5 Şubat 2012 Pazar

Argan Yağı ve Saç Bakımı Hakkında Biraz Lakırdı

Kullandığım ürünleri tek tek anlatmaya kalkarsam, bu gidişle siz de ben de helak olacağız. O yüzden bundan sonraki yazılar birden fazla ürünleri içeriyor olabilir.

Ben saç, cilt, tırnak olsun eğer içten gelen bir beslenme ya da genetik üstünlük yoksa dışarıdan yapılan tüm etkenlerin çok sınırlı olduğunu düşünüyorum. Şahsi görüşüm bu... Tamam, yapılan maskeler, kullanılan tonikler bir yere kadar etki ediyor. Onu biliyoruz.


MAIA Moroccan Argan Yağı: Argan Yağı'nı daha önce duydunuz mu bilmiyorum. Ben aktarlarda görüp duruyordum. Güney Kore'de yaşayan Flysari yanan saçlarını bununla düzelttiğini söylemiş ve şiddetle tavsiye etmişti. Ben de saf salep almak için uğradığım bir akşam aktardan bunu aldım. Yeni başladım sayılır. Bakalım saçlarıma nasıl etki edecek göreceğiz. İnternette yaptığım araştırmada sadece saçlara değil, cilde, tırnaklara da çok iyi geldiğini okudum. Özellikle kuru ciltlere tavsiye edilen bir ürünmüş.


MAIA Yılan Yağı: Argan yağının dışında benim daha önceden kullandığım başka bir yağ daha var. Ben bu ürünü kaşlarım için kullanıyordum gerçi. Burada paylaştığım resimlerden kaşlarımın seyrek olduğunu fark etmişsinizdir. Ağdacım, yılan yağını önermişti. Eğer düzenli kullanırsanız etkisini görüyorsunuz. Ağdacımın kardeşinin saçlarıyla olan problemini de yine bu yağ çözmüş. Tabi, yine düzenli kullanım söz konusu...


Oriflame Milk&Honey Saç Bakım Seti: Bu doğal ürünlerin dışında, saç bakım seti olarak yeni bir seriye başladım. Aslında argan yağı özlü bir set bulsaydım onu alacaktım ama ne yazık ki yoktu. Oriflame'in Milk&Honey serisi de bana hitap ediyor diye bir denemek istedim. Çünkü çok sık olmasa da şampuanımın içine bal katan biriyim. Şimdi de bal kokan bir sete sahip oldum.  Birkaç banyodur bunları kullanıyorum ama daha detaylı bilgiyi birkaç haftaya verebilirim.


Pantene Doğal Sentez Yoğun Onarıcı Saç Maskesi: Malum kış aylarındayız. Saçlarım çatur çutur kırılıyor. Zaten zayıf bir yapısı var. Markette Pantene'nin maskelerini inceledim ve doğal ürünler içerdiği için bu maskeyi seçtim. Şimdilik memnunum. Saçlarımın kolay taranmasını sağlıyor en azından. Detaylı rapor tabi ki bitince...

Genelde doğal ürünleri tercih etmeye çalışsam da her aktara ne yazık ki güven olmuyor. Zaten bugünlerde doktorlarla aktarlar birbirine girmiş durumda... Aranızda bu ürünlerden kullanan var mı? Özellikle argan yağının etkilerini çok merak ediyorum. Ayrıca doğal yağları mı yoksa markaların ürünlerini mi tercih ediyorsunuz?

4 Şubat 2012 Cumartesi

Bitti... Bitti... {7}


Sonunda birkaç ürünümü daha bitirdim. Valla bu bitti yazılarını yazarken acayip rahatlıyorum. Dolabımın içindekiler her geçen gün daha da azalıyor. Depolama işinden çoktan vazgeçtim. Artık ne kdar az ürün o kadar iyi...

{1} Oriflame Üçü Bir Arada Temizleyici: Bu temizleyiciden şurada bahsetmiştim. Ucuz ve kremsi yapıda bir ürün arıyorsanız tavsiye edeceğim bir ürün. Ancak tek başına makyaj çıkarma gibi bir özelliği yok.

{2} Privacy Vücut Kremi: Bu krem, parfüm setinin içinden çıkmıştı. Privacy ucuza satın alınabilecek çok güzel bir koku... Kremini de çok beğendim. Kokusu saatlerce kalıyor.

{3} Natur Vital Hacim Veren Saç Kremi: Natur Vital'in ürünlerini çok severim. Hem doğal, hem de yağlı saçlar için uygun ürünleri mevcut. Ancak bu saç kreminden memnun kalmadım. Saçlarımı çok çabuk yağlandırdı. Ben de içine yağlı saçlar için olan saç kreminden karıştırdım. Tam istediğim gibi oldu. Saçlarım hem kolay tarandı, hem de çabuk yağlanmadı. Daha ne isterim.

{4} Neutrogena Yoğun Bakım Kremi: Bu kaçıncı kutum bilmiyorum. Çok sevdiğim bir ürün... Kolay emiliyor, kokusu rahatsız etmiyor. Hem de ucuz... Daha ne olsun. Bunun yerine Nivea aldığım için çok pişmanım. En kısa zamanda geri dönüş yapacağım.

{5} Davidoff Cool Water Game Parfüm: Yaz boyunca bu parfümü kullandım. Çiçeksi kokusuyla zaten bahar ve yaz ayları için ideal... Kokusu da orta kalıcılıkta... Çiçeksi kokulardan çok fazla beklentim yok zaten... O yüzden problem değil.

Aranızda bu ay ürün bitiren var mı?

3 Şubat 2012 Cuma

Chloe: Aldatırken Dikkat Et...


Uzun zamandır fahişe konulu bir film izlememiştim. Başrolde sevdiğim oyunculardan oluşunca, Chloe izlenmesi gereken filmler arasında yer aldı benim için. Yalnız bu filmden Pretty Woman tarzı bir şey beklemeyin. Onun tersine, bu film için psikolojik-dram kategorisi daha uygun olur.

Film, 2009 yapımı ve başrollerini Julianne Moore, Liam Neeson ve genç yetenek Amanda Seyfried paylaşıyor. Konusu kısaca şöyle; Catherine ve David hem iş hem de aile yaşantısı olarak, örnek bir çift olarak gösterilmektedirler. Ancak Catherine, kocasının kendisini aldattığından şüphelendiği için bir fahişe olan Chloe'yi tutar. Bir süre sonra bu üçlü ilişki içinden çıkılmaz bir hal alır.

Filmde, kadın olsun erkek olsun aldatmak ve aldatılmak üzerine çok iyi bir ders verildiğini düşünüyorum. Özellikle, sevgili, nişanlı ya da eşini aldatmayı ya da aldatıldığını düşünen herkesin izlemesi gereken bir yapım...


Konusu basit bir detektifçilik gibi görünse de filmi izledikçe bundan çok daha fazlasının olduğunu fark ediyorsunuz. Catherine, Chloe'den duydukları ışığında evliliğinin ilk günlerindeki o aşk dolu anlara geri dönmek istiyor. David, karısının son zamanlardaki değişimlerinden kendisini aldattığını düşünüyor. Ancak en önemlisi, aradaki bağlantıyı sağlayan Chloe'nin neler hissettiği ve düşündüğü... İşte, filmde bunu anlamak pek mümkün değil. Zira, bu kız ne yapmaya çalışıyor diye sordum durdum kendi kendime. Arkadaş mı olmak istiyor, sevgili mi, yoksa bir aileye mi ihtiyacı var, bilemiyorsunuz.  

Çok fazla şey söyleyip, filmin tadını kaçırmak istemiyorum. Sadece sizinle bir diyaloğu paylaşmak isterim. Bence filmin en güzel anı buydu.

Catherine: Bunu nasıl yapabiliyorsun?

Chloe: Herkeste sevecek bir şey bulmaya çalışıyorum. Çok ufak olsa da... Birisinin gülümsemesiyle ilgili bir şey... Her zaman bir şey vardır. Olmalı da... Cömert olmaya çalışıyorum. İstemediğim şeyleri yapıyorum. Eleştirilmeyecek şeyleri düşünüyorum. Gariptir ki hep bana dönüyor.

Catherine: Mesela?

Chloe: Sen... Senin gibi insanlar hayatıma yürüyüp geliyor.

Tavsiye edeceğiniz bu tarz filmler var mı? Merakla bekliyorum...

2 Şubat 2012 Perşembe

The Skin I Live in...


The Skin I Live in ya da orjinal adıyla La Qiel Que Habito benim son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden birisi... Psikolojik-gerilimi, dram konusuyla birleştiren mükemmel karışıma sahip bir film bu... İzlerken, bir yandan üzülüyor, bir yandan geriliyor, sahnelerin geçmesini sabırsızlıkla bekliyorsunuz.

Filmin konusu basit gibi görünüyor. Bir estetik cerrah düşünün, Robert Ledgard, karısı bir trafik kazasında feci şekilde yanmış. Tedavisi devam ederken intihar edince kızının da psikolojisi bozuluyor. Doktor bu karmaşa içerisinde yanmaya ve darbelara karşı sentetik bir deri üretmeye karar veriyor. Evini bir çeşit laboratuara çeviren doktorun ihtiyacı olan üç şey var. Bir suç ortağı, biraz vicdansızlık ve deneylerini uygulayacağı bir denek... Doktorun bunları bulması zor olmaz.

Türkçe'ye, İçinde Yaşadığım Deri olarak çevrilen filmin en sevdiğim yanı basit konusuna rağmen içinde barındırdığı sürprizler oldu. Bir kız var. Doktorun elinde koboy... Üzerinde anlamadığı deneyler yapıldığı halde, sessiz sedasız olacakları bekliyor. Bir doktor var. Ailesini kaybetmiş ama hala umut edebiliyor. İçindeki psikolojik çekişmeler o kadar canlı ki sanki izlerken kendi içinizde yaşıyorsunuz. O kadar çok söz var ki aslında filmle ilgili söylenecek, kendimi tutamayıp spoiler veririm diye korkuyorum.


Filmin başı ve sonu tam beklediğim gibiydi. Ancak gelişme kısmı, işte orada ipler kopuyor. Genelde filmin sonunun sürpriz olmasını beklersiniz ama o tabu burada yıkılmış. Filmde geriye dönük bir anlatım var. Bu nedenle sürprizlere açık olmalısınız. Ben de en çok bu yönünü sevdim. Hiç ummadığınız bir anda bir şey oluyor ve şaşırıyorsunuz. Karakterlerin hepsinin birbiriyle bir bağlantısı mevcut...

İspanyol sinemasına ait filmin başrollerini benim çok sevdiğim oyunculardan birisi Antonio Banderas oynuyor. Kendisine, güzelliğini çok duru bulduğum bir isim Elena Anaya eşlik ediyor. Ben bu ikiliyi çok sevdim. Şunu da söylemeliyim filmin orjinali İspanyolca... Bu nedenle Oscar'a adaylığı yok ne yazık ki... Ancak Hollywood'un böyle bir filmi, göz ardı etmeyeceğini düşünüyorum. Önümüzdeki yıllarda başka versiyonları çekilirse şaşırmam.

İzleyenler lütfen bir şeyler yazın. Bu konu hakkında bol bol konuşmak istiyorum. İzlemeyenler de bir şekilde izlemeye baksın. Ancak aile ortamında izlememeye çalışın. O tarz bir film değil çünkü...

1 Şubat 2012 Çarşamba

Peri Delirdi Galiba...


Blog yazmaya başlayalı bir seneyi geçti. Neredeyse ilgilendiğim tüm alanlardan birşeyler paylaşmışım sizinle. Maşallah, burdan bakınca amma karışık göründü gözüme... İyi, kötü, eksik, tam, en azından kalemim elverdiği ölçüde bir şeyler anlatmayı becerebilmişim sanırım. Şimdi "Kayıtları Düzenle" başlığına bakıyorum da kendime bile inanamıyorum. Çünkü her şeyden bahseden ben, bir tek kendimden bahsetmeyi unutmuşum. Peri Kalemi'ndeki birkaç başlık hariç elbette...

Ben güya bu blogu kendimden bir şeyler anlatabilirim, bir yandan ilgi alanlarımı paylaşırken, insanlarda belki faydalanır nidalarıyla açmıştım. Tanıttığım filmlerden, yorumladığım dizilere, okuduğum kitaplara kadar hepsinde benden bir parça vardı çünkü.

Hani bazen hayatta hiçbir istediğiniz yerine gelmiyormuş gibi hissedersiniz ya, bu aralar onu yaşıyorum. Sabah tatsız tutsuz kalkıyor, akşam aynı şekilde eve geliyorum. İşte durumlar aynı... Hadi, çık gez, alışveriş yap kendine gelirsin deseniz, onda da bir şey fark etmez. Çünkü bendeniz canı sıkılınca kendini avmye atanlardan değilim. Hatta o tarz yerlere gidersem panik atak bile geçirebilirim.

Hayır, işim var. Ailem yanımda... Allah'a şükür herhangi bir sağlık problemimizde yok. Daha ne istiyorum? Allah'tan belamı mı? Hava değişimidir onun nedeni, derseniz, ona da "I-ıh" derim. Çünkü ben kış çocuğuyum. Şu an İstanbul'da yaşıyor olsam da, Ankara'nın kuru soğuğunu bu yaşa kadar yemiş bir insanım. Kar beni üzmez. Dahası sevindirir. Bugün iş yerinden gelirken arabanın yolda mahsur kalması ve eve kadar yürümüş olmam da bunu değiştirmez. İnsanlar etrafımda küfrederken, ben uzun zamandır karda yürümemiştim düşünceleriyle arşınladım yolları. Manyak mıyım? Eh, ona siz karar verin.


Canım sıkkın olduğunda yüksek bir binaya çıkar, oradan insanları izlerdim. Böyle yazdığımda bir an bana bile garip geldi. İntihar bağımlısı gibi mi göründüm oradan yoksa? Hiçbir zaman o kadar umutsuz olmadım neyse ki. Onu biliyorum en azından. Sadece insanlara bakıp, onların da dertleri olduğunu ve hala ayakta durabildiklerini görmek bana güç veriyor. Eğer onlar başardılarsa ben neden yapamayım diyorum. Onlar bu hayatın yükünü az ya da çok sırtlarına almışlar ben neden -hafif ya da ağır olsun- o yükün altından kalkamayım diyorum. Her zaman umut vardır değil mi? Olmalıdır da...

Bazen kendi kendime kızıyorum. Sahip olduklarınla yetinmiyorsun, hiçbir zaman yetinmiyoruz diyorum. Ben ne zaman bir şeyden şikayetlenecek gibi olsam karşıma daha beteri çıkar. Sanki Allah gözümün içine sokuyor gibidir. "Al bak gör! Senden daha zor durumda olanlar var." demek ister gibidir. Ağız tadıyla isyan bile edemiyorum diye düşünürken bulurum kendimi. Hem üzülürüm o zaman, hem de sevinirim. "Mükemmel insan var mıdır?" diye geçiririm içimden. Cevabı da bilirim aslında.  

Başlıkta yazdım ama çok şükür daha delirmedim. Sen bunu okuyan okuyucu bana bakma, aldırma... Kendi çapımda benim içimi dökme, kendini ifade etme seaslarımdan biriydi sadece bu. Sen de bunu yapıyor musun bilmiyorum ama bence yapmalısın. Herkes yapmalı... Hiçkimseyi mi bulamadın, duvarlara anlat derdini. Çünkü onlar kimseye bir şey söylemezler. 
  
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...