyarsa hemen pencerenin önünde alıyor soluğu." dediler. Dedim aynı köylüyüz, kan kanı çekiyor ne de olsa... ^_^

Paşa'yla aşkımız son hız devam ediyor. Ben evin içinde konuşurken ya da kahkahamı duyduğunda miyavlayarak benim balkona çıkmamı istiyor. Gerçekten bunu yapıyor. Ben balkona çıktığımda ise her zamanki yerini almış beni izlerken buluyorum onu... Kapanışı da onun gölgesiyle yapmak istedim.

Ne yalan yazayım bu yazıma gelecek tepkileri çok merak ediyorum. Çünkü güzel ülkemde artık bu kültür de yavaş yavaş unutuluyor. İnsanlar yan dairede oturanların kim olduğunu değil, yüzlerini bile bilmiyor. Hatta öğrenmeye korkuyorlar. Bazen hak veriyorum onlara ama benim  yine de umudum var. kötülük var diye, iyiliği de göremeyecek miyiz yani...

Amerika'daki ilk komşuluk deneyimim böyle çok güzel bir şekilde sonuçlandı. Tabi, ben bir risk aldım ve sonucu olumlu oldu. Her zaman böyle olacak şeklinde bir kesinlik veremiyorsunuz. Dünyanın neresinde olursanız olun umarım sizin de güvenilir, kapısını çalacağınız komşularınız olur.

 

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Sasa.com'dan İlk Alışverişim



Amerika'ya geldiğimden beri farklı sitelerden alışveriş yapıp sizi de bilgilendirmeye çalışıyorum. Gönül ister ki, Türkiye'deki yasak kalksa da siz de benim gibi rahat alışveriş yapabilseniz ve istediğiniz çeşitte ürüne ulaşabilseniz...

Singapur kökenli Sasa mağazalarını eminim duymuşsunuzdur. Sasa bulunduğu yer itibari ile çok uygun fiyatlı ürünler satan bir mağazalar zinciri... Rafları indirim zamanlarında resmen yağmalanıyormuş. Keşke Türkiye'ye de açılsa... Singapur'a hiç gitmediğim için mağazaları hakkında yorum yapamıyorum ancak bir süre önce Sasa'nın online alışveriş sitesi olduğunu öğrendiğimde nasıl sevinmiştim anlatamam. Çünkü Uzak Doğu kökenli markaları uygun fiyata alabileceğim -cosme-de ve ebay'den başka- site arıyordum.

Sasa'nın en büyük avantajı her hafta bir indirim kampanyasının olması... Yok cilt bakım ürünlerinde %65'e varan indirim, yok kırışıklık karşıtı ürünlerde iki al üçüncüsü bedava gibi bizim kozmetik dükkanları gibi kampanyaları mevcut. Yaklaşık bir aydır siteyi ara ara ziyaret edip, sipariş versem mi diye düşünüyordum. Çünkü bazı ürünlerinin fiyatları bana inanılmayacak kadar uygun gelmişti. Mesela annem için artık sürekli aldığım bir krem olan Vitacreme B12'nin indirimli fiyatı 16 dolardı. Ebay'de 25 dolar ödediğim bir ürün için çok çok iyi bir rakamdı bu. O nedenle ben de mantıklı herkesin aklına gelen aynı aoruya düştüm. "Acaba Sasa sahte ürün satıyor mu?"

İnternetten forum sitelerine göz attığımda birçok insanın online alışveriş yaptığını, ürünlerden çok memnun kaldıklarını, sahte ya da günü geçmiş ürünle ilgili hiç şikayette bulunanın olmadığını gördüm. Ancak tek şikayet herhangi bir sorunla karşılaştığınızda size geri dönüş yapacak iyi bir customer service'in olmaması... Geç verilen cevaplar alışveriş yapanların en büyük sıkıntısı gibi göründü benim gözüme....




Neyse gelelim benim siparişime... Ben 29 dolar üstüne Amerika'ya bedava kargo olduğunu görünce daha önceden gözüme kestirdiğim Vitacreme B12'den sipariş vermek istiyordum ancak sonuç hüsran oldu. Ben sipariş verene kadar çoktan tükenmiş. Böhü!!!

Peki neler aldım? Şurada bahsettiğim Laneige sleeping packim bitmek üzereydi, indirimde 20 dolara düştüğünü görünce sepete ekledim. Diğer ürün ise benim için artık vazgeçilmezlerden olan cleansing oil... BeautyMate'in gül aramolı bu ürünü hakkında sitede olumlu yorumlar vardı. %50 de indirime girmişti.

10 temmuzda verdiğim siparişim, 12 temmuzda kargolanmıştı. Karton bir kutunun içinde yukarıdaki resimdeki gibi sıkıca paketlenmiş halde 29 temmuzda elime ulaştı. Diğer ülkeler için kargo ne kadar sürüyor bir yorum yapamıyorum maalesef... Alışveriş yapan arkadaşlar beni de bilgilendirirse sevinirim.

Bana sorarsanız Sasa, özellikle Uzak Doğu markalarını uygun fiyatlara alacağınız iyi bir site... Batılı markalar genelde başka sitelere göre daha pahalı geldi bana... Eğer siteyi incelemek isterseniz tıklayın!!! Sorularınız olursa da yorum kısmından sorabilirsiniz.

Sasa mağazalarından ya da Sasa.com'dan daha önce alılveriş yaptınız mı? Yorumlarınız neler? Paylaşın biz de öğrenelim...

Dip Not: Bu yazıyı sabahladığım bir gecenin sonunda hazırladım. Hatalı bir yer varsa görmezden geliniz... :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...