7 Ağustos 2011 Pazar

Amway Ürünleri



Amway markasını daha önce duydunuz mu bilmiyorum. Ben iş yerindeki bir arkadaş sayesinde haberdar oldum. Hayır, kendisi satış temsilcisi değildi, o da bir komşusu sayesinde tanışmış ve kullandığı ürünlerden inanılmaz memnun kaldığını söyledi. Eh, o bunu söyler de ben durur muyum? Araştırmacı kişliğim sağ olsun, hemen birkaç parça ihtiyacım olan üründen sipariş verdim.

Amway bir Amerikan firması... 80'den fazla ülkede ürünleri satılıyor ve 50. yılını doldurmuş. Temizlik ürünlerinden, cilt bakım ürünlerine, kozmetiğe kadar ürün çeşitliliği mevcut... Ben şahsen kozmetik ürünlerini katalogtan incelediğim kadarıyla pek yeterli görmedim. Ön yargılı olabilirim ama hem deneme fırsatım yoktu hem de renk çeşitliliği fazla değildi. O yüzden kendime sadece duş jeli aldım. Diğerlerinin de kullanacaklarından emin olduğum için yedek şişede 1000ml olanı da almayı unutmadım. Üstelik bu şekilde çok hesaplı oluyor. Kokusuna ise bayıldım.

Diğer ürünler ise annemin uzmanlık alanına giriyor. Fırın temizleyici ve genel temizlik ürününü kendisi için aldım. Genel temizliği resimde gördüğünüz püskürtmeli kaba suyla karıştırıp, seyreltiyor, ondan sonra kullanıyormuşsunuz. (Annemin boncuklu örtülerini de görmüş oldunuz.) Yer, mobilya, camlar her türlü eşyanın temizliğinde kullanılabiliyor. Fırın temizleyicisi ise metal yüzeylerde(ocak, davlumbaz v.s.) harikalar yaratıyormuş. Yağ lekelerinde etkili olduğunu okumuştum.  

Eğer Amway markasını merak ediyorsanız şuradan sitesini inceleyebilirsiniz.

Peki siz Amway ürünlerinden ya da bu tarz elden satılan marka ürünlerinden daha önce hiç kullandınız mı?

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Kayıp Zaman (Tom&Hermione): 2. Bölüm



2. Bölüm: Unutulmuş Anı



Karanlık, sadece şöminede yanan ateşin aydınlattığı odada bulunan, dünyayı devirmeye hazır, emrinde bir sürü tek kelimesiyle öldürmek için kendilerini feda edecek büyücü bulunan adam karşısındaki ateşten daha kırmızı gözlerini dikmiş onu izliyor, yanı başında olan yılanının başını okşuyordu.

Savaş… Nasıl başlamıştı? Kendisi istediği için… Hayır, şartlar zorladığı için…

O sadece, sadece ölümsüzlüğün peşinde olmuştu. Tek düşmanının… Zavallı annesi ve katili olduğu babası gibi bir gün gitmek istemediği için mi? İlk yıllar için evet ama sonra… Sonrasını düşünecek olursa bunun zayıflıkla alakası bile yoktu. Tek derdi onu bulmaktı, ona ulaşmaktı. Var olduğunu bildiği ancak hangi zamanda olduğunu bilmediği tek sahip olduğu kişiye ulaşmak… Olanlar, yaşananlar o kadar zaman önce olmuştu ki Voldemort bile o zekâsına rağmen nasıl bu hale geldiğini bilmiyordu.  

Eninde sonunda bir gün ona ulaşmayı beklemişti ama sonuç hiç de umduğu gibi olmamıştı. Kendisine nefretle bakan o gözler aklından hiç çıkmıyordu. Karşısında yanan ateş gibi yüreğinin de yandığını hissedebiliyordu. Genç kıza göre o bir kalbe bile sahip değildi.

Lord dünyanın önünde diz çökmek için beklediği, hazır bulunduğu Lord Voldemort bir bulanığın önünde eğilmeye razı olmuştu. Kırılmıştı. Yok olmuştu onun bakışlarındaki ifadede.

Genç kız acaba her şeyin, bütün bu olup bitenin, yaşananların, ölümlerin kendisi için kendisine ulaşılabilmesi için yapıldığını bilse yine aynı rahatlıkla savaşabilir miydi? Ya da en azından Harry’nin yanında en tehlikede olduğunu düşündüğü zamanlarda bile onu hep koruyan kollayan birinin daha varlığından haberdar olsa nasıl davranabilirdi?

Genç kız kendisinin bulunduğu her yerde güvende olmuştu. Ne kadar engelleyebildiyse… Ama şimdi içi daha rahattı. Potter, Severus ve Dumbledore’un onu korumak için ne gerekiyorsa yapacaklarından emindi. İçini çekerek tekrar arkasına yaslandı. Bütün yaptıklarına rağmen ona ulaştığında, o anı yakaladığında tek yaptığı şey onu göndermek olmuştu.

Lord son yaptığı için kendine küfrediyordu. En ufak bir zayıflık onu mahvedebilirdi. Ancak Voldemort kendini ve sihir gücünü düşünüp kendi haline endişelenmemesi gerektiğini biliyordu.

Genç kızın hiçbir şey hatırlayamayacak olması ilk defa onun işine yarayacaktı.


* * * 


Genç kız yatağın üstünden kalkmamış dizlerini çenesine kadar çekmiş gözlerini sabit bir noktaya dikmiş saatlerdir düşünüyordu.

 Yatağın etrafındaki yılan arada sırada tıslıyor bazen kafasını dikip genç kızı gözetliyor ama onun hareketsiz olduğu yerde kaldığını görünce tehlikesiz olduğunu düşünüp tekrar yatağın etrafında tur dönüyordu.

Genç kız neler olduğunu anlayamıyordu. Kaçırılıp bir zindana kapatılmış sonra da bu odaya kapatılmıştı. Ama kafasını kurcalayan asıl sorun Voldemort ondan ne istiyorsa hala dile getirmemiş olmasıydı.

İçini kemiren, düşündüğünde boğulacakmış hissine kapıldığı asıl mesele ise arkadaşlarını son bıraktığında neler olduğuydu. Acaba hala hayattalar mıydı? Yoksa hayır diğer seçeneği aklının ucuna bile getirmek istemiyordu. Baskın… O şimdi burada esir olabilirdi ama dışarıda süren savaşta kimin ne olduğu, ne hale geldiği belli değildi.

Ne kadar bu şekilde kaldığını bilmiyordu ama onu derin düşüncelerinden ayıran kapıda birden bire beliren artık aşina olduğu o tanıdık gölge olmuştu.
İnce uzun siluet, siyah cüppenin kollarından çıkmış ince uzun parmaklar, yılanımsı kırmızı gözler yarık şeklinde bir ağız ve aynı şekilde burun delikleri odanın ortasına kadar gelmiş orada dikilmiş genç kıza bakıyordu. Sonra uzun parmaklarını cüppesinin içine soktu. Genç kız “Acaba?” diye düşünürken beklediği olmadı. Lord cebinden içinde garip renkli, akışkan bir sıvının olduğu küçük şişe çıkartmıştı tiz sesiyle:

“Buraya gel.” diye emretti kıza. Genç kız yerinden doğrulup kalkarak yavaş ve dikkatli adımlarla Lord’a doğru yürümeye başladı.

—Yaklaş

dediğini yaptı ve onun önüne kadar geldi. Gözleri artık havada asılı kalmış gibi duran şişedeydi.

—Bu iksirin yüzüme sürülmesi gerekiyor. Bunu en iyi şekilde yapacağından kuşkum yok. Beni haksız çıkarmayacağını bekliyorum.

Bunları söylerken her zaman emir veren sesindeki o tondan eser yoktu. Genç kız inanmayan gözlerle ona bakakalmıştı. Anlayamıyordu.

—Bunu yapmak için çıldıracak Lestrange gibi bir ölüm yiyene sahipken neden buradasınız?

Ne söylediğini bile bilemeden bu sözler dudaklarından dökülmüştü ama gözlerini kaldırdığında Lordun ona cevap vereceğini çoktan anlamıştı.

—Burada köle olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım. Her ne kadar aptal gibi davransan da ben ne söylersem ve istersem onu yapmak zorundasın.

Genç kız da ona karşılık verdi:

—Evet, burada esirim ama ben ölüm yiyenlerinin de aynı şekilde olduğunu düşünmüştüm. Sen ne emredersen onu yapmak zorundalar öyle değil mi?

Bunları söylerken çoktan küçük şişenin kapağını açmış eline bir parça iksir alıp işine koyulmuştu. Ama Lord onun son sorusunu duymamış gibiydi. Sadece gözlerini belli bir noktaya dikmiş işini bitirene kadar da kızın sesini çıkarmasını istemiyormuş gibi görünüyordu. Doğrusu genç kızın da niyeti aynıydı.

İşini sürdürürken hiç böyle bir cilde dokunmadığını fark etti. Yılanınki gibi kırış kırış onun kadar soğuk… Bu tene parmaklarını dokundurduğu andan itibaren sanki artık parmakları da o soğukluğa, hissizliğe karışmıştı. Boşlukta olan diğer eliyle Lordun çenesini tuttu ve elmacık kemiklerine iksirden sürmek için başını yukarı kaldırdığında Lord onun titreyen parmaklarını gördü. Genç kız bunu fark etmemişti. Bir an önce işini bitirip onun buradan gitmesini istiyordu ki Lord un sesiyle irkildi.

—Parmak uçlarında hissettiğim bu duygu korkunun baş edilemez kokusu mu?
 
Ona bakakaldı. Hiç böyle bir soru beklemiyordu. Herkes bilirdi ki değil onunla karşı karşıya gelmek adını bile anmaya korkarlardı. Bir an düşündü Acaba yalan mı söylemeliydi? Ama yine tabi en doğrusunun tıpkı çok sevdiği büyükannesinin ona öğrettiği gibi gerçeği söylemek olduğuna karar verdi ve aklından geçenler dudaklarına döküldü.

—Hayır! Korkmuyorum.

Voldemort sanki hak etmediği bir tokat yemiş gibi yılanımsı yüzünde bir ifadeye bürünmüştü. Doğrusu bunu hiç beklemiyordu Genç kızın “Evet, çok korkuyorum” diyerek ayaklarına kapanıp onu affetmesini ve onu salıvermesi için yalvarmasını beklemişti Ama o bunu yapmamış aksine ne zamandır gözlerinde haykıran gerçeği onun yüzüne karşı söylemekten çekinmemişti ve bunu yaparken de en ufak bir korku belirtisi göstermemişti.

—Senin için alışılmış bir durum değil biliyorum ama sadece ben sadece-

Genç kız tekrar susmuş demek istediğini söyleyememişti. Korkak biri değildi ama bunu söyleyecek gücü de kendinde bulduğundan emin değildi. Sonra gözlerini içine “Devam et.” dercesine bakan Lord’u görünce ne yapacağını anladı ve dudaklarından tek bir kelime döküldü:

—Neden?

* * * 


Genç kız yavaşça gözlerini kırpıştırdı ve kendisine büyük bir inatla parlayan güneş ışığına rağmen sonunda onları açmayı başarabilmişti. Neredeydi, ne olmuştu hiçbir fikri yoktu. Gözleri yavaş yavaş bu aydınlığa alıştığında kim bilir nereye getirildiğini düşünürken gördüğü manzara onu şok etmişti. Karşısında Hogwarts revirinin duvarları ve pencereden görünen arazi vardı. İşte bu hiç de onun beklediği bir şey değildi. En son, en son olanlar...

Görev, baskın, düellolar, esir alınması…

Sonrası daha da kötü- Hayır kötü değildi. Hiç de beklediği gibi geçmemişti. Daha çok garipti. Evet, söylenebilecek tek kelime ya da en doğru kelime bu olabilirdi ancak. Garip…

Bella’nın kahkahaları, zindana götürülüşü, yediği lanetler, canının yanması, Karanlık Lord’un gelmesi… Ama hiç, hiçbir şey yapmaması, dokunmaması…

  Yavaşça yerinden doğrulup yatakta oturdu. Hiçbir ağrısı sızısı yoktu. Çok da sağlıklı olduğunu düşünüyordu. Ancak bir şeyler farklı gibiydi. Değişen ne olmuştu ki?

—Demek sonunda uyandın tatlım

Hermione arkasını dönüp baktığında Madam Pomfrey’nin gülerek kendisine doğru geldiğini gördü.

“Ne zaman geldim buraya” diye sordu genç kız Zaman, mekân kavramı, olayların akışı artık o kadar kendini yitirmişti ki algılamakta güçlük çekiyordu. Madam Pomfrey gülerek “Dünden beri canım. Şimdi izin verirsen gitmeliyim Profesörler ve dahası arkadaşların seni görmek için sabırsızlanıyorlar.” Diyerek uzaklaştı.

Hermione önüne dönerek onları beklemeye başladı. En azından arkadaşlarıyla konuşmak ona iyi gelecekti. Harry ve Ron sanki bir zaman kaybolup şimdi tekrar ortaya çıkmışlardı. Oysa derin, dibi görünmeyen bir kuyudan çıkan oydu. Neler olmuştu? Bu sorunun cevabını verebilecek tek bir kişi vardı. Profesör Dumbledore… Anahtar… En azından nelerin olduğunu tam olarak bilmese bile genç kıza bir tahmini ancak o yürütebilirdi. Beklemekten başka çare yoktu.


* * * 


—NEDEN?

Genç kız cümlesini bitirdiğinde salon sanki içine bir ruh emici girmiş ve orada bulunan bütün duyguları içine çekmiş gibi soğumuştu. Hala kömür rengi gözleri ateş kırmızısı rengi gözlerde dikili cevap bekliyordu ama bir yandan da ne olacağını kestiremiyordu. Karşısında oturan kişi kimseye hesap vermez kimseyle sırlarını paylaşmaz sadece emreder ve eğer emirleri yerine getirilmezse öldürürdü. Karşısında kim olursa olsun muggle ya da büyücü fark etmezdi
Sanki bir saat gibi gelen bir süreden sonra Karanlık Lord’un kendisine ifadesiz bir şekilde bakmasından cesaretlenip devam etti:

—Neden?  Neden yaptın bütün bunları? Bütün bu kötülükleri, cinayetleri… Sen çok güçlü bir büyücüsün. Bugüne kadar gelmiş geçmiş en yeteneklilerden birisi. Neden gücünü bu yönde kullandın? İnsanları öldürmek ve onlar üzerinde hâkimiyet kurmak için bunların hepsini yapmaya değer miydi? Kendi bedeninde bile değilsin artık.

Bunları söyledikten sonra da sessizliğe bürünmüş onun ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu. Bir an kendisini neden hala öldürmediğini de merak etti.
Artık sessizlik dayanılmaz bir hal almaya başlayınca onun cevap vermeyeceğini, bu aptal küçük muggle kızın sanırım aklını kaçırdığını düşünüp biraz önce sürmeye ara verdiği iksire dönüp işini bitirmek istedi. Tam parmağının ucuna bir parça almış elini yüzünün hizasına getirmiş ve yeniden onun tenine değecekti ki Voldemort birden beklenmedik bir şekilde elini bileğinden yakaladı.

—Hiç kimse, daha önce hiç kimse benim karşıma geçmiş böyle bir soru sorma cesaretini göstermemişti.

Genç kız ne yapacağını ne söyleyeceğini bilemiyordu. Sadece tekrar her zaman yaptığı gibi sadece onun gözlerinin içine baktı. Ve

—Ben senin yaptığın gibi gözlerinin bakıp ne yaptığını ya da yapacağını kestiremem. İçini okuyamam. Sadece senin bir an için cevap vereceğini düşünmüştüm. Sadece bir anlığına kendimi kandırmışım. Ne aptalım.

Genç kız bunları söylerken hala Voldemort’un bileğini bırakmadığının farkındaydı ama sesini çıkarmamıştı. Oda birden Voldemort’un tiz yılanımsı o kahkaha sesiyle çınlamaya başlamıştı. Kesilsin hayır yeter diye düşünmüştü ki Lord birden sanki onu duymuş gibi kahkahasını kesti.

“Demek sana cevap vereceğimi düşündün öyle mi seni küçük, aptal, bulanık “deyip tekrar kahkaha atmaya başladı

Bulanık kelimesini söylerken sanki dudakları yemek istemediği bir yemeği reddeden çocukların ki gibi büzülmüştü. Lord cümlesini bitirmiş kahkahalarına devam ederken genç kız hayatında hiç hissetmediği kadar kendini aptalca davranırken bulmuştu. O kimdi? Aptal bir bulanık! Kendini bilmez ne yapacağı hiçbir zaman kestirilemez biriydi ama bunların en korkuncunu da az önce gerçekleştirmişti. Lanet olsun bir anlığına Lord’un tenezzül edip ona cevap vereceğini sanmıştı. Ne kadar budalaydı.

—Bak bana.

Kulak tırmalayıcı o korkunç kahkaha kesilmiş sadece 2 kelime duymuştu Lord’un sesiyle genç kız. Tekrar yere indirdiği bakışlarını onun göz hizasına getirdi. Voldemort oturduğu sandalyeden doğrulup ona ifadesiz bir yüzle baktı. Ve sonra:

—Madem bu kadar çok istiyorsun öğrenmeyi, o zaman sana istediğini vereceğim.

Cümlesini bitirir bitirmez genç kız bileğini tutan ince uzun parmaklardan ateş buz karışımı bir dalganın kollarından başlayıp bütün bedenine yayıldığını hissetti. Hala gözleri Lordun gözlerinde bileği onun elinde hapisken lordun hatıraları bir bir kendi beyninin içinde dolanmaya başlamıştı. Hepsi birer film şeridi gibi kafasının içinde dönüyor dönüyor dönüyordu. Ama hiç biri kalıcı olmuyor göründükleri anda kayboluyorlardı.
 
En sonunda acısı dayanılmaz bir hale gelince odanın duvarları genç kızın feryat dolu çığlığıyla yankılanmaya başlamıştı. Buna artık daha fazla dayanamayacağını düşündü ve bir an önce bitmesini diledi ve acı o anda kesildi. Ancak Voldemort artık onu bileğinden tutmadığı için olduğu yerde diz çökmüş yüzüstü kapaklanmamak için de bir eliyle yerden destek almıştı.

Gözlerini kapatmış hala az önce olanları düşünürken Voldemort’un hala olduğu yerde kalmış onu izlediğinin farkına varmamıştı. Ne kadar olduğunu tahmin etmediği bir süre sonra varlığını hissetmiş gözlerini tekrar ona kaldırmıştı Ayağa kalkmaya çalışmış ama başaramamıştı Bunu yapması daha da canını yakmış Sanki kendini saatlerce Crutius lanetine maruz kalmış gibi hissediyordu. Voldemort iki parmağını emir verirmiş gibi genç kıza doğru salladı ve sanki onu kuklasıymış gibi hareketsiz sızlayan bedenini az gerisinde bulunan yatağa yerleştirdi. Elini 2. kez salladığında bir asa belirdi ve genç kız sonunun geldiğini anladı. Voldemort un bütün sırlarını öğrenmişken yaşamasına nasıl izin verebilirdi ki? Yavaşça gözlerinden gözlerini zorla ayırarak yere eğdi ve o sözcükleri söylemesini bekledi. Ama beklediği gibi o sözleri asla duyamadı. Hareketsiz yere düşmeyi beklerken bedeninin birden eskisinden daha canlı daha sıcak daha sağlıklı olduğunu fark etti. Hiçbir şey anlamıyordu. Bu bir oyun muydu?

Karanlık Lord gerisin geri dönüp kapıya doğru yönelirken o da peşinden koşturdu. Ama birden yine onun büyüsüyle engellendiğini fark etmesi uzun zamanını almadı. Görünmez bir duvar onun diğer tarafa geçmesini önlüyordu. Nafile görünmeyen duvara bir umut vuruyor bir yandan da lorda haykırıyordu

—Dur! Dur! Lütfen dinle beni.

Lord bir an yavaşlamadı bile. Genç kız tekrar haykırdı.

—Dur! Lütfen gitme. Tom yalvarırım gitme.

Lord olduğu yerde çakılmış kalmıştı. Tom… Bu kelimeyi, kendi nefret ettiği ismini onun ağzından duymayalı o kadar zaman olmuştu ki… Şimdi bu şekilde olması canını yakıyordu ve Lord Voldemort canının yanmasından hiç hoşlanmamıştı.

 Hermione istediklerini söyleyebileceği tek bir an varsa o da şimdi diye düşünüp hala arkasını dönük şekilde duran Lord’a seslendi:

—Tom sen aslında kötü biri değilsin ya da en azından bir zamanlar değildin Küçük bir çocukken ben bunu biliyorum. Eğer o soğuk, sevgisiz yetimhane yerine annen ve babanla mutlu bir şekilde onlar tarafından büyültseydin her şey ne kadar farklı olabilirdi. Ben bunu biliyorum. Lütfen dinle beni. Tom yalvarırım dinle.

Ama artık her şey için çok geçti… O ve diğerleri için… Lord tekrar yürümeye başlamış ve genç kız da son kez olabildiğince feryat etmişti

—Tom eğer şu an bir dilek hakkım olsaydı bunu senin için hiç düşünmeden feda ederdim. Senin bir aileye sahip olmanı dilerdim İyi kalpli bir anne ve onu deliler gibi seven bir baba muggle ya da büyücü

Lord görünmez kapıdan dışarı adımını atmasıyla genç kızın ağlaması da feryadı da o anda kesildi Ama Lord ne yazık ki bunların hepsini duymuştu. Ve bu kadar iyi olduğu için bu genç kıza bir kez daha lanet ediyordu.


 Yorumlar FORA


5 Ağustos 2011 Cuma

Project 10 Pan: Bitirme Projesi Bitti!


Evet, bir milyon gün sonra yeniden merhaba... Bu ara kendimi fanfiction(hayran hikayesi) okumaya ve yine yazmaya adadım resmen. Özellikle Harry Potter'ın sonuncusu da artık vizyona girdiği için kendimi frenleyemiyorum. Sanki çok yakın bir arkadaşımı yavaş yavaş kaybediyor gibiyim. O nedenle son demlerimizin tadını çıkarmak ister gibiyim.

Bu ürünleri bitireli çok oldu. Bir aydan fazla diyebilirim. Özellikle cilt bakım ürünleri birkaç hafta sonra dibi bulmuştu. Peki ben bu dönemde neler yaşadım?

Bir kere maskara ve allığı bitireceğim derken verem olacaktım. Deli ettiler beni. Çünkü bu aşırı sıcaklarda makyaj yapmak işkence gibi geliyor. Son günlerde zaten haftanın 2 günü makyaj yapıyorsam, diğer günler sadece güneş kremimle dışarı çıkıyorum. Çünkü sıcaklar herkes gibi beni de bezdirdi.

İçlerinden tekrar tekrar alacağım tek ürün sanırım Rebel Parfüm... Çünkü kendisi bu sıcak günlerde favorim olur. Diğerleri için zaten bir şey söylememe gerek yok. Bu işe başlarken ki amacım zaten bir an evvel bitirip, onlar yerine başka ürünler denemek istememdi. Keranove saç spreyine de hayır diyemem. Kozmetik dükkanlarında bulursam alacağım bir üründür kendisi...

Bir de sürpriz yapayım. Çok yakında yeni ürünlerin tanıtımları ile karşınızda olacağım. Bu da şimdilik sır olarak kalsın.

Peki siz Project 10 Pan hakkında neler düşünüyorsunuz? Yazın biz de öğrenelim...

29 Temmuz 2011 Cuma

Delice Bir HP Fanfiction: Tom/Hermione

Harry Potter dünyasına aşina olanlar bu yazıyı gördüğünde yok artık diyeceklerdir eminim. Ancak fanfiction yani hayran hikayelerini duyduysanız ya da çok az da olsa bir bilgiye sahipseniz bunun mümkün olacağını biliyorsunuzdur. Hayran hikayesi yazarları sizin okuduğunuz ya da izlediğiniz bütün karakterleri, dostsa düşman, düşmansa dost ya da daha da ötesi sevgili yapabilirler.

Harry Potter evreni ise bundan en fazla nasibini alanlardandır. Draco ve Herm sevgili olabilirler, Ron Pansy'e asılabilir ya da Harry azılı düşmanıyla dost olmuştur gibi... En zorlarından biri ise namı diğer Karanlık Lord Voldemort'u aşık edebilmektir.

HP ile ilgili birkaç hikayem olmuştu. Burada da daha önce yayınladım. Tom/Hermione çifti ise benim doruk noktamdı sanırım. Hikayeyi uzun soluklu düşünmüştüm ancak okul, sonra iş dünyası falan uzadı gitti. Ancak unutulup gitmesindense en azından blogumda bir bölümünü vermek istedim. Eğer Hortkuluk Avcisi ve geçen sene kapatılan Harry Potter Cafe'de üyeliğiniz varsa mutlaka görmüşsünüzdür. Keyifli okumalar... (Afişi hazırlayan MisSGuard'a sonsuz teşekkürlerle...)



KAYIP ZAMAN

1. Bölüm: Ulaşılamayan Esir


Kara saçları saçak saçak, gözleri az önce bir ruh emici görmüş gibi yerinden uğramış ama korkudan daha çok yemini almış olan bir hayvanın açlığını ve memnuniyetini taşıyan kadın taş duvarlar boyunca ilerledi. Efendisi az ileride her zaman kurulduğu şöminenin önündeki koltuğunda büyük bir azametle oturuyordu. Beyaz yüzünde hiçbir ifade, hiçbir duygu belirtisi yoktu. Onda yaşıyor belirtisi gösterdiği düşünülen tek şey bir yılanın yarık şeklindeki burnundan aldığı kesik kesik nefeslerdi. Kırmızı gözleri önündeki ateşin de etkisiyle iyice kan rengini almış ama yüzü yaşama belirtisini gibi kireç gibi iyice beyazlamıştı. Yanındaki bu dünyada adamlarından daha çok değer verdiği yılanı büyük bir azametle tıpkı az önce içeri giren cadı gibi önüne konan yemekten memnun sahibine aynı memnuniyeti göstermeye çalışıyordu.

Bellatrix Lestrange, savaşın önde gelenlerinden bugüne kadar birçok cinayet işlemiş, hala devam etmek için de elinde ne varsa vermeye hazır olan o ölüm yiyen gözlerindeki açlıkla efendisinin önünde neredeyse yere değecek bir şekilde diz çöktü. Karanlık Lord şöminenin her zaman üzerinde her zaman adamlarını izlediği o aynadan bakmaya bile cüret etmemişti. O da ne yaparsa yapsın ne kadar kendisine bağlı olursa olsun adamlarından biriydi ve öyle olmaya devam edecekti.

Lord Voldemort artık ne haberinin geleceğinden emin kan kırmızısı gözlerini kısarak karşısındaki aynadan kadına dikti. Bella efendisinin bakışlarının üzerine toplanmasından memnun pörtlek olan gözlerini büyük bir sevinçle iyice açmıştı.

—Görünüşe bakılırsa bana iyi haberlerin var Bella

Bellatrix Lestrange adının efendisi tarafından bu şekilde telaffuzundan memnun iyice gevşemişti. Şimdi vereceği haber değil efendisinin tepkisi ve ona ne şekilde bir ödül sunacağı daha önemliydi.

—Efendim emrettiğiniz üzere baskınlarımızı yaptık. Casuslarımızın verdiği bilgiler doğrultusunda-

“Sonuç Bellatrix” dedi Voldemort birden en sadık ölüm yiyeninin sözünü ağzına tıkarak. Bunun üzerine kara saçlı kadın gözleri hayal kırıklığı, biraz da az önceki yaptığı hatanın pişmanlığıyla dolu olarak efendisine dönerek konuşmaya devam etti:

 —Efendim istediğiniz adamları yakaladık. Şimdi aşağıdaki zindanda sorgulanmak için emrinizi bekliyorlar.

“Güzel!” dedi. Lord Voldemort yüzünde ancak bir canavarın taşıyabileceği bir ifadeyle Bella’yı süzdü. Genç kadın efendisini mutlu etmenin sarhoşluğunu yaşadığı şu anlarda söyleyecek kelime bulamamıştı. Sadece yüzünde canilik ve zaferin verdiği o ifadeyle ödülünü bekliyordu.

—Aferin Bella İyi iş çıkardın Bu nedenle onlarla ilgilenme görevini, sana veriyorum. Ödülünün tadını çıkar.

Belatrixt Lestrange yeminden aldığı paydan memnun ancak hala hiçbir şey söylemeden efendisine bakıyordu. Karanlık Lord onun bu halinden bir şeylerin olduğunu çoktan anlamıştı.

“Yoksa ödülünden memnun değil misin Bella?” dediğinde genç cadı büyük bir özür mırıldanarak yere kadar tekrar eğildi.

—Üzgünüm efendimiz. Küstahlığım için beni affedin. Ben- Sadece- Size vermek istediğim başka bir haber vardı. En önemlisi.

Karanlık Lord karşısındaki kadının her halinden yaptığından pişman olduğunu ancak buna rağmen onda hissettiği bir şeylerin aslında onu ne kadar memnun edeceğini anlamıştı. Bu kadar önemli olan haber neydi?  

—Konuş Bella Ancak çabuk ol. Bu her neyse daha fazla vakit kaybetmek istemiyorum.

“Tekrar özür dilerim efendimiz.” dedi genç cadı. “Onu, Bulanık’ı yakaladık.” dedi belli belirsiz bir sevinç nidasını zorlukla bastırmaya çalışırken.

—Efendim baskın yaptığımız yerlerden birinde tesadüfen bulunuyormuş bilgi almak için. Potter’ın en yakın arkadaşı artık elimizde efendim.

Genç cadı verdiğin haberin sarhoşluğuyla patlat gözlerini dikip artık efendisinin vereceği tepki için bekliyordu. Ancak buna rağmen hiçbir şey olmadı. Lord Voldemort, Karanlık Lord beklediği hiçbir şeyi yapmamıştı. Ne elindeki lokmanın büyüklüğü için bir sevinç hareketinde bulunmuş ne de başarısı için Bella’yı tebrik etmişti. Sadece, sadece koltuğunda oturmuş sanki çok sıradan bir haber almış gibi yılanının başını okşuyor karşısında harıl harıl yanan ateşi izliyordu.

Bellatrix Lestrange bunun karşısında neye uğradığını şaşırmış sadece efendisinin hiçbir ifade barındırmadığı yüzüne odaklanmıştı. Kimse hiç kimse Karanlık Lord’un ne yapacağını kestiremezdi ama Bella onu, bunca yıl emrinde çalıştığı efendisini biraz olsun tanıyorsa bu hiç de iyi şeylerin olmadığına bir işaretti. “ Efendim” dedi tekrar.

—Bırakın onunla ben ilgileneyim.

Bunun üzerine Karanlık Lord bu dünyayı karıştırmayı başaran tek kişi o heybetiyle ayağa kalktı. Ateşin karşısında şimdi daha da azametli görünüyordu. Yılanı Nagini bile bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Bella gelecek tepkiyi beklerken elini yavaşça kalbine koydu. Efendisi ne derse yapmaya hazırdı. Ancak ne yazık ki alacağı tepki hiç de onun beklediği gibi değildi.

— Onunla bizzat ben ilgileneceğim Bella. Gidebilirsin.



*--*--*--*--*--*--*--*--*--*--*--*--*--*--*



Bileklerine dolanan zincirlerin verdiği acı artık dayanılmaz bir hal almıştı. Kaç saattir bu şekilde asılı olduğunu bile bilmiyordu.  Gerisinde bulunan taş duvar artık soğukluğunu sanki içine işlemişti. Çenesindeki derin kesikten süzülen kan artık kurumuş boynunda ve cüppesinin önünde bir kırmızlık bırakmıştı sadece. Ancak ne önemi vardı ki. Buraya gelene kadar ki yaşadıkları yaşayacakları yanında hiçbir şeydi.

Hermione Granger… Savaşın kilit isimlerinden birisi, Sağ Kalan Çocuğun en yakın dostu, Muggle’ların temsilcisi, düşmanlarının tabiriyle o değerli Bulanık artık bir tutsaktı. Bu günün bir gün geleceğini biliyordu. Eğer bir savaşın içindeyseniz ve bir taraf tutmanız gerekiyorsa ölmeyi, öldürmeyi, tutsak olmayı, işkence görmeyi çoktan kabullenmiş olmanız gerekirdi. İnsan kabullenmese bile ne olurdu ki? Sonuçta eğer gerçekten bir savaş varsa bunlar zaten gelip sizi bulacaktı. Kaçmanın ne anlamı vardı ki? Bazı şeyleri daha da geciktirmenin tek faydası alacağı nefes sayısını artırmak olacaktı belki de artık yaşanacak bir hali kalmamış bu dünyada.

Bilgi almak için gönderildiği son görevde esir alınmıştı tıpkı diğerleri gibi. Ölüm yiyenlerin sayıları o kadar fazlaydı ki elinden geleni yapmasına rağmen başarılı olamamış sonunda o da diğerleri gibi bu zindanların dibini boylamıştı. Ölüm yiyenler sadece en önemlileri yanlarına almış, geride kim kaldıysa hepsini öldürmüşlerdi. Zafer nidaları hala kulaklarında çınlıyordu. Baskının başarılı olması şöyle dursun ellerinde hiç beklemedikleri büyük bir balık vardı artık. Üstelik bu balık Hermione Granger’sa en az Potter kadar ilgi göreceğinden emindi.  

Soğuk, karanlık, taş zindanın göremediği demirden kapısı büyük bir gürültü çıkararak açıldı. Ayak seslerine bakılırsa birden fazla kişi içeri giriyordu. Kim gelebilirdi ki onun için. Lestrange, Malfoy ya da belki Snape… Lütfen Greyback olmasın diye geçirdi içinden. Herkese katlanabilirdi, dayanabilirdi ama Greyback ona lanet atmanın yanında en acınası hayvana bile yapılamayacak çok daha başka şeyler yapacaktı. Buna adı gibi emindi.

Zindanın kapısı ardında büyük bir gürültü bırakarak tekrar kapandı. Bu sefer sadece bir kişinin adım sesleri duyuluyordu karanlık zindanda. Genç kız yavaşça göz kapaklarının biraz daha aralayarak etrafına bakınmaya başladı. Gelen kişi her kimse ona adımlarıyla yaklaştıkça duvarlardaki sönük meşaleler de teker teker yanıyor onun yoluna ışık tutuyordu. Genç kız başından aldığı darbenin verdiği etkiyle az buz olan görme yetisiyle gözlerini iyice kıstı. İçeriye giren her kimse ne onun bu haline gülmüş ne de dalga geçecek bir şey söylemişti. İşte bu onun daha da ürkmesine neden olmuştu. Bu hiç de Ölüm yiyenlerin yapabileceği türden bir davranış değildi. Gelen kişinin kimliğini aklından silmek için uğraştı durdu. O olamazdı değil mi?

—Çok haklısın Bulanık. Evet benim…

Genç kız kanı donarak bileklerini kesen zincirlere rağmen soğuk taş duvara biraz daha yaslandı. O Karanlık Lord’du. Nasıl oluyordu da Bir Bulanık’a işkence yapmak için bizzat kendisi geliyordu.

—Kendini o kadar küçümseme Bulanık Belki damarlarında pis kan aksa da sen buna rağmen onlar için çok büyük işler başardın ve ben her kim olursa olsun ona hak ettiğini veren bir Lordum.

Hermione Granger hiç bu kadar korkmuş muydu hayatında bilmiyordu. Savaştığı onca yıl, düşmanlarıyla karşılaştığı onca zaman hiç bu kadar çaresiz hissetmiş miydi kendini hatırlamıyordu. Sanki biri beynini parçalar halde içine giriyordu. Bir şeyler arıyordu. Ne olduğunu biliyordu ancak sesini çıkarmadı. Bu belki de canının daha da yanmasına neden olacaktı. O ne Lestrange dı ne de Malfoy. Artık Greyback’in gelmesi için neler vermezdi. O en azından avıyla oynar, onu parçalar işi bitince de bir köşeye fırlatırdı. Ama karşısında duran Karanlık Lord’du ve onun ne yapacağı asla kestirilemezdi.

—Doğru düşünüyordun Bulanık Beni belki de Ölüm yiyenlerimden de iyi tanıyorsun. Ve bu hiç hoşuma gitmiyor. Dahası ben eğer kızarsam kötü şeyler yaparım Bulanık Biliyorsun değil mi? 

Hermione ne yazık ki bunu geçmişte ki birçok deneyimden çok iyi öğrenmişti. Ne yapması gerekiyordu. İşte bunu bilmiyordu. Bakışlarını son bir gayretle toplayıp tam karşısında dikilen Lord’a yöneltti. Kırmızı gözler kan kırmızısı gözler büyük bir katliamın izlerini taşıyordu sanki. Bunca yıl onun yüzünden ölen, öldürülen insanların kanıyla doluydu.

Karanlık Lord yüzüne çarpan bakışlarla bir an öylece kaldı. Bu Bulanık ne yapmaya çalışıyordu. Bakışlarındaki ifade sadece korkuyu değil birçok duyguyu da beraberinde taşıyordu. Gözler kahverengi, hurma gözler aynıydı. Yüz aynı yüzdü her bir çizgisine kadar. Sanki son kez dün görmüştü. Sanki üzerinden hiç zaman geçmemişti. Ancak değişen bir şeyler vardı o ifadede. Her zaman kendisine büyük bir sevgiyle bakan o gözler artık kin, nefret, öfke doluydu. Ancak Karanlık Lord dünyanın önünde diz çökmeye hazır olduğu Lord Voldemort ona kızamıyordu bile. Ne yazık ki bu genç kız ona ne yaparsa yapsın çoktan hak etmişti.

—Görüşmeyeli uzun zaman oldu değil mi Bulanık?

“Hem de çok uzun” diye geçirdi Karanlık Lord içinden. Uzun, çok uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Tam olarak ne kadar olduğunu kendisi bile unutmuştu yıllardır süren bu savaşın karmaşanın içinde. Tek bildiği artık amacına ulaştığıydı. Ama ne için, kimin için. Her şeyi bilen Karanlık Lord işte bu soruya bir cevap veremiyordu.

Hemione durup bir an kafasının içinde dönüp duran onca düşünce fırtınasına karşı ortada neyin dönüp durduğuna bir anlam vermeye çalışıyordu. O Karanlık Lord’du değil mi? Ama zindana gireli hiçbir şey yapmamıştı. Tek söylediği bugüne kadar karşılaştığı tüm Ölüm Yiyenlerin yüzüne tükürürcesine haykırdığı Bulanık’tan başka bir şey değildi. O da artık Hermione’nin üstüne yapışmış, bu dünyada var olmaması gerektiğini aslında vurgularcasına her söylediklerinde artık umursamadığı bir söz haline gelmişti.

“Bunu yapma” diye iç geçirdi Voldemort. Kendisi ya da ölüm yiyenleri değil ama bu genç kızın kendi kendini aşağılamasına asla tahammül demezdi. O başına ne gelirse gelsin her zaman yüzünü yerden kaldırmaktan çekinmemiş, en zor anlarında söyleyeceği sözleri hiçbir zaman yutmamıştı. Neden bir kerede onu dinlemiyordu. Neden hep kafasının dikine gidiyordu. Lord Voldemort elinde olmadan gülümsedi. Yırtık bir yarık şeklindeki ağzı kıvrılmış, burun delikleri küçülmüştü. Zaten ona olan zaafı da bu yüzden değil miydi? Bu kadar çaresizken bu kadar güçlü durması ayakta kalabilmesi…

 Daha fazla ona acı çektirmeyecekti. Asasını sessiz bir büyüyle çağırıp ona doğrulttu. Genç kız gözlerinde başına gelecekleri bilen insanların sahip olduğu o güçlü çenesini dikleştirdi ve son kez Lord’un gözlerine baktı. Ve her şey sona erdi…

Lord Voldemort hareketsiz bedeni zincirlerden kurtarıp yavaş ama dikkatli bir şekilde taş zemine bıraktı. Gür, her zaman sanki dağınık kalmak için büyük bir çaba harcanmış kahverengi gümrah saçlar yere saçılmış, uzun, çok uzun zamandır bakmayı beklediği o gözler kapanmıştı. Aynı gözler, aynı saçlar, aynı yüz, aynı koku… Ancak değişen bir şeyler vardı. Hissedilen duygular belki de hiçbir zaman geriye dönmeyecekti.

Voldemort bir elini genç kıza doğru uzattığında gerçek büyük bir tokat olarak yüzüne bir kez daha çarptı. O Lord Voldemort’tu. Karanlık Lord… Bütün bu kaosun nedeni… Genç kızın ne yapmasını bekliyordu ki? O en yakın arkadaşının düşmanıydı. Yıllardır onu ve yakınında kim varsa öldürmeye çalışmıştı ve genç kız da onlardan sadece biriydi. Üstelik en yakın arkadaşı olma sıfatıyla Potter için hayati önem taşıyordu. Bir süre eli havada genç kıza baktı. O hiç değişmemişti. Ama o artık Voldemort’tu. O artık bir zamanlar Hermione’nin sevgilisi olan yakışıklı Tom’dan çok uzaktı. 

21 Temmuz 2011 Perşembe

Kızılcahamam {Bir Ankara Ziyareti}


Geçen hafta sonu Ankara'daydım. Cumartesi gidip, pazar döndüm. Amaç, hem köye gidip ailecek piknik yapmak, hem de büyüklerin mezarlarını ziyaret etmekti. Üstteki resim bizim köyden bir görüntü... Hal böyle olunca Kızılcahamam'a uğramadan olmazdı.

Kızılcahamam özellikle termal sularıyla, otelleriyle tanınır ama ne yazık ki ben bu açıdan orayı hiç tercih etmedim. Özellikle son yıllarda politikacıların tercih etmesi nedeniyle fiyatları uçmuş durumda... Resmen otelleri sosyetik merkezlere dönmüş. Biz sadece köye geçerken alışveriş yapmak amacıyla uğradık. Tesadüf eseri o günde Kızılcahamam'ın festivali varmış, Murat Ceceli'nin geleceğini falan öğrendik. Tabii ki ailemle birlikte hemen o kalabalıkta alışverişimizi tamamlayıp, oradan ayrıldık.


Resimde gördüğünüz bu ekmeklerin hepsini annem satın aldı. Hatta yetmedi oradaki bayanlara başkalarını da getirttirdi. Bazlama, gözleme, somun, kül çöreği, cevizli çörek bunlardan birkaçı... Ankara, İstanbul ya da Türkiye'nin başka yerlerinde de bu ekmeklerden yaptıklarını iddia edenler var ancak ben Kızılcahamam'ın üzerine tanımam. Babaannemden, anneme geçen sırayı bozmamak amacıyla ben de biraz püf noktalarını öğreniyorum. Bazlamanın hamuru ne kadar yumuşak olacak, gözleme ne kadar açılacak, somun için ne tarz ateş kullanılacak gibi... Ancak şehir hayatında bu ekmekleri yapmak biraz zor.

Bunun dışında taze tereyağı, köy peyniri, eritme peyniri, cevizli sucuk gibi şeyleri de arabaya yükledik tabii ki... Bu ekmeklerin hepsini biz yemedik elbette... Bir kısmını piknikte Ankara'dan amcamlar, yengemlerle birlikte mideye indirdik. Köyü gerçekten özlemişim. O yüksek çam ağaçlarının altında piknik yapmayalı uzun zaman olmuştu. Dahası uzak akrabalarımızdan bazılarını da görüp hasret giderdik.

Herkese köy ziyaretlerini tavsiye ederim. Biz daha önceden Ankara'da ikamet ettiğimiz için sık sık giderdik. Ancak artık başka bir şehirde olduğumuz için ne yazık ki gidip gelmek zor oluyor. Bir gün Kızılcahamam'a yolunuz düşerse meydanda bulunan pazardaki Gümüşsoy Doğal Ev Yapımı Ürünler satış yerine mutlaka uğramanızı tavsiye ederim. Pişman olmazsınız.  

Peki siz daha önce Kızılcahamam'a hiç gittiniz mi? Neler düşünüyorsunuz?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...