7 Şubat 2015 Cumartesi

Uluslararası İlişkiler X ~ İstanbul Vs. Los Angeles


 
 
 

Geldiğimden beri aldığım en popüler soru: Türkiye mi daha güzel, Amerika mı?

Benim net cevabım her zaman şuydu: Burası daha güzel ama orası çok daha düzenli... Ülkemi sevmesem kalma ihtimalim olan Amerika'dan dönmezdim.

Başlamadan söyleyeyim bu yazı genel bir yazı değildir. Sadece kendi görüşlerim var. "Sen ülkemizi kötülüyorsun. Allah belanı versin. Madem bu kadar kötü bu ülke, o zaman defol git. " tarzında yorum yapacak angutlara tavsiyem siz de bu blogdan defolup gidin. Kimse okumak zorunda değil bu yazılanları. Bir de ben çuvaldızı kendine batır düşüncesindeyim.. Biz kendimizi düzeltmeden hiç bir yere gelemeyeceğimizi düşünüyorum.

Bana kalsa İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biri... Gerçek anlamda öyle... Hem tarihi hem de gelişme açısı bakımından... Ancak ne yazık ki biz bu güzel şehre hiç de iyi davranmamışız. Sokaklarında yürürken bile bu gözüme öyle çarpıyor ki üzülmüyor değilim. Zamanında Beyoğlu'na adamlar kravatsız, gömleksiz çıkmazmış. Kabalık olmasın diye bir bayanın yüzüne asla direk bakmazlarmış. Konuşurken bile küçük bir yanlış anlaşılma yaşamaktan ödleri koparmış. Bu anlattığım belki çok eski zamanlardan kalma. (Evet, biraz eski kafalıyım ve o günleri yaşayamadığım için çok üzülüyorum.) Ancak nasıl olmuş da samimiyeti ve doğallığı ile ünlü Türk insanı bu hale gelebilmiş. Aklım almak istemiyor.






Trafik!

İki şehirde de trafik berbattır. İstanbul'un trafiği malumunuz. Şehir planlaması olmayan, park alanı bulunmayan tek şeritli yollar yapılmış 15 milyonluk bir şehir... Bir de metro ağı bile düzensizse varın işin içinden siz çıkın. Bir yakadan diğerine geçmek 3 saatinizi alabilir.

Hele ki sürücüler... Hiçbiri kendinde hata bulmaz. Zaten kural falan hak getire... Yok öyle bir şey... Kaldırımda yaya olarak yürümek bile suç olur. Bir bakarsınız bir taksi ya da dolmuş üzerinize doğru geliyordur. Bir de sanki bu normalmiş gibi davranırlar.

Peki Los Angeles...Los Angeles'ta yaşayan herkes kesintisiz trafikten şikayet eder. Neredeyse herkesin -öğrenci, anne, baba- herkesin arabaları vardır. Her aileye en az iki üç araba düşer. Çünkü Kaliforniya eyaleti araba almaya teşvik için vergileri çok düşük tutar. Yedi- sekiz şeritli otobanlara rağmen yolların tıkanıklığından, hele ki iki damla yağmur düşsün otobanların bile nasıl eziyete dönüştüğünden bahsederler.

Nitekim şehirde yollar geniştir, her yerde park alanları vardır. Kurallara harfiyen uyulur. Karşıdan karşıya geçerken trafik ışıkları yokken bile tüm arabalar durur ve size yol verirler. Bir araç kırmızı ışıkta size çarpsa bile hata yayanın değil sürücünündür.







Toplu Taşıma

İstanbul'da toplu taşıma her zaman sıkıntı. Trafik toptan sıkıntı ya zaten... Dünyanın tüm metropollerine bakın, çok gelişmiş bir metro ağları ve toplu taşıma sistemleri vardır. Bir de güzel İstanbul'umuza bakın. Ne yazık ki şehre ne yapılırsa yapılsın hiçbir şekilde çözüm bulunamıyor. Otobüs, minibüs, metro, metrobüs, havaray hiçbiri bu soruna bir çözüm bulamadı ne yazık ki... İstanbul'da Los Angeles'a göre toplu taşıma daha iyi gibi ama o berbat, tek şeritli dar yollar, her yere gelişigüzel park edilmiş arabalar nedeniyle yarım saatlik yere 1,5 saatte ancak varırsınız.

Dahası o kalabalık, balık istifi olmuş otobüsleri ve dolmuşları saymıyorum bile. Metrobüs deseniz havasız insan aracı mübarek... Ulaşım ayrı sorun, ulaşım araçlarında hayatta kalmak ayrı sorun. Toplu taşıma araçlarını kullanan arkadaşlarım bu sağlıksız koşullar nedeniyle sürekli ya grip, ya da soğuk algınlığı almış durumda. Yaşlılara, hastalara yer vermek gibi bir şey zaten yok. Paşa paşa gideceğin yere kadar ayakta zar zor durmaya çalışırsınız. En kötüsü ise birkaç ay önce kontrolsüz araçlarda insan hayatlarına mal olan yangınlar, arızalar var ki ne kadar rezil bir durumda olduğumuz ortada... Ayrıca birinin kolu, bacağı kapıya mı sıkıştı kimsenin umurunda olmaz. Hatta sorun çıkacak gibi olursa önce şoför, sonra da otobüsün durmasından şikayetçi yolcular bağırıp çağırmaya başlarlar. İnsan hayatının önemi yoktur.

Los Angeles'ta toplu taşıma diye bir şey yoktur. Vardır gibi görünür ama araban yoksa işin de zor. Çünkü çok geniş bir alana yerleşen şehirde metro ağı zaten yok  Her yöne giden otobüsler mevcut ama 1.5 saatte gideceğiniz yere ancak varırsınız. Arabanız yoksa bir hiçsiniz.

Ancak otobüsler sakindir. İnsan gibi, gerçekten insan gibi seyahat edersiniz. Ayakta seyahat ettiğim bile bir elin parmaklarını geçmez. Ayrıca engelli insanlara gerçekten değer verilir. Araca herkesten önce ilk onlar biner ve emniyetli şekilde oturtturulurlar. Daha sonra diğer yolcular otobüse alınır. Şoför engelli birey güvenli şekilde araca binene kadar asla yola koyulmaz.  Dahası ufak bir kaza oldu diyelim ya da bir yolcunun kolu kapıya sıkıştı. Hemen rapor tutulur. Şoför aracı durdurup hemen yolcu ile ilgilenir ve onu her ihtimale karşı hastaneye yönlendirir. Bunun gibi küçük bir sorun yaşandı diye bir yarım saat hiç hareket etmediğimizi bilirim.

 




Restoranlar

Los Angeles'ta her yerde istediğiniz mutfağın yemeğini bulmanız mümkündür. Malum bir çok milletten göç almış bir şehirden bahsediyoruz. Çin, Kore, Türk, Yunan, Japon ne ararsanız bulursunuz. Ancak genelde restoranlar her zaman çok kalabalıktır. Hele ki hafta sonları ve akşam saatleri ise yer bulamazsanız. Rezervasyonunuz yoksa 2 saat beklediğiniz olur. Evde yemek yeme anlayışları pek yoktur.

Hadi restorana gittiniz diyelim. Öyle rasgele istediğiniz yere pat diye yayılıp oturamazsınız. Kapıda sizi karşılayan görevli kaç kişi olduğunuza göre sizi belirli masaya götürür. Bir de bahşiş zorunludur ne yazık ki... Gelen her hesaba en az %10 bahşiş ücreti eklenir. Garsonun ilgili, güler yüzlü olması falan önemli değildir. Siz o bahşişi ödersiniz. Arkadaşım bahşiş ödemediği için arkasından gelip bahşiş zorunlu diyen garsonlar gördüm ben.

İstanbul'da yemek çeşitliliği boldur. Dünya mutfağı geniştir ancak yöresel yemekler yapan restoranların sayısı 2-3'ü geçmez. Yeni bir şeyler denemek için şehrin diğer ucuna gitmeniz gerektiği aklınıza gelince biraz canınız sıkılabilir. Bahşiş ise canınızın istediği kadar verirsiniz. Hiçbir şekilde zorunluluk yoktur. Kuruçeşme'de çok lüks bir yer değilse elbette... Gidip istediğin yere oturma lüksünü ise çok seviyorum. Oh bütün restoran senin gibi davranırsın.






İnsanlar

Los Angeles'ta insanlar kibardır, inanmayacaksınız ama gerçekten öyledir. Alışveriş merkezleri ya da iş, okul için gittiğiniz mekanları kast etmiyorum, bu mekanlarda mecburen iş politikası gösterilen ilginin sınırı yoktur. Ancak normalde de bu böyledir. İnsanlar kapınızı açar, siz geçersiniz, bu sefer siz kapıyı tutarsınız onlar geçsin diye ama adam sizi bekler, siz onu... Dahası bankta otururken hayatınızda hiç görmediğiniz adamın teki gelir "İyi günler!" diler. Kırmızı ışıkta beklerken tekerlekli sandalyeli bir adam "Çok güzelsiniz." diye iltifat eder.

İstanbul'da değil böyle bir kibarlığı normal bir insani davranışı bile göremedim. Sen otobüsten, metrodan daha inmeden üstüne çullanır gibi araca binmeye çalışanlar, ben inmeden nasıl bneceksin be... Yolda yürürken önüne bakmayıp sana çarptığı halde suç kendinde olduğu durumda bile öküz gibi suratına bakanlar... Zannedersem senin özür dilemeni bekliyordur. Be hayvanat bir öküzlük yapıyorsun en azında afedersiniz demeyi bil... Bir büfeye yol sorarsın kaba bir şekilde bilmiyorum ben deyip başından savar sizi.

Daha mı? Komşun müsait misin, değil misin demeden evine dalış yapar. Bu nedenle kaç kişiyi uyardığım oldu. Banko sırasında ya da restoran kasasının önünde sipariş vermek için beklerken, arkadan 5-6 kişi sanki itekleyince daha çabuk ilerliyormuş gibi arkadan üstüne yığılır. Resmen çullanır hatta... Bu nedenle de çok tartışmalarım oldu ya neyse... Otobüste teyze, amcaya yer verirsin bu senin bir nevi görevin gibidir ama amca-teyze teşekkür bile etmeden pat diye yayılır kalktığın yere... Sen de mi teyze-amca derken bulursun kendini.. Bu liste böyle uzar gider.   

Canlar, geldiğimden beri içimde biriktirdiklerimi döktüm. Keşke olmasa ya da değiştirebilsem dediğim o kadar çok şey var ki... Yurt dışına gidenler ülkemizi beğenmiyor gibi bir tabu oluşmuş nedense... Hayır ülkemizi gayet de beğeniyoruz ama insanımızın bu ülkeye yaptığını düşmanımızın bile yapacağına inanmıyorum. Hoş görü, anlayış, samimiyet zaten giderek yok oluyor. İstanbul en büyük şehir olduğu için yozlaşma en fazla burada görülüyor ama Anadolu için benim hala umudum var. Tası tarağı toplayıp bir Anadolu şehrine yerleşmeyi de düşünmüyor değilim. Küçük bir şehir, güzel, samimi insanlar, kafanı dinleyebileceğiniz bir ortam... İstanbul da, Los Angeles'ta varsın onların olsun...



 

31 Ocak 2015 Cumartesi

Aşkın Gözyaşları Serisi {Sinan Yağmur}



Hz. Mevlana'nın hayatıyla ilgili kitaplar bir süredir hayatımda. "Ne olursan ol yine gel!" sözünün sahibi bu er kişinin hayatını, yaşadıklarını ve yazdıklarını çok merak ediyordum. Bu konuda elime geçen ilk seri ise Sinan Yağmur'a ait Aşkın Gözyaşları oldu.

Sinan Yağmur ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Tasavvuf dalında yazıları ve kitaplarıyla adından sık sık söz ettiren bu yazarın ayrıca akademik makaleleri de mevcut. Bu yazıda kitap özetleri ya da benim kişisel yorumlarımdan ziyade kitaptan alıntılar paylaşacağım. Böylelikle hem bu büyük alimlerden, hem de Sinan Yağmur'un anlatım tarzından ne kadar etkilendiğimi anlayabileceksiniz. 

Peki tavsiye eder miyim? Eğer Hz. Mevlana ve Şems'in hayatlarını merak ediyorsanız kesinlikle bir şans vermenizi tavsiye ederim. Kitaplar hem çok fazla gereksiz detaya girmiyor, hem de gerektiği kadarını şiirsel anlatımıyla çok güzel şekilde aktarıyor.





İlk kitap Şems'e adanmış. Şems'in hayatının anlatıldığı ilk biyografik roman Tebrizli Şems... Şems, Mevlana'nın gönül dostudur. Asıl ismi Muhammed Celaleddin olan Rumi'ye, Mevlana ismini Şems koymuştur. Şems çok bilge, lafı gediğine koyan ve azıcık da aksi biri olarak geldi benim gözümde. Yine de her sayfayı bir diğer sayfayı kovalayarak okudum.

"Karşılıksız sevgiyi yaşamak gerekiyormuş. Birini sevmenin delice bir aşkla bağlanmanın güzelliğini yaşamanın hazan mevsimine gelmek olduğunu bilmiyordum Meğer hayatta ne çok şey kaçırmışım. Ya ben erken geldim, ya sen çok geç kaldın... " (Say:8)

"Aşta yukarı ya da aşağı yoktur.
Neden daha fazlasını arayayım.
Ben onunla aynıyım." (Say: 105)

"Sen canımın içindesin, canımsa senden habersiz. .. Gönlüm, canım nasıl bulsun seni? Çünkü sen tümüyle gönüldesin. .. Sense gönülden habersiz." (Say:128)

"Bir türlü kavuşamadığım, kavuşmaya doyamadığım. Dışında olamadığım içinden çıkamadığım. Gecelerin hakimi, gözyaşlarımın pınarı efendim. Tozunu yıkamaya erişemediğim,pasını silemediğim. Karanlığım, Güneş'im.  " (Say:133)

"İnsanlar aşk aramıyor, bencil duygularına köle arıyor.
Köle buluyor ama aşkı bulamıyor. " (Say:156)







İkinci kitap Hz. Mevlana'nın gözünden aktarılmış. Konya'ya nasıl geldiği, Konya'daki hayatı, eşi Gevher Hanım'la tanışıp, evlenmesi, Şems'in onu bulması, dergahı, dervişleri ve o dönemdeki Selçuklu Devleti'ne etkileri... Şems ne kadar aksi, anlaşılması zor biri gibi görünse de Mevlana da o kadar munis, sessiz ve sakin biri geldi gözümün önünde. Zıt görünmelerinin yanında sohbetlerini okurken o kadar keyif aldım ki kelimeler yetersiz...

"Sana dair ne varsa ben hepsini aşk bildim. Sevda bildim. Seni sen bildim de, sevdayı sana bildim." (Say:48)

"Dil kalbin aynası derler. Çöl ve kum misali. Dalgalanıyor kalbim, dağılıyor kelimelerim. Dilim suskun. Yüreğim seni bana getirmeyen yollara küskün. Ey benim canım! Ey benim ay yüzlü sevgilim! Senden gelen bela bana candan tatlıdır. Bu yüzden ben, tatlı canı bıraktım. Varsın senin için yansın, yakılsın." (Say:131)

"Bütün sözlerde ustayım. Bir senin güzelliğini anlatmakta acizim. Kalem gönülden aldığı su ile yaşayan bir güldür. Kalemim kırıldı, suyum dirilt kalemlerimi. " (Say: 132)

"Yağmur değil de sen yağsan yine şehrin üzerine, ıslanmak kim bilir nasıl da güzel olurdu bu sensiz gecede? Yine yağmur yağıyor dövüyor camları bu korkunç gecede... Yoksun yağmıyorsun sen bu şehre... "(Say:136)





Seri de benim en sevdiğim ise 3. kitap Kimya Hatun oldu. Sanırım bunun nedeni kitabın Kimya Hatun'un yani bir bayanın dilinden aktarılmış olması... Şems'le daha 18 yaşındayken evlenen Kimya Hatun kendisinden yaşça çok büyük birisiyle evlenmesinden dolayı etrafı tarafından çok fazla baskı almış. Bunların hepsine kulak tıkayıp, sadece Şems'e yönelmiş... Şems'e duyduğu aşk o kadar derin ki kitabın sonundaki Adresini Bulamayan Mektuplar kısmını okurken hüngür hüngür ağladım.

"Aşkından bahtiyarım., ancak vuslatına azadeyim, sırrına avareyim." (Say: 32)

"Aşk aynı yağmurda ıslanmaktı. Güneş yağmurunda ıslanarak yanmaktı. Aşk, yıldızlı gecede gökyüzünü seyretmek, kayan yıldızlara bir isim vermekti. Aşk, sevgiliyi kimse görmeden bir sır gibi içinde yaşatarak ona kaçamak bakışlarla bakmaktı. " (Say: 94)

"Bir insana başka bir insana her şeyini verebilir, ancak gönlünü, aşk edene, hak edene verirsin. Gönül ancak gönül ile takas edilir." (Say: 109)

"Aşkı ayrılık kirletmez. Ayrılığın bile bir asaleti vardır. Aşkı, ağzının suyu akarak sırıtan bakışlar kirletir. Aşk var oluş aynasına bakmaktır. Maskenizi atmadığınız sürece, ayna ne kadar parlak ve berrak olursa olsun yüreğinizi göremezsiniz." (Say: 111)

"İnceliklerle dolu olan kadın ruhu meylini olgun erkekten yana akıtır." (Say: 124)






4. kitap Şems'in gözünden Ölümü Öpen Derviş olarak bilinen Hallac-ı Mansur'un hayat hikayesini anlatıyor. Serinin bu kitabını okuyana dek ben de bu dervişin hayatından bihaberdim. Mansur'un yaşamı acı ve ateşle harmanlanmış. Okurken bir insan bu kadar acıya nasıl dayanır diye çok sefer aklımdan geçirmişimdir.


"Bazen ağlamak gerekir yürek kapılarının açılması için
Bazen anmak gerekir özlenenin özlemi hatırlaması için
Bazen susmak gerekir yârin yüreğinden geçenleri okumak için... " (Say: 45)

"Düşüncelerinize dikkat etmeniz lazım. Çünkü düşünceler kelimelere dönüşür; kelimelerden fikirlere fikirlerden fiillere, fiillerden alışkanlıklara, oradan da karaktere dönüşürler. Karakterlerinize dikkat ediniz, alın yazınıza dönüşürler. " (S: 151)

"Ben yok iken aşk yaratıldı. Sen yok iken ayrılığa yüzün takıldı. Şimdi sen yok iken her gece hüzün ile dertleşiyorum. Ben konuşurum hüzün susar, hüzün ağlar ben susarım. " (Say: 165)

"Hayalin gözümde, adın dilimde nazlanamazsın.
Makamın kalbimde, durağın bende, gizlenemezsin. " (Say: 212)

"Ölümü solumuş kişi için, suskunluğun kokusu cennettir. " (Say: 273)


 

25 Ocak 2015 Pazar

Geber Anne - Sezgin Kaymaz




Kitabın ismi ergenlik döneminde isyan bayrağını çekip "Hepiniz ölün. Ben de kurtulayım." tarzında olduğu için özellikle bu yaş grubundaki okuyucunun ilgisini çekeceği görüşündeyim.

Kitap, tipik bir Türk ailesi olan İsmailoğlu ailesinin etrafında gelişiyor. İki evladına, özellikle küçük oğlu olan Sarı Prens'ine aşık bir anne, kendini ailesine adamış Şükran Bey ve evin ufaklıkları büyük Tufan ve küçüğü olan Tayfun... Bu mutlu, mesut ailenin saadeti Tayfun'un 17. yaş gününde, annesini uygunsuz bir durumda basmasıyla bir trajediye dönüşüyor. Annesi bu duruma dayanamayıp aynı gece intihar ediyor ve hikayemizde böylece olması gereken akışına giriyor.

Bir de Kerem var ama nasıl bir Kerem... Herkes onun güzelliğine aşık, ondan bahsediyor, ona hayran vs... Kız mı, erkek mi bazen onu bile idrak edemiyor insan. Kerem hem öksüz, hem yetim... Yetiştirme yurdunda büyümüş. Bu arada Tayfun'un doğum gününün, annesinin ölümünün üzerinden tam 17 sene geçiyor. Tayfun artık bir yetişkin olmuş ve bir şekilde bu ikilinin yolları kesişiyor.

Sezgin Kaymaz kitaplarıyla benim tanışmam lise arkadaşımın tavsiyesi üzerine olmuştu. Okuduğum ilk kitabı da Uzun Harmanlarda Bir Davetsiz Misafir'di ve kendisine hayran kalmıştım. O da yine fantastik bir eser olan kitaptan sonra benim gözümde yazar okunacak Türk yazarları listesine girmişti.

Gelelim Geber Anne'ye... Kitabın anlatımı gayet akıcı, okuyanı sıkmıyor. Gereksiz detaylara fazla girmiyor. Ancak bazı yerlerde çuvalladığını itiraf etmeliyim. Bu nedenle ilk okuduğum kitaptaki kadar zevk alamadım. Yine de Seygin Kaymaz kitaplarının kendine özgü, okuyucuya kendini merak ettiren bir yanı var. Bir de kendisi bir dönem Ankara'da yaşadığı için kitaplarında mekan olarak bu şehri seçiyor. Memleketim ne de olsa...

Önerir miyim? Eğer fantastik olsun ama bizden olsun, Türk olsun derseniz, bir şans verin derim. Kolay okunur kitaplar yazıyor Sezgin Bey...

Spoiler: Kitabın yarısına gelmeden sonunu çözmüş biri olarak biraz sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Kitap içinde sürekli geçen bir "zaman" kavramı zaten olayların akışını gözünüzün içine sokuyor resmen. Benim açımdan ise zaman döngüsünü içine alan edebi eserlere aşina olmamdan ve bir de zamanında bu konuda fanfic yazmamdan ötürü konuya oldukça hakimim. Bu yüzden pek merak ederek değil de, daha çok kitabı bitireyim elimde kalmasın tarzında okuduğumu itiraf etmeliyim.

İşin içine bir de sürekli Kerem'in güzelliğinden bahsedilmesi ve bunun sayfalar ve sayfalar boyu tekrarlanması açıkçası beni biraz sıktı. Bu kadar abartılı anlatılmasına ve okuyucunun sıkılmasına gerek olmadığı görüşündeyim şahsen.


 

18 Aralık 2014 Perşembe

Doa Kozmetik Alışverişi ve Yeni Saç Bakım Ürünlerim





Amerika'dan beraberimde getirdiğim ürünler aslında daha bitmedi. Project 10 Pan yaptığım dönemdeki gibi, ürünlerimin en azından bir kısmı bitmeden yeni ürün almayacağım diye kendi kendime söz vermiştim. Uzun zamandır da sözümü tuttum. Bir ürün bitmeden ya da ihtiyacım olmadan hiçbir şey almadım.

Gelelim Doa Kozmetik'e... Uzun zamandır Doa Kozmetik firmasını ve ürün yorumlarını takip ediyordum. Ancak üstteki nedenden dolayı alışveriş yapmıyordum. Fakat son zamanlarda saçlarımdaki problemler nedeniyle, saç bakım ürünlerimi değiştirmeye karar verdim ve istediğim ürünler için tercihim Doa oldu. Sorunum ise saçlarım çok çabuk kırılıyordu. Cansızlaştı ve her zaman parlayan görüntüsünün yerini mat ve sert bir hal aldı. Ben de biraz araştırıp iyi gelen ürünleri seçtim.

Eskiden Doa Kozmetik, ürünlerinin yanında mutlaka hediye gönderirmiş. Valla benim kutudan hediye falan çıkmadı. Hediyesini ne geçtim, benim daha heyecanla beklediğim, sitelerinde rastladığım sıcak ve samimi ifadeleriyle siparişimizle gönderilen küçük notlarıydı onu da göremedim. O nedenle biraz hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim.  Bu yazıyı okuyorlarsa kendilerine tavsiyem o eski samimi ifade şekillerine geri dönmeleri. Biz sizi bu yüzden sevdik Doa... ^_^







12 Aralıkta verdiğim siparişim ayın 18'sinde elime ulaştı. Ürünlerim bir kutu içinde sıkıca sarılmış ve  paketlenmişti. Ürünlerin ambalajları hakkında çok şey yazılıp çizilmiş, kalitesiz, basit gibi, benim gözüme pek batmadı. Zira aktardan aldığım doğal ürünlerinde ambalajları genelde bu kalitede oluyor. Tek söyleyeceğim metal tasarım, eski ambalajlarını daha çok beğenmiştim. Keşke ona geri dönebilseler...   

Neyse gelelim benim siparişime...

Yağlı saçlar için sülfatsız şampuan: Saçlarım yağlı olduğu için bu şampuanı seçtim. Yıkarken pek köpürmüyormuş, benim için temizlemesi yeterli...

Besleyici saç bakım kremi: Saç uçlarımdaki kırılmaları biraz olsun azaltır diye düşünüyorum. Deneyip göreceğiz artık...

Hint yağı: Saçların çabuk uzamasını sağlıyormuş.

Hint yağı ve sarımsak sabunu: Sarımsak yağı da hint yağı gibi saçların uzamasında etkili ve dökülmeyi önlüyor. Saf yağ bulamadığım için sabununu aldım.

Defne Sabunu: Saçların hızlı uzamasını sağlıyormuş.

Shea Butter: Dudaklarım için aldığım bir ürün bu... Rosense'in dudak balmı piyasadan kalkınca ben de buna yöneldim.

Gül Suyu: Tonik niyetine kullanacağım kendisini...  Zaten gül suyunu çok amaçlı kullanıyorum. O nedenle pek dayanmıyor. Bir de Doa'nın gül suyunu deneyelim.

Eğer memnun kalırsam diğer ürünlerine de bir şans vereceğim. Peki, siz daha önce hiç Doa Kozmetik ürünleri kullandınız mı? En çok hangi ürününden memnun kaldınız?



 

14 Aralık 2014 Pazar

Uluslararası İlişkiler IX - Şükran Günü ve Kara Cuma {Thanksgiving & Black Friday}





Amerika'dayken bu konuda çok yazmak istemiştim ama bu dönemlerde hep ya sınavlarım olduğu, ya da çalıştığım için ne yazık ki yazma fırsatı bulamamıştım.

Amerika'da kasımın son perşembesi Thanksgiving yani Şükran Günü olarak kutlanır. Bugünün anlamı ve tarihi 1621 yılına dayanıyor. İngiliz birlikler ve Kızılderililer tarihte ilk kez bugün birlikte yemek yemişler. Bugünün getirdiği hoşgörü nedeniyle yaklaşık 50 yıl savaş olmamış. Anlatılana göre Şükran Günü'nde yenilen hindinin nedeni o günde avlanan hindilerden ileri geliyormuş. Yılbaşında hindi yemenin Türkler'e nereden kaldığını anlamışsınızdır. Tavuk, sığır, koyun ne isterseniz yiyebilirsiniz. İlla hindi diye tutturmanın anlamı yok.

Bugünü ben biraz bizim bayramlarımıza benzetiyorum. Sırf bugün aileleriyle yemek yemek için kıtanın öbür ucuna 5 saatlik uçak yolculuğu yapan hocalar tanıdım. Aileler dostları ve yakınları ile evlerinde toplanırlar. Hem sohbet ederler, hem yemek yerler. Akşam üzeri gibi herkes evlerine dağılır. Akşam oturmaları ve gece gezmeleri yoktur bugünde... Yemek olarak da Amerikalı aileler başta hindi olmak üzere patates püresi, kızılcık marmeladı, çeşitli aperatifler hazırlarlar. En meşhur tatlıları da balkabağı turtasıdır. İçinde bolca tarçın bulunan şekeri bile anlaşılmayan bir turta düşünün... Kesin her masada bulunur. Ben gerçi tadını hiç sevmedim. Nerede bizim o güzelim kabak tatlımız.







Ben ilk Şükran Günümü Bulgar arkadaşımın amcasının evinde davetli olarak kutlamıştım. Amcası ve kız arkadaşı, hem Amerikan hem de Akdeniz mutfağına özgü çok güzel yemekler hazırlamışlardı. Benim için unutulmayacak olansa geçen sene yarı Amerikalı yarı Türk arkadaşımın evinde geçirdiğim yemekti. Kendimi tamamen bir Amerikan filminin içerisinde hissetmiştim. Büyük bir ev, eşiyle birlikte yemek hazırlayan Amerikalı amcamız, her yerden fırlayan bir kedi, köpek ve kendi halinde ellerinde içkileriyle yemeklerin hazırlanmasını bekleyen birkaç misafir...

Bugün de beni sevindiren diğer bir detay da beni düşünüp yaptığı hindiden, patates püresinden bana ayıran, tabaklarla evime gönderen dostlarımdı. "Şükran Günü'nde başka yere söz vermişsin, en azından yemekleri tat..." şeklinde söylemlerini yüzümde bir gülümsemeyle kabul etmiş, tekrar tekrar teşekkür etmiştim. Allah öyle insanları hiç eksik etmesin hayatınızdan...Bu aileli yemekler, ailemden uzak bana güzel bir anı olarak kalmıştı. Amerikan kültürünün bu yüzünü görmek çok hoşuma gitmişti. Bugünü bile yalnız geçiren Amerikalılar olunca da bayramları yalnız geçiren insanlar geldi gözümün önüne...



 
 
 

Şükran Günü'nün ertesi günü ise Black Friday, Türkçe anlamını pek sevmesem de Kara Cuma olarak nam salmıştır dünyada... Bana göre bundan olsa olsa Pembe Cuma olur...
 

Kara Cuma'da gece yarısından itibaren giyimden, elektroniğe, ayakkabıdan, bilgisayarlara neredeyse birçok mağaza %70'e varan indirime girer. Hal böyle olunca kapitalist bir ülkede yaşanabilecek kargaşayı siz düşünün ya da direk üstte eklediğim videoyu izleyin.

Black Friday'in anlamını sorduğum bir arkadaşımın bana anlattığı yorumunu aktarıyorum sizlere. En büyük nedeni bu sıralar Christmas yaklaştığı ve tüm Amerika'yı tatlı bir hediye alma telaşı sardığı için neredeyse bütün firmalar indirim başlatıyorlar. Mantık sürümden kazanmak... Diğer bir nedeni de senenin sonuna yaklaşılmasından dolayı, bu yolla yılın stoklarını tüketmek ve girdileri yükseltmek...

Amerika'da bulunduğum dönemde günün fırsatlarından yararlanmak için kendimi alışveriş merkezine attığım ya da akşam rahat rahat online siparişler verdiğim oldu. Nasılsa bir sorun mu yaşadın ya da çok para harcadığını fark ettin, gidip sorgusuz sualsiz iade edebilirsin.

Kendi tecrübelerimden söyleyebilirim ki giyim ve ayakkabı da her zamanki mağaza yoğunluğu ve kasa kuyruklarını aynı oranda yaşıyorsunuz. Öyle yığılma ve izdiham yok. Ancak madalyonun bir de öbür yüzü var. Bilgisayar ve diğer elektroniklerde mağazalar önünde sabahlamalar, büyük bir izdiham ve daha da kötüsü tartışma ve kavgalar her Kara Cuma yaşanan olaylar haline gelmiş. Bizim haber kanalları da sağ olsun hep verirler bu görüntüleri...









Amerika'dan döndüm dönmesine de hala o indirim günlerindeki heyecanı yaşıyorum. Sanki hala Amerika'dayım ve istediğim ürünleri daha uygun fiyatlara alabilecekmişim gibi... Allah'tan sağ olsun arkadaşlarım bu sorunu çözüyorlar.

Bu sene Abercrombie'den beğendiğim 2 hırkayı indirime girer de ben de alırım hayaliyle yaşıyordum. Yalnız nedense Kara Cuma indirimleri yokmuş. Öyle olunca bu sene Black Friday alışveriş tercihim Victoria's Secret oldu. İstediğim ürünlerde bir alana ikincisi %50 indirimli olunca ve yanında da kocaman bir çanta hediyesi gelince, bir de kargo bedavaysa tadından yenmedi ve online alışverişle Amerika'daki arkadaşıma ürünlerimi gönderdim. 3 günde kendisine ulaşmış. Şimdi tek yapmam gereken kendisini beklemek...

Şimdi diyeceksiniz ki "Aaa! Victoria's Secret burada da var." Efendim ben de biliyorum olduğunu ama Amerika'da tanesine 5 dolar verip kutu kutu hediye aldığım vücut losyonlarının burada 35 TL olduğunu öğrendiğimden beri mağazasına falan gitmekten vazgeçtim. Gerçi Amerika'da da ancak indirim dönemi gidip alın derim yoksa çok kalite ürünleri yok. O kadar para etmezler. Bu da belki başka bir yazının konusu olur. Victoria's Secret hakkında da mı bir yazı yazsam acaba?!

Bana kalsa bu uygulamayı okulların açılma dönemine ya da Ramazan ve Kurban Bayramı öncesine denk getirip ülkemizde de yapsalar. İndirimler neredeyse bütün mağazalarda yılın belli dönemleri oluyor ama benim önerimdeki amaç çoluk çocuğunu sevindirmek isteyen ailelere bir katkısı olması... Her sene nasılsa okullar açılıyor mantığıyla fiyatlarına bindirdikçe bindiren aç gözlü firmalar ve esnaflar yüzünden olan vatandaşın cebine oluyor. Her neyse...

Peki, sizin var mı Kara Cuma alışverişiniz? Umarım siz de indirimlerden yararlanıp, ciciler almışsınızdır kendinize... ^_^

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...