8 Haziran 2012 Cuma

Burası Neresi? Yoksa Ben mi Yolu Şaşırdım!!!



Bu Amerika'ya üçüncü gelişim ancak her seferinde yeni şeyler öğreniyorum. Bir ülkeyi tamamen tanımanız için farklı şehirlerinde en az iki-üç sene kalmanız gerekiyor. O zaman bıle yeterli değil ya...Türkiye'yi düşünün mesela, İstanbul'daki yaşamla, Karadeniz'de ya da Hakkari'deki bir olur mu?

Eğer bir gün benim gibi buraya yolu düşenler olursa diye yazıyorum bunları. Benım en çok dikkatimi çeken ve hoşuma gıden yanlarından biri eczaneleri. Birisi size, bir eczaneye girip ekmekten, kozmetiğe, ağrı kesiciden, deterjana hatta ve hatta hediye kartına kadar her şeyi alabileceğinizi söylese pek ihtimal vermezsiniz. Ben de vermezdim ama Amerika'daki dev süper market tarzındaki eczaneleri görünce inandım.

Not: Resimleri gizli gizli telefonumla çektiğim için bazıları net çıkmamış ama siz vermek istediğim mesajı anlamışsınızdır. Bir de eczane dedim ama ilaç reyonunu koymadım, koyamadım. Çünkü o kısımda görevliler vardı.

 

Eczaneler genelde bloklar şeklinde ayrılmış ve her blogun tepesinde bizdeki marketlerde olduğu gıbı ne bolumu olduğu yazıyor. Ne yalan soyleyeyim Türkiye'deyken arayıp bulamadım şeyler şimdi elimin altında ama geldiğimden beri bir iki acil ihtiyacım dışında hiç kozmetik almadım desem inanır mısınız? Sanırım yasaklar beni cezbediyor. Buradayken gerekli olanları alıyorum.



Essie ojeler... Fiyatları 9 dolar civarında... Burada daha çok Sally Hansen gidiyor sanırım. Essielerin başında duran benden başka kimse yoktu.

İkinci resimdekiler ise bahsettiğim hediye için poşetler... Yan tarafında gift cardlar vardı.



Favorilerimi sona sakladım. OPI ve Nicole by OPIler... Kardashianlar'dan nefret ettiğim için almadım, almayı da düşünmüyorum. Zaten koleksiyonda beni al diye bağıran bir renk de yok.

Umarım hoşunuza gitmiştir. Facebook'tan,Twitter'dan mesaj atanlara çok teşekkürler... Bir sonraki yazımda büyük ihtimalle neler yiyorum ondan bahsedeceğim.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Amerika'nın Yolları Taştan


Ülkemden, ailemden, arkadaşlarımdan kısacası sevdiğim, sahip olduğum her şeyden 11000 kilometre uzaktayım artık. Sanırım ilk günlerin hezimeti olsa gerek biraz burukluk var içimde. Ancak uzun zamandır hayalini kurduğum, bu nedenle kendimi çok zorladığım zamanların olduğunu düşündüğümde kendimi daha iyi hissediyorum. Facebook'tan, Twitter'dan iyi dileklerini eksik etmeyen arkadaşlara çok teşekkürler... Buna bile lüzum görmeyenlere bir şey demiyorum. Kıskançlıktan çatlayın...

Bu ara dizi, film izleyeceğimi pek sanmıyorum. Daha çok "Gezi Yazıları" paylaşacağım sizlerle. Umarım hoşunuza gider. 




True Blood yaklaştıkçe beni de bir heyecan alıyor ki sormayın gitsin. Hele ki okulumun olduğu caddede bu resmi görünce ahanda dedim benim için asmışlar. Eric her gün bakıp bakıp sana iç çekiyorum. Bilesin!!!




Okulumun olduğu caddede birçok restoran var. Kore, Çin, Japon, İran, Lübnan ne ararsanız. Bir Türk restoranı yok zaten. Denemek için Taywan yemeği yedim ama pek beğenmedim.




İlk birkaç günümü babamın bir arkadaşının kızında geçirdim. Şanslıyım diyorum bu yüzden. Yoksa üç-dört gün ya motelde kalacaktım ki burada aşırı pahalı kalacak yerler ya da sokakta yatacaktım homeless misali. Bu havuza bakıp bakıp iç çektim. Hava biraz daha sıcak olaydı...


Evler gerçekten çok güzel... Bu üstteki aslında hiçbir şey gördüklerim yanında. Hele ki nezih bir semtteyseniz zaten kendinizi Hollywood filminde gibi hissediyorsunuz. Türkiye'de de olsa keşke böyle evler diyorsunuz.  




İlk tapiocam... Güney Koreli çok tatlı bir kızla tanıştım. Sıkıldıkça bana haber ver, beraber dışarı çıkarız falan dedi. Onun tavsiyesi üzerine almıştım zaten. Ne olduğunu merak edenler varsa sakız misali minik minik parçalar var içinde. Çok şekerli de değil.




Annemin bavuluma sıkıştırdığı kuruyemiş ve kuru meyveler... Ah ah!!! İyi ki getirmişim onca yoldan...




Yeni yerime yerleştim. Battaniye, yastık falan aldım kendime. Halimi görseydiniz gülmekten ölürdünüz. Koca koca poşetlerle falan... Amerika'da arabanız yoksa hiçsiniz. Dört teker olsun el arabası olsun anasını satıyım!!!  Neyse düzene girecek her şey zamanla.



Allah'tan salonun manzarası yerinde... Güneşte alıyor. Güneşlenmeye çıkarım diye düşünüyorum. Havalar biraz daha ısınsın.




Bunu neden koydum bilmiyorum. Bir dizide görmüştüm sanırım. Aynısı kaldığım evde de var.

Benden şimdilik bu kadar... Hepinizi çok özlüyorum valla... Eğer sorunlarınız olursa, yorum kısmından ya da Twitter'dan sorabilirsiniz. Kendinize çok iyi bakın!  


27 Mayıs 2012 Pazar

Hoşçakalın!



Siz bu yazıyı okurken ben muhtemelen ülkemden 11000 kilometrelik uzaklıkta bir yolculuğa çıkmış olacağım. Uzun zamandır aklımda, kalbimde olan bir ukteydi bu. Beni nelerin beklediğini, geleceğin benim için nelere gebe olduğunu bilmiyorum. Her şeyin iyi olacağını umut etmekten ve dua etmekten başka bir şey de gelmiyor elimden. 

Sizden tek isteğim var. Benim için bol bol dua edin olur mu? İyi dileklerinizi eksik etmeyin. Çok sevdiğim bir büyüğüm "Sen insanlar için ne düşünürsen Allah da sana aynısını verir." demişti. Allah'ım benim dualarımı sonunda gerçeğe dönüştürdü, inşallah sizinkileri de gerçekleştirir.  

Hoşçakalın...   

Resim: Alıntı

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Tekcan... Gitti...



Bu yazıyı yazalı aslında birkaç ay oldu ama elim bir türlü yayınlamaya gitmedi. Sanki blogumda yazarsam gerçekten ayrılacakmışım gibi hissettim kendimi. Ne saçma! Ev o gittiğinden beri o kadar boş ki...

Yaklaşık 1.5 yıl olmuştu Tekcan hayatımıza gireli... Hiç beklemediğimiz ve artık pek de istemediğimiz bir anda hem de... Öbür kedim Sarı'nın ölümünün üzüntüsünü bile daha atlatamamışken başka bir canlının daha sorumluluğunu almak istemiyordum. Ne ben ne de ailem...

Tekcan'ı, bir apartman köşesinde, sitemizde oturan Koreli bir kadını onu beslerken görmüş annem... O zamana kadar fark etmemiş olması zaten başlı başına muamma. Birçok insanın yanından geçerken dönüp bakmadığı kedi, köpek, kuş ne varsa ilk annem görür, annem kanat gerer. Kavgadan nefret eden, mülayim bir insan olmasına rağmen, sokakta bir hayvana eziyet edildiğini görse kıyameti koparır, rezil eder adamı. Hiçbir şey yapamasa bile evdeki artıklarla onların karnını doyurur, misafirliğe gittiği yerlerde tabaklarındaki yemeklere burun kıvıranları görünce sinirlenir, ev sahibinden rica edip sokaktaki hayvanlara taşır. İşte böyle bir insandır benim annem. Ve Tekcan'ın annem gibi birini bulması bence kesinlikle tesadüf falan değildi. Allah'ın bir işiydi bana göre. Kaderdi...

Çünkü Tekcan sokakta yaşamını sürdürebilecek kadar şanslı bir kedi değildi.

Bir hayvan bir insana umut verebilir mi? Çoğu insan için bu aptalca bir soru olabilir ama Tekcan bana hayatımın belki de en sıkıntı yaşadığım döneminde ışık olmuştu. Çünkü Tekcan birçok insanın bile zor yaşamını sürdürdüğü bir şekilde sürdürmüştü bizden önceki hayatını..

Annemin, onu eve getirdiği akşamı hatırlıyorum da şimdi, içim hala bir garip oluyor. Tekcan, her sokak kedisi gibi kir pas içindeydi. Zayıflıktan kaburgaları sayılıyor ve gözünün biri diğerine göre daha kısık duruyordu. En kötüsü de sağ bacağı omzundan itibaren garip bir açıyla sallanıyordu. Resmen kurumuş ve biraz da morarmıştı. Ön ayaklarının çekeceği yükü sol bacağı taşıyordu. Tahmini olarak 5-6 aylıktı. Sokakta büyüdüğü için tam bir rakam vermemiz pek mümkün olmamıştı. O zamana kadar bu şekilde sokaklarda yaşaması bile mucizeydi.

Tekcan, eve getirdiğimiz o ilk üç gün sadece yemek yedi ve uyudu. Bize yaptığı birkaç soytarılık dışında, yaptığı tek şey bu olmuştu. Şişmiş karnı dışında eski halinden pek farklı değildi. Ancak daha büyük bir sorun vardı ortada. Onu sokağa atamazdık, zira bu şekilde yaşaması imkansızdı. Sokakların değil sakat bir kediye insanlara bile neler yaptığı ortadaydı çünkü. Daha onu evde gördüğüm ilk anda vermiştim kararımı. Tekcan o birkaç ayı tek başına atlatabildiğine ve annem onu bulduğuna göre o bize gönderilmişti. İster kader deyin siz buna isterseniz saçmalık. Ben inandığım gerçeği söylüyorum sadece. Annem istemese de -çünkü daha önceden 10 sene beslediğimiz ölen kedimden sonra en çok o üzülmüştü- razıydı aslında. Babamla konuşup onu eve almak istediğimi söyledim. Veteriner masraflarının hepsini değilse de bir kısmını karşılayacak ve onunla elimden geldiğince ilgilenecektim. Babam da bizimle aynı fikirdeydi. Büyütüyoruz, seviyoruz, sonra ölünce çok üzülüyoruz ama isterseniz alıp bakın dedi.

Tekcan ertesi gün soluğu veterinerde almıştı. Bacağı kurtulamayacak durumdaydı. Üstelik alınmazsa vücuduna yayılma tehlikesi varmış. Dahası hamile kalırsa bu şekilde yavrularını da koruyamazmış. Tekcan bütün tetkiklerinin sonunda ameliyata girdi. Sağ bacağı alındı ve kısırlaştırıldı. 1 aya yakın veteriner kliniğinde kaldı. Aşılar, dikişler, pansumanlar, akşam iş çıkışı gittiğimiz ziyaretler birbirine karıştı. Sonunda sağlıklı bir şekilde evimize geldi. O günden beri bizimleydi.

Tekcan'ı sokaktan aldığımız için sürekli dışarı çıkmak istiyordu. Üstelik tuvalet ihtiyacını eve ya da kumuna yapmıyordu. Dış kapının önüne duruyor, sürekli miyavlıyor ve kapıyı tırmalıyordu. Evimiz site içinde olduğu için en azından güvenli bir mekan diye düşünerek bahçeye çıkarıyorduk arada. Çünkü sitedeki herkes zilli tasması ve üç ayağı nedeniyle bizim kedimiz olduğunu biliyorlardı. Birkaç saat dolanıp geliyordu ta ki geçen haftaya kadar.

Tekcan'ı annem akşam üstü çok miyavlaması üzerine yine sitenin bahçesine çıkarmış, ancak Tekcan o akşam gelmemişti. Birkaç gün boyunca her yeri aradığımız halde bulamadık. Başka kedilerin peşine takılıp gitme ihtimali de vardı. Çünkü Tekcan çok hareketli bir hayvandı. Sonunda birisi ona araba çarptığını, muhtemelen çöp toplarken götürdüklerini söylemiş anneme.

O günden beri boş evimiz... Sanki arkamdan sessizce atlayacakmış gibi geliyor ya da yine laptop çantamın üzerine kurulup uyuyacakmış gibi... Sokakta gördüğüm her kediye odur belki diyerek iyice bakıyorum. Özellikle beyazlı olanları durup seyrediyor, bazen de kovalıyorum. Sitenin bahçesinde baktığımız bir sürü kedimiz var. Hatta yavruları olmuş sanırım birkaçının. Hele biri var ki beyaz tüylü, hiç ayrılmıyor peşimizden. Onu almak istiyorum eve ama gene durmaz, iki de bir dışarı gidip o da kaybolur ortadan, dahası bizim evimiz 5. katta, ya atlarsa, yine üzülürüz diye cesaret edemiyorum.

O kedilerden birkaç tanesini veterinere götürdüğümde adam kedimizi sordu. Öldü dediğimde "Çok üzüldüm ama siz üzülmeyin. Çok mutlu yaşadı o kedi. Ben eminim. Siz olmasaydınız o kadar bile yaşayamazdı." dedi. Bu lafına sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim. Bize bir sürü yavru kedi bulmuş, annemi sıkıştırıp duruyor. Anneme eğer çok istiyorsan alalım bir tane daha, hatta iki tane alalım, birine bir şey olsa bile diğeriyle ilgilenirsin dedim. Olmaz dedi. O da haklı kendince. Sonuçta sağlık sorunları var ve bunun üzerine bir de onun üzüntüsünü eklemek istemiyor.

Tekcan'ım, bebeğim, kısacık yaşamında biraz olsun mutlu olabildiysen, ne mutlu bize... Umarım diğer minik patilerde en az bizim seni sevdiğimiz kadar, onları seven bir aileye kavuşurlar. Tek dileğim bu...



19 Mayıs 2012 Cumartesi

IOPE: Moisture Lasting Softener + Emulsion {Cildiniz Neme Doysun}




Guzzi'nin yazıları beni de gaza getirdi. O nedenle Güney Kore kozmetik ürünlerine devam... Şu yazımda size bu markanın başka bir tonik ve emulsionunu yazmıştım. O set bana bugün anlatacağım setin hediyesi olarak gelmişti. Neyse ki o deneme ürünlerini bitirip, asıl seti kullanmaya fırsat bulabildim. 

Makyaj olmasa da cilt bakımı olarak Kore ürünleri artık ilk tercihim ve bu tercihim nedeniyle şu ana kadar hayal kırıklığı da yaşamadım. Belki kullandığım markaları ara ara değiştiririm -rahat durmam ben çünkü biliyorum- ama onun dışında Kore kozmetik ürünlerini artık bu blogda sıkça göreceksiniz demektir. 




IOPE, Amore Pacific bünyesinde olan high-end bir marka... Bu nedenle fiyatları biraz pahalı ama kesinlikle hak ediyor. Uzun süreli kullanabileceğiniz dev gibi şişeleri var. Üstelik ürünler içeriğinde ne yazıyorsa onu aynen yerine getiriyorlar. Beklenmedik bir etkileri ya da eksikleri yok. Kuru ciltlere yönelik Moisture İntense serisi dışında, bir de bu yazımda bulunan Moisture Lasting serisi mevcut. Benim tercihim ikinci seriden yana oldu. Ben sadece tonik ve emulsionunu almıştım. Bu serinin ayrıca kremi de bulunuyor ama havalar ısındığı için cildim ayrıyeten bu ürüne ihtiyaç duymadı. Çok kuru cilde sahip olanlar elbette ki kremini de alsın. Daha iyi sonuç alırlar... 

Emulsion 120ml, softener ise 150 mllik dev şişelerinde geliyor. Toz pembesi renginde, camdan yapılan şık ambalajları var. İlk defa cam şişede bir tonik+emulsion kullanıyorum. Emulsionun şişesi pompalı olduğu halde, diğer ürünün ambalajı normal şişe şeklinde. Keşke o da pompalı olsaydı derken buluyorsunuz kendinizi.  




Gelelim benim yorumuma; ben bu ürünlere bayıldım. Gece alıp yanıma birlikte yatasım, ninniler söyleyesim var. Bir yandan kullanıyorum, bir yandan da "Bitme, sakın bitme, bitemezsin!" şeklinde gözlerinin içine bakıyorum. Kullandıklarım içinde en memnun kaldığım ürünler listesinde başı çekiyorlar artık.

Ürünlerin hafif çiçeksi bir kokuları var. Kesinlikle rahatsız etmiyor. Günde bir kere uygulamak yetiyor. Softener denen ürünü bile cildime uyguladığımda hemen bir rahatlama, bir yumuşama hissettim ki, benim cildim banyodan sonra hassaslaşır, elmacık kemiklerimin üzerinde gerilmeler oluşur. Emulsionu da üzerine uygulamak bana gereğinden fazlasıyla yetti. Hatta bu ürünleri kullanmaya başladıktan sonra nemlendirici maskelerimi de bir süreliğine rafa kaldırdım. Malum havalarda ısındı artık, kışın soğuğu kadar mahvetmiyor cildimi. Ankara'nın kuru soğuğuna alışmış gibi olarak, İstanbul çok fazla çarpmıyor beni. Ancak siz benim gibi yapmayın. Cildinizin nem dengesini hesaplayıp ona göre kullanın ürünlerinizi. 

Bunun dışında söyleyebileceğim tek şey, softener denen ürünü pamukla sürmeye gerek olmadığı... Bu IOPE'nin kendi ürünlerine yönelik bir durum mu, yoksa softener dedikleri ürünler koyu kıvamlı mı oluyor bilmiyorum, ama ben bu ürünleri parmaklarımla yedirdim cildime. Durum pamukla uygulanmış halinden daha iyi sonuçlandı benim için.

Elbette bizim için en büyük sorun bu ürünlere nasıl ulaşabileceğimiz... Ebay, ShopatKorea tarzı sitelerde satışı yapılıyor. Umarım bir gün deneme fırsatını bulursunuz. 

Tavsiye eder miyim? Kesinlikle ederim. Yurt dışına çıkan bir arkadaşınız, akrabanız varsa mutlaka sipariş edin. Al bu ürünlerden diyerek başının etini yiyin. Hiç yapamadınız tehdit edin. Türkiye sınırlarına bu ürünler olmadan girmeyin diye emir verin. 

IOPE ürünlerini deneyen var mı aranızda? Memnun kaldınız mı? Benim gibi çok sevip çıldırma noktasına mı geldiniz? Yazın bakalım! 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...