2 Kasım 2011 Çarşamba

Mat Oje Zamanı: Pastel No: 40 + ELF Matte Finisher


Ucuza alınabilecek mükemmel bir renk bence... Ne zamandır dolabımda duruyordu ama yazın hiç kullanmamıştım. Sonbaharla birlikte bu tarz renklerde görücüye çıktı.

Tırnaklarımda iki kat bulunuyor. Öyle kalın bir tabaka halinde de sürmemiştim. Top coat kullanmadığım halde diğer ojelerime göre çabuk kurudu. Sanırım aldığımda dükkana yeni gelmiş olmasının ve aldığımdan beri pek açmamamında bunda etkisi var. Bu arada top coat önerisi olan varsa bekliyorum.


Diğer markalara haksızlık olmasın ama Türk markaları içinde benim favorim Pastel'in ojeleri... Zaten sizlerle paylaştığım resimlerden de anlaşılıyordur. Diğerleriyle karşılaştırdığımda daha hızlı kuruyor. Rengini iki katta rahat veriyor. Yapıları da bence gayet iyi... En azından fiyatı düşünülünce pek hayal kırıklığına uğramıyorsunuz.


Tabi ben rahat durur muyum? Daha iki gün geçmeden yeni bir şeyler deneyeyim ama renk heba olmasın diye üzerine Elf'ten aldığım Matte Finisher'ı geçtim. Baş parmağıma biraz kalın bir tabaka halinde, diğerlerine ince sürdüm. O yüzden arada fark var. Bence her iki hali de güzel... Bu sonbahar ve kış favori rengim desem haksızlık olmaz sanırım. Eğer siz de mat cila isterseniz piyasada bir sürü var. Hatta Pastel de çıkardı. Ben de Elf'inki olduğu için alma gereği duymadım. Siz alıp, deneyebilirsiniz.


Son olarak artık yurtdışından alamasak da mat ciladan bahsedeyim. Kalın bir tabaka sürerseniz yukarıdaki gibi bir görünüm elde ediyorsunuz. İnce sürdüğünüzde çok mat olmadığı kesin. Çok çabuk kuruyor. Kokusu da rahatsız etmiyor zaten. Ağır bir yapısı yok. Elf'ten aldığım bir ojeyi sevmediğimden bahsetmiştim. Daha doğrusu fırçasını sevememiştim ama bu cilanın fırçası ince ve kullanımı da rahat... Buna benzer renk tavsiyeleriniz varsa bekleriz efendim...

1 Kasım 2011 Salı

Once Upon a Time: Bir Varmış, Bir Yokmuş


Ya masallar gerçekse...

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalını bilmeyenimiz yoktur. Prens, uyuyan güzeli öperek uyandırır ve sonsuza dek mutlu yaşarlar. Bu hikayenin bizim bildiğimiz sonu... Peki, ya öyle değilse? Ya iyiler değil de kötüler kazanmışsa? Prens ve prenses sonsuza dek ayrı kaldıysa...

Dizinin konusu aslında çok basit... Bu sene Hollywood'da da birkaç filmde göreceğimiz Pamuk Prenses masalı baz alınmış. Hatta bu filmlerde kötü kraliçemizi Julia Roberts ve Charlize Theron canlandırıyor. Heyecanla bekliyorum. Sanırım bütün konuları tek tek tükettikleri için eski mitlere yapımcılar geri dönmeye başladı. Yoksa hiç bırakmamışlar mıydı?

Gelelim dizinin konusuna: Pamuk Prenses'i bulan Prens onu öperek uyandırır ve evlenirler. Ancak bizim bildiğimiz bu mutlu son çabuk bozulur. Düğünü basan kötü kalpli kraliçe onlara bugünlerinin tadını çıkarmalarını, çok yakında lanetinin bütün ülkenin üzerine çökeceğini ve bir gün hiçbirinin artık bu dünyayı hatırlamayacağı söyler.
Diğer yandan; Emma Swan, yalnız yaşayan, kayıp insanları bulan ya da buna benzer işler yapan bir çeşit dedektiftir. Ailesi yoktur ve daha kötüsü bir bebekken yol kenarına bırakılmıştır. 28. doğum gününde en azından bir günlüğüne olsa yalnız olmamayı diler. Bir saniye geçmeden kapısı çalar ve karşısında onun yıllar evvel terk ettiği oğlu olduğunu iddia eden bir çocuk bulur. Dahası çocuk Emma'ya bir hikaye kahramanı olduğunu ve bütün bir ülkenin kaderinin bu genç kadının elinde olduğunu söylemektedir.    

Şimdi ne alaka diyeceksiniz. Doğru ben de öyle dedim başta. Bizim bildiğimiz masallar en azından birkaç bin yıl önce yaşanmış olaylardır. Her efsanede gerçek bir pay olur ya, o şekilde düşünürsek, üvey anne, korunmaya muhtaç genç kız, onu kurtaran yakışıklı adam, her hikayede vardır. Günümüzdeki kitaplarda da... Peki, bu iki alakasız konu nasıl birbirine bağlanıyor? Önce karakterleri tanıyalım.

Bir kere benim favorim ve diziyi dizi yapan kötü bir üvey annemiz var. Kötü kraliçe diğer insanların mutluluğunu çekemiyor ve hepsinin şu anki yaşamlarını, kim olduklarını unutmaları için bir büyü yapıyor. Ben seviyorum böyle karakterleri. Neden mi? Hikayeye heyecan katıyorlar çünkü. Onları izlerken ayrı keyif alıyorum.

Kötü Kraliçe, Pamuk Prenses'in hayatını zehir etmeye yemin ediyor. Yaptığı lanet sonucunda bütün ülkeyi günümüze göndermeyi başarıyor ve tabi ki hiçbir şey hatırlamamalarını sağlıyor. Laneti bozabilecek tek kişi ise Pamuk Prenses'in doğmamış kızı... Prens ve prenses de boş durmuyor, bir büyü yaparak kızlarını koruyorlar ve kraliçeden kurtarıyorlar. Lanetin etkisiyle bütün karakterler bir şekilde günümüze geliyor. Peki, iki alakasız konuyu birleştiren anahtar kim?

Burada devreye, Emma'nın gençlik hatası olarak gördüğü ve ailesiz büyümesini istemediği için evlattlık verdiği Henry giriyor. Henry öyle bir çocuk ki, çocuk mu, yetişkin bir birey mi ayırt edemiyorsunuz. Storybroke'ta üvey annesiyle yaşarken, öğretmeninin verdiği kitap sayesinde kasabada yaşayan herkesin bu masaldan çıkmış olduğunu fark ediyor ve annesini bu laneti bozmak için kasabaya getiriyor. Emma başta bu çocuğu kabul etmese de onun yardıma ihtiyacı olduğunu görünce dayanamıyor ve en azından bunun için bir süreliğine kasabada kalmaya karar veriyor.

Dizinin daha iki bölümünü izledim. Yapımın ilk bölümü yaklaşık 12 milyon kişi tarafından izlenmiş. Bu da başarılı olacağı yönünde dedikoduları ortaya çıkarıyor. Ancak ABC'nin geçen sene Visitors adlı uzaylı dizisini izliyordum ama ne yazık ki yayından kaldırıldı. Umarım bu dizinin sonu Visitors'a benzemez. 

Benim için mükemmel bir yapım değil ama klasik masallardan hoşlananlar için değişik bir bakış açısı sunuyor. Üstelik daha önümüzde birçok bölüm var. Erken karar vermemek gerekir. Umarım dizinin yeni bölümleri beni şaşırtır. Yeni bir dizi olmasına rağmen izleyenler neler düşünüyor acaba?




Blogger N'lerini Seçiyor: Peri TV'nin N'leri


Maviciğim beni yaklaşık bir yüzyıl önce mimlemişti. Aslında sağ tarafta gördüğünüz blog listesindeki herkesi severek takip ediyorum. Okuduğum bir milyon tane blog olmadığı için liste de çok uzun değil...

En İyi Tasarıma Sahip Blogger: Tasarımlarda sadelikten hoşlanırım. Öyle çok çiçekli böcekli tasarıma sahip siteleri okumak sinir bozucu gerçekten. Göz yoruyor.  O yüzden Mavicim senin bloguna girip dolanmayı çok seviyorum.

En Güncel Blogger: Metropol Günlüğü'nü tek geçerim bu konuda. Her konuda yazması da ayrı güzel...

En Meraklı Blogger: Öyle birini göremedim daha...

En Çok Gezen Blogger: Özlem Pansiyon... Kore macerasını okumadan geçmeyin efendim...

En Çok Bilgilendiren Blogger: Darkangelhome, AKAME konusunda çok bilgilendirici yazıları var. İlgililerine duyurulur.

En Çok Eğlendiren Blogger: Maviciğim'i okurken çok eğleniyorum valla...

En Çok Yorum Yapan Blogger: Valla öyle biri yok canım... Keşke olsa...

En Çok Özlenen Blogger: Just Makeup... 6 ay olmuş post atmayalı... Türkiye'de sayılı makyaj bloglarından biriydi. Ne oldu acaba? Özlendin JM...

En Uzak Doğulusu: Flysari... Seul'den bizi bilgilendiren mesajları için minnettarız kendisine...

En Modacı Blogger: Valla modayla pek alakam yok ama Salıncakta İki Kişi'yi   söylemeden edemeyeceğim.

En Makyajlı Blogger: Makyaj Aynam.... Yaptığı göz makyajları çok güzel...

Benim listem şimdilik bu kadar... Sizin N'leriniz kimler?

29 Ekim 2011 Cumartesi

Work And Travel: Bir Giden Pişman, Bir de Gitmeyen!


Şimdiden uyarayım. Peri Tv standartlarına göre uzun bir yazı olacak.

Bir zamanlar Work and Travel programıyla Amerika'da bulunmuş biri olarak sanırım en gereksiz(!) bilgileri bendenizden alabilirsiniz. Ancak bu bilgiler, şirket önerme gibi ticari meselelere dönmeyecektir. Zira nette ya da etrafınızda dolanan onca insana dikkat etmenizi öneririm öncelikle. Şirketlerden komisyon aldıklarına dair dedikodular geliyor kulağıma. Öyle vallahi...

Bir kere çalışacaksın arkadaş. Adı üzerinde zaten: Work And Travel demişler. Yatmaya mı gidiyorsun Amerika'ya? Ha, benim param bol, ben sadece gezmeye geldim dersen o başka. Paşa paşa vizeni alır, en aşağı 3 ay Birleşik Devletler'de -onlar böyle söylüyorlar çoğunlukla- kalırsın. Şöyle bir şeyde olabilir tabii ki. Eğer bir akraban varsa tatilini orada yaparsın. Gerçi akrabaların yanında Amerika'nın ne kadar tadı çıkar orası biraz tartışılır.

Çalışmak dedikse masa işi başı da vermezler sana. Sen orada -bizim kaba tabirle- amele görevi göreceksin ya da kibar tabirle vasıfsız işçi olacaksın yani. Gerçi işini buradan seçme lüksün de var. Ancak şirketin güvenilir değilse ya da orada bir katakuliye getiririlirsen işini değiştiribilirler. Ben yemem deme. Yersin canım benim. Dedim ya iş seçme lüksün yok diye.

Ne iş verirler sana peki? Housekeeping, oyun operatörlüğü, bulaşıkcılık, garsonluk v.s. gibi işleri alırsın. Eğer bahşişli bir işse şanslısın demektir. Çünkü Amerikalı'ların geneli bahşiş bırakmayı sever. Hele ki restoranlarda yediğin yemeğin %60'ı kadar bahşiş ödendiğine dair duyumlar almıştım. Hatta özel biriyle yemeğe gelenler varsa parasını göstermek için bol bahşiş bırakır ki garsonlar özel ilgi göstersin. Tabi bu işlerinde size uygun olması gerekir. Ehliyeti olup, direksiyonu olmayan birinin valeye başvurduğunu düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum. Zaten çalışacağı yer fark ettiği an, işini değiştirirler.

Ben böyle daldım ama asıl önemli olan işlerini halledecek güvenilir bir şirket bulmak... Eğer şirketin güvenilir değilse zaten hapı yuttun demektir. Ben çalışacağı işi bırak, hayali mekanlar mı duymadım, orada açıkta kalmış öğrenciler mi okumadım siz düşünün. İşin varsa zaten öpüp, başına koy. Fazla da zırlama. Bu işten, öğrenci başı ne kadar para götürüldüğünü duyan uyanıklar sayesinde şu anda piyasada WAT şirketlerinden geçilmiyor. Ben Ankara'da ne zaman kafamı kaldırıp tabelalara baksam mutlaka bir ya da iki WAT şirketi görürdüm. Şimdi de pek bir değişme yoktur sanırım.

Ne kadar para kazanılır? Size, birisi ben 10000-15000 dolar kazandım derse kesin sallıyordur. Sakın inanmayın. Akıl var mantık var. Saat ücretiyle çalışacağınız saatleri hesaplayın. O rakamı bulma ihtimali var mı? Hiç kazanmazsınız demiyorum. Elbette bir 5000'i geçer. Ancak yemek, barınma, seyahat ve sonrasında alacaklarınızı hesaplayınca geriye çok da fazla bir para kalmıyor. Bir laptop ya da iphone alıp gelirsiniz zaten Türkiye'ye... New York'u gezmeden dönmeyin derim. Benim birçok arkadaşım gitti. Ancak hiçbiri o rakamı bulamadı. Hatta bunların içinde Alaska'da balık fabrikasında çalışan da vardı. Düşünün artık...

Gelelim vize işine... Ben vizede hiç zorlanmadım. Zorlanacak da bir şey yok. Tabii ki not ortalamanız yüksek ise... Not ortalamasından tatmin olan bir vize görevlisi şak diye verir vizenizi. Hatta bir iki soru dışında hiçbir şey sormaz. Onlar da çok basit şeylerdir. Nereye gideceksin falan... Ben ikinci alışımda hiçbir soruyla karşılaşmamıştım mesela. Kadın bu gitmiş gelmiş, ülkesinde kalmaya pek meraklı herhalde diye düşündü sanırım. Kısa boylu ve sevimli bir kadındı. Daha önceden de tanışmışlığımın etkisi vardı sanırım. Bilmiyorum.

Sıradaki mevzu uçak bileti... Burada gidip de THY'den almak gibi bir aptallığa düşmeyin. Unutmayın THY güvenilirdir ama diğerlerine göre daha pahalıdır. Siz öğrencisiniz. Boşa harcıyacak paranız yok. Ben zenginim ondan başkasıyla uçmam derseniz o ayrı... Ben şirketin anlaşmalı olduğu başka bir şirketten 300 dolar daha ucuz bir rakama Delta'dan almıştım. Zaten Amerika'ya giderseniz önerilecek şirketlerden birisidir. Gerçi hostesleri koca koca kadınlardı ama olsun. Benim için hayal kırıklığı yaratmadı doğrusu. İstanbul-New York tek seferde, aktarma falan olmadan gitmiştik. Lufthansa gibi şirketlerle aktarmalı giden arkadaşlarım vardı. Biraz zorlanmışlar. Uçaklardan falan şikayet etmişlerdi ama sonunda bir şekilde New York'a inmeyi başarmışlardı.

Konaklama... Kalacağınız yeri şirketinizle konuşup baştan ayarlamaya çalışın. İşini hallet, oraya gidince mutlaka bir yer bulursun diyenlere sakın kanmayın. Orada yabancı bir ülkede yalnız kalacaksınız. Yoksa sonunda, parklarda ya da otobüs terminallerinde sabahlamak zorunda kalabilirsiniz. Resmen ortada kalırsınız anlayacağınız... Peki, konaklama olarak ne tür seçenekleriniz var? Bu sizin çalışacağınız yere ve sizin şirketinize göre değişir. Motel, hostel, apartman ya da karavan tarzı küçük yerleri ayarlar genelde şirketler. Mesele çalışacağınız yer turistik bir yerse, muhtemelen küçük bir motel, sirk tarzı bir yerse karavan olur. Biz gittiğimizde önce şirketin ayarladığı motel, daha sonra da kendi tuttuğumuz evde kalmıştık. Bu da şans işi gerçi. Ben tüm yaz boyu motel ya da hostellerde kalanları da duymuştum.   

İngilizcem yeter mi ve orada dilimi geliştirebilir miyim? WAT için orta düzeyde İngilizce seviyesi yeterli. Hatta beginner olanların bile gittiğini biliyorum. İş verenler çalışacağınız bölüme göre seviye ister genelde... McDonalds'ta kasada duran biriyle, iç kısımda çalışan birinin konuşmalarını düşünün mesele. Kasada duran birinin dil seviyesinin daha yüksek olması istenir doğal olarak. Peki, dil geliştirilebilir mi? Eğer sen, tüm gün Türkler'le olursan ancak Türkçe'ni geliştirip dönersin Türkiye'ye... Olabildiğince fırsatlar yaratıp, diğer iş arkadaşlarınızla, sizin gibi gelen öğrencilerle görüşüp konuşun. Hem boş vaktinizi değerlendirip sıkılmazsınız hem de İngilizce'nize yeni şeyler eklersiniz. En azından konuşma ve dinleme yeteneğiniz gelişir.   

Adımını attın Amerika'ya... Seni havalimanında vize kontrolünden geçirecekler. O kadar korkmana gerek yok. Genelde görevliler suratsız olsa da bir iki "Merhaba! Nasılsınız?" cümlesiyle yelkenleri suya indiriyorlar. Ben de işe yaramıştı en azından. Şansa bakın ki gideceğimiz şehirli çıktı geçişimize izin veren adam. Ayak üstü çok özlediğinden falan bahsetmişti. Bizi iyi şanslar dileyip gönderdi anlayacağınız. Tabi gümrük de var. Benim ülkeye soktuğum yiyecekleri duysanız aklınız hayaliniz durur. Amerika'ya yiyecek, içecek her türlü şeyi sokmak yasak. Bavulumuzu açtılar mı bilmiyorum ama öyle bekleme falan olmadı açıkçası. Yiyeceklerde gül gibi bavulda bekliyorlardı. Bu demek değil ki siz de rahat rahat yiyecek geçirirsiniz. Bilmiyorum valla...

İş yerine geldiniz diyelim. Çalışmaya da başladınız. Yapacağınız ilk iş overtime yani fazla mesai için başvurmanız olsun. İkinci iş bulmak kolaydır. Hele büyük bir şehirdeyseniz aramanıza bile gerek kalmaz. Ancak overtimeı tavsiye etmemin nedeni ortalama saat ücretinin 1.5 katı daha fazla ödeme almanızdır. Az saate daha çok para kazanırsınız.

Muhtemelen aynı iş yerinde sizin gibi başka ülkelerden gelen öğrenciler de olacaktır. Muhtemelen değil aslında, mutlaka olacaktır. Özellikle Rusya, Eski Sovyet ülkeleri, Romanya, Bulgaristan, Polonya gibi ekonomik açıdan fakir Avrupa ülkelerinden gelen öğrencilerle tanışma imkanınız var. Genelde onlar para kazanmak için Amerika'ya gelirler ve iş ayırt etmeden günün 12-16 saati çalışırlar. Biz Türkler'de durum daha farklı gördüğüm kadarıyla. Biz daha çok biraz para kazanalım, masrafları çıkartalım, gerisini harcayalım modundayız.

İş yerindeki arkadaşlarınızla iyi geçinin. Beni ilgilendirmez demeyin. Bal gibi ilgilendirir. 3 ayı beraber geçiriyorsunuz. Nefret ettiğiniz bir yerde çalışmak ne kadar zor bir şey biliyor musunuz? Kendi arkadaşlarınızdan çok onların yüzünü görecek, onlarla muhatap olacaksınız. Can ciğer kuzu sarması olun demiyorum ama en azından bir merhaba demek, güler yüz göstermek kötü bir şey değildir. Kimseye zararı olmaz. Hatta size faydası da dokunur. Benim çalıştığım dönemde birçok yabancı öğrenci vardı. Suratsız Polonyalılar ya da çıkarını düşünen Ruslar gibi olmayın. İnanın, ben ülkeme dönerken arkamdan ağlayan bile olmuştu. Hediye verenleri saymıyorum bile... Hepsi duruyor hala... Kişinin bir şekilde kendisini sevdirmesi ne kadar güzel bir duygu... Dahası unutmayın ki, siz orada Türkiye'yi tanıtıyorsunuz. Bu hepsinden daha önemli... Ben o dönemde daha önce değil bir Türk'le tanışmak, haritada Türkiye'nin nerede olduğunu bilmeyen insanlarla tanıştım. En azından ufacık da olsa bir etki bırakabildiysem ne mutlu bana...

Müslüman olduğumuz için önyargılı davranırlar mı acaba diye düşünebilirsiniz. Amerika'da ırkçılık çok büyük suçtur. Tanıştığınız herkes size böyle davranır demiyorum ama arada çıkabilecek tek tük kişiler sinirinizi bozabilir. Nasıl biz de bazı geri görüşlü insanlar varsa, 11 Eylülden sonra Amerika'da da durumlar biraz değişti. Ben bir kere karşılaştım. Aynı iş yerinde çalışan bir adamdı. Ben, "Türküm" dedikten sonra sorduğu ilk şey "Müslüman mısın?" olmuştu. Ben de "Evet!" diye cevap vermiştim. Bana karşı kötü bir davranışı ya da bir sözü falan olmadı. Ancak sinirimi bozmuştu. Ben de onunla bir daha konuşmasam da hareketlerimle rahatsızlığımı belli ettim, kendisini resmen görmezden geldim. Böyle biriyle konuşmak boşuna olurdu çünkü. Tartışmaya girecek biri değil diye düşünüyordum. Sonunda birkaç gün sonra yanıma gelip benimle tanıştı, bir ihtiyacım olursa yardımcı olacağını söyledi. Zaten aradaki konuşmalarda, ben ona Türkiye'den, Türkler'den bahsettim. Sorduğu soruları cevapladım. Açıkçası çok şaşırdığını yüzünden çok rahat okuyabiliyordum. İnanın, diğer öğrencilerle değil, gelip arkadaşım ve benimle sohbet ederdi. Bir kişinin fikirlerini değiştirsek ne olur demeyin. Bir kişi demek, bir millet demektir. Unutmayın!

Gelelim alışveriş yapma meselesine... Buna değinmek istiyorum çünkü giderken mutlaka sizden bir şeyler almanızı isteyen ya da hediye bekleyen olacaktır. Elektronik eşyalar, bilgisayar, mp3 gibi aletler ucuzdur. Ancak uspler gerçekten Türkiye'den pahalı... Bu nedenle bir bilgisayar edinin derim.  Amerika'da her şeyin yola saçılıp, dağıtıldığını düşünüyorsanız avcunuzu yalarsınız. Onun dışında sakın gidip markaların kendi mağazalarından alışveriş yapmayın. Karma ürünler satan -bizdeki Boyner gibi- mağazaları tercih edin. Bir-iki sezon önceki ürünleri çok çok ucuz fiyatlara alabilirsiniz. Ben Türkiye'de 80 milyonu rahat vereceğim bir Converse'i 15 dolara, 140 dolarlık ünlü bir markanın deri çantasını 14 dolara aldığımı biliyorum. Şaka gibi değil mi? Ayrıca şehir dışında bulunan büyük outlet mağazalarını tercih edin. Hem ucuzdur hem de birçok markayı barındırır.    

İş yerinden ayrıldınız. Alışverişlerinizi tamamladınız. Mutlaka ama mutlaka ünlü şehirlerinden birini gezip öyle dönün Türkiye'ye... Bu da büyük ihtimalle New York olacaktır. Zaten eylülde Manhattan'ı gezerken mutlaka etrafınızda Türkçe konuşan WAT öğrencilerini göreceksinizdir. Ben karşılaştıklarımın sayısını bile unutmuştum. Ben New York dışında Boston, Buffalo, Niagara Falls gibi şehirleri, Kanada'da Ontoria ve Toronto'yu da görme şansına sahip oldum. Ancak fırsatım olsa San Francisco, Los Angelas, Las Vegas'ı da görmek isterdim. 

Eğer bir gün WAT'la yolunuz Amerika'ya düşerse, bol bol arkadaş edinin. Fotoğraf çekin. Gezin, dolaşın, eğlenin. Zaman kısa... WAT programında daha da kısa... Gidecek olan varsa, şimdiden bol şanslar...  

28 Ekim 2011 Cuma

Heaven Postman: Cennetin Postacısı Var Mıdır?


İtiraf ediyorum. Bu filmi sırf Jae Jeong olduğu için izledim. Kendisini Protect The Boss'da izledikten sonra acaba bu filmde nasıldı diyerek meraklanmıştım tabi. Ancak fazla bir beklenti içine de girmemiştim. Çünkü dizilerini çok sevsem de izlediğim filmler bakımından Uzak Doğu yapımlarını biraz zayıf buluyorum. Fikrimi değiştirecek bir yapımla karşılaşır mıyım acaba? Belki bir gün...

Gelelim konusuna; Shin Jae Joon iki dünya arasında yolculuk yapabilen bir postacıdır. Ha Na ise; erkek arkadaşını kaybetmiş ve sürekli onun için mektuplar yazmaktadır. Ancak bu mektuplar alışılmışın dışındadır. Jae Joon bu nedenle Ha Na ile bağlantı kurar. Ancak Jae Joon'u herkes göremiyordur.

Filmin konusu dikkat çekici. Bana biraz City Of Angels filmini hatırlattı. Ancak daha farklı bir sentezi var. Başta, Jae Joon'nun melek mi, hayalet mi ne olduğu pek belli olmuyor. Kendisi iki dünya arasında sıkışıp kalmış. Ne tamamen buraya ait olabiliyor ne de oraya... Benim düşüncem ise: Böyle postacım olsun, 100 milyar borcum olsun....

İtiraf etmeliyim Jae Jeong'un oyunculuğu burada biraz gözüme battı benim. Duygusal anlarda kendini pek gösteremedi. Bu nedenle filmde verilmek istenen romantizme de gölge düştü. Protect The Boss'ta çok daha iyi bir iş çıkarmıştı. Kendini geliştirdiği kesin...

Başroldeki kızımızı ise başta hiç sevememiştim. Zoraki gülümsediği sahnelerde çok itici duruyordu. Ancak duygusal sahnelerde daha gerçekçi bir performans sergiledi. Filmin ilerleyen dakikalarında oyunculuğunu ortaya koydu diyebilirim.

Spoiler: Ben Jae'nin Ha Na ile tanışması için o kazayı geçirdiğini ve postacı yapıldığını düşünüyorum. Zaten hikayenin sonunda birbirlerini bulmalarının başka bir nedeni de olamazdı. Birlikte yaptıkları, insanları mutlu etme çabaları da çok saçmaydı. Ancak Ha Na'nın yardım aldığı, mucit adam çok ilginç bir karakterdi doğrusu. O tipte bir kişiyi Kore dizisinde, uzun soluklu olarak izlemeyi çok isterim.

Gelelim Peri'nin notuna: 10 üzerinden 6...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...