Diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2012 Pazartesi

µTorrent Programı ile {Dizi, Film, Video v.s.} İndirme {Resimli Anlatım}

Film ve dizi yazılarımda en çok sorulan soru, bunları nerede izlediğimle ilgiliydi. Ben de bir zamanlar birçokları gibi online izliyordum ama sonra baktım olmuyor, bilgisayarıma uTorrent programını kurdum. Film, dizi, video v.s. hepsini bilgisayarıma indirip o şekilde izliyorum. Bunun birkaç nedeni var elbette. Ben neden bunu yapıyorum? Manyak mıyım? Gül gibi sitelerde izlemek varken, neden onlarca GB'lik dosyaları bilgisayarıma indiriyorum.

1- Bir kere kolaydır. Sıkıştırılmış dosyayı indirirken başınıza gelen, net kesildi, dosya uçtu, yok takıldı sorunu yaşamazsınız. Bilgisayarınızı açtığınız anda eğer internet bağlantınız varsa dosyanız inmeye devam eder. Hem de yüzde kaçlık kaldıysa oradan başlar.

2- Sitelerdeki gibi üye olma derdi yoktur. Etraftan, sağdan soldan fışkırıp sizi delirten saçma sapan reklamlara da katlanmak zorunda kalmazsınız.

3- Tam filmin ya da dizinin ortasındayken takılma, görüntü kaybı, video not found gibi can sıkıcı şeylerle karşılaşmazsınız. İstediğiniz kalitede videoyu seçip indirme imkanınız var.

4- Arşiv yapmış olursunuz. USBler sayesinde istediğiniz yere götürüp orada izleme şansınız oluyor. Gerçi bu durum en çok arkadaşlarıma yarıyor. Paylaşabilme imkanımız oluyor. Üstelik özlediğiniz bir film ya da diziyse her an açıp tekrar izleme fırsatınız var elinizde.


Karar verdiniz. Videolara bu şekilde erişmek istiyorsunuz. Bunun için torrent programına ve benim gibi sınırsız nete ihtiyacınız var. Limitli olanı da kullanabilirsiniz ama kota aşma derdi var değil mi?

İlk olarak şuradan uTorrent programını indirip, bilgisayarınıza kuruyorsunuz. Bunu anlatmama gerek yok sanırım.

Şimdi buradan itibaren aşamalı olarak anlatacağım. Eğer yabancı bir yapım izleyecekseniz mutlaka alt yazıyı bulmanız gerekiyor. Ben genelde bir filmi indireceksem önce alt yazısını bulup daha sonra filmi indiririm. Çünkü her uzantılı dosya bulduğunuz alt yazıya uygun olmuyor. Eğer senkronizasyonu ayarlanmamışsa kaymalar yaşanabiliyor.  Hele ki benim gibi Uzak Doğu manyağıysanız mecburen alt yazıyı bulmak zorundasınız. Ha benim Japoncam, Çincem var derseniz o ayrı... 


Benim alt yazı için ilk ve genelde tek tercihim Divxplanet... Sitede altyazılar sıkıştırılmış dosya şeklinde -winrar- bulunuyor. Siteye girip istediğiniz videoyu arama yaptırdıktan sonra karşınıza yukarıdaki gibi bir görüntü çıkıyor. Mesela ben Immortals filmini aratmışım ve karşıma üç adet seçenek çıkmuş. Buradan Türkçe olanlardan Immortals.2011.DVDScr.XviD.AC3-ZJM uzantılı alt yazıyı indirip ona uygun olan videoyu bulmak istiyorum. İsterseniz siz başka uzantılı dosyayıda indirebilirsiniz. Bu tamamen size kalmış.


Alt yazınız tamam. Sıra filmin torrent dosyasına geldi. Ben torrent dosyalarını genelde Torrentz sitesinden indiriyorum. Bu site diğer torrent sitelerine giriş yapan bir arama sitesi... Torrent'ın Google'ı diyebilirsiniz aslında. Bunun dışında Uzak Doğu yapımları için d-addicts ve isohuntda kullanabilirsiniz.

Sitede Immortals yazıp arattığımızda farklı senkronizasyonlarda bir sürü seçenek karşımıza çıkıyor. Bizim aradığımız Immortals.2011.DVDScr.XviD.AC3-ZJM uzantılı dosyaya tıklayıp seçeneklere bakıyoruz.



Immortals.2011.DVDScr.XviD.AC3-ZJM uzantılı dosyayı içeren bir sürü site var. Bunlardan herhangi birine girerek torrent dosyasını indirebilirsiniz. Ben genelde -bu el alışkanlığı sadece, özel bir nedeni yok- torrenthound, kickasstorrent ve torrentreactor sitelerine tıklıyorum. Mesela burada torrenthound sitesine girip dosyayı oradan indirmişim.


Download torrent seçeneğini tıklayıp dosyayı indirdiniz. Şu an elinizde filminizin hem alt yazısı hem de torrent dosyası mevcut... Torrent dosyasını aşağıda olduğu gibi sağ tık-aç şeklinde ya da programın üzerine sürükleyerek açıyoruz.


Torrent progmanında birden fazla dosyayı birden indirebilirsiniz. Üstelik sağ taraflarında yüzde kaçlık kısmın indiğini de görebilirsiniz. İstediğiniz anda da indirme işlemini durdurma imkanınız var. Dosyanın tamamı indiğinde yine sağ tıkla dosyayı torrent programından kaldırabilirsiniz. Bu dosyalar genelde Belgeler/Karşıdan Yüklemeler dosyasına indirilir. Siz oradan istediğiniz aygıta yükleyerek izleyebilirsiniz.

Umarım yararlı bir yazı olmuştur. Bir sonraki yazımda "Videoya Alt Yazı Nasıl Eklenir?" kısmını anlatacağım. Siz o zamana kadar filmleri, dizileri indirmeye başlayın bakalım.

Soruları olanları yorum kısmına bekliyorum.

14 Ocak 2012 Cumartesi

New Girl: 1 Kız 3 Erkek Aynı Evde!


Evet, şimdi düşünelim bakalım. Bir bayan olarak -zorda kalırsam- üç erkekle birlikte yaşamayı düşünür müyüm? Sanırım düşünebilirim. Neden mi? Bunun dezavantajları olduğu gibi, birçok avantajı da mevcut çünkü. En azından erkek arkadaşınıza kancayı takan birinin o evde yaşamayacağı kesin.

Bu ara kafayı komedi dizileriyle bozdum. Daha bir önceki dizi yazım, yine bir Amerikan sitcomu olan 2 Broke Girls'le ilgiliydi. Amerikan komedi dizilerinden de hoşlanabileceğim bir şeyler çıkacak diye ümit ediyorum. Bu nedenle araştırmalara ve sizi bilgilendirmeye devam. Bu yazım yine her bölümü yarım saatlik bir sitcom olan New Girl...


Dizi, Zooey Deschanel'ın başrolde oynadığı ilk uzun soluklu tv yapımı aynı zamanda... Ben kendisini ilk olarak Yes Man'de izlemiştim. Sevdiğim bir oyuncu olduğu için dizinin benim için önemi de artmış oldu. Gelelim konusuna:

Dizi, Jess adında öğretmen bir kızımızın, sürpriz yapmak için eve erken gelmesi ve erkek arkadaşını basmasıyla başlıyor.  Evi apar topar terk eden Jess, model olan en yakın arkadaşı Cece'yi de rahatsız etmemek için, internetten tanıştığı üç erkekle aynı evi paylaşmak zorunda kalıyor.


Evin kadim sakinlerinden olan Nick, Winston ve Schmidt, birbirlerini uzun zamandır tanıyan üç arkadaş. Bu karakterler de en az Jess kadar talihsiz bir durumda. Nick hukuk fakültesini yarıda bırakmış, barmenlik yaparak geçimini sağlarken, kız arkadaşı tarafından ne hikmetse terk edilmiş. Schmidt, Nick'in okuldan arkadaşı ve kariyeri parlak  gibi görünmesine rağmen, ne iş yerinde ne de evde kimse onu ciddiye almıyor. Winston ise, 2 sene Letonya'da profesyonel basketbol oynadıktan sonra, görevine son veriliyor ve bir anda kendini, ülkesinde hiçbir işte çalışamayacak biri olarak buluyor.

Bu dörtlü bir araya gelince kız-erkek muhabbetleri, aynı ev içinde yaşanabilecek istenmeyen kazalarda birbirin ardını kovalıyor. Erkeklerin Jess'ten ders aldığı, Jess'in onlardan başarısız aşk hayatı hakkında ipuçları istemesi zaten dizinin temel konularından birini oluşturuyor. Arada seksle ilgili konularda geçmiyor değil. Zaten Amerikalı'lara ait hangi dizi ve film buna dayalı bir komedi anlayışına sahip değil ki...

Ben şimdiye kadar yayınlanan 9 bölümünü izledim. Zaten dizi şimdilik 14 bölüm olarak tasarlanmış. Yeni bölümleri sabırsızlıkla bekliyorum.

Peki, siz bu diziyi izlediniz mi? Jess'in yerinde olsanız 3 erkekle birlikte kalır mıydınız?

29 Aralık 2011 Perşembe

2 Broke Girls: Hadi Para Biriktirelim!


2 Broke Girls ya da benim tabirimle İki Çulsuz Kız, her bölümü yaklaşık yarım saat süren bir Amerikan komedi dizisi... Komedi deyince benim tercihim genelde Uzak Doğu yapımları olur. Çünkü Amerikalı'larla benim komedi anlayışımızın farklı olduğunu anlayalı uzun zaman oldu. Yine de 2 Broke Girls, kısa süren bölümleri ile izlenecek çerezlik diziler listesine giriyor.

Gelelim konusuna; Max, gündüzleri dadılık, geceleri ise garsonluk yaparak geçimini sağlayan orta karar Amerikalı bir kızdır. Çalıştığı cafeye, bir akşam Caroline adında son marka kıyafetleri içinde tipik bir sarışın gelir ve orada çalışmaya başlar. Sonradan anlaşılır ki Caroline bir milyonerin kızıdır ve babası dolandırıcılık suçuyla hapiste olduğu için hayatında ilk defa kendi geçimini sağlamaya çalışmaktadır. Bir süre sonra Caroline, Max'in cupcakelerinin tadını çok eşsiz bulur ve eğitimi sayesinde bir işletme açabilmeleri için onu cesaretlendirir. Dizide bu işletmeyi açmak için ikilinin nasıl para biriktirdiği ve her bölümde ne kadar para biriktirildiği anlatılmaktadır.


Peki, ben bu dizide neleri sevdim? Bir kere kafe çalışanları kendi içlerinde çok manyak tipler... Bana Avrupa Yakası'ndaki ofis çalışanlarını hatırlattı. 75 yaşında zenci bir kasiyer, sürekli seks düşünen bir Yunanlı ve işletmenin sahibi 1.40'lık bir Asyalı... Ortaya birbirinden çok farklı 2 garson kız da eklenince en sevdiğim sahneler cafe sahneleri oldu çıktı.   


Max ve Caroline birbirinden o kadar farklı ki onların atışmalarını sevmemek zaten mümkün değil... Max'in hayat hakkında çok şey bildiğini sanıyor ve ona karşı hiç umudu yok, tam tersine Caroline'ın ise hayattan çok beklentisi var ama hayattan bi haber... İkisi bir araya gelince sürekli birbirleriyle uğraşan bir ikili ortaya çıkıyor.


Dizide popüler isimlere de göndermeler yapılacak ya bol bol Paris Hilton ve Kim Kardashian'ın da adı anılıyor. Bu ikisini sevmesem de dizide aşağılandıkları yerleri iple çekiyorum. Deli Peri ben...

2 Broke Girls'ten çok bir beklentim yok aslında... Tek istediğim Caroline'ın atı Chesnat... O nasıl bir şampiyon öyle... Ben de evimde öyle bir at istiyorum bana ne... Dizinin şimdiye kadar 12 bölümü yayınlandı. Ben sanırım 3 günde izleyip bitirdim. Yeni bölümleri işte böyle bekliyorum. 
Resimler: CBS.com

11 Aralık 2011 Pazar

Adını Feriha Koydum: Özel Okulda Burslu Okumak...


Bu konu hakkında yazmamak için kendimi o kadar tuttum ki dizi başlayalı bir sene olmuş ve ben hala tek bir satır dahi yazmamışım. Bu yazı aslında benim için bir milat... İlk defa bir Türk dizisinin şimdiye kadar yayınlanan tüm bölümlerini netten bulup bir ay içinde bitirdim. Kendi rekorumu da şimdilik kırmış oldum. Türk dizilerini takip etmediğimi az çok bilirsiniz. Nedenini de birkaç kez burada yazmıştım.

Diziye bu kadar takmamın nedeni, fiziksel ya da düşünce bakımından çok zıt olsak da ne yazık ki Feriha'yla birçok benzer noktamız var. Özel okulda burslu okuması, ailesinin vasıfsız işlerde çalışması, şimdi olmasa da, gelir düzeyimizin örtüşmesi, sürekli kardeşiyle didişmesi, hatta ve hatta adı bile benimkiyle uyumlu... Hal böyle olunca insan kendinden bir şeyleri bulur ümidiyle izliyor diziyi. En azından izlemeye tahammül ediyor.


Şimdi elimizde ne var? Başrolde fakir, gururlu ancak ailesi, sevgilisi dahil etrafındaki herkese yalan söyleyen bir genç kızımız var. Feriha... Ailesi lüks bir semtte kapıcılık yapan kızımıza her şeyi söyleyin ama sakın kapıcı kızı demeyin. İnsanlara yalan söylemek değil de kapıcı kızı olarak görülmek onu daha çok komplekse sokuyor. Bu genç kızımız burslu olarak ülkenin en iyi özel üniversitesini(!) kazanıyor. Öyle ki neredeyse ülkedeki bütün manyaklar, görmemişler, kendini beğenmiş insanlar bu okula dolmuş. Sanırsınız bir okul değil, akıl hastanesi...

Sonra bir de esas oğlanımız var. Playboy olarak lanse edilen oğlumuzun tek bir kızla çıktığını bile göremiyoruz. Kulaktan dolma bilgilerle öyle şişirilmiş ki bu çocuğu gören gerçek playboylar intihar edecek duruma gelmişlerdir eminim. Bu evladımız okulda Feriha'yla tanışıyor ve ona deyim yerindeyse ilk görüşte tutuluyor. Hikayede burada başlıyor zaten.


Burada ailenin parasal durumundan falan bahsetmeyeceğim. Çünkü o kadar çok yazılıp çizilmiş ki ben de yazarsam bay gelir insanlara. Ama isterseniz ayrı bir post olarak da sizler için onca hatayı bir bir dökebilirim. Benim asıl değinmek istediğim benim de çok iyi bildiğim bir ortam olan özel okullar... Bu diziyle birlikte, eminim birçok liseli özel okulu burslu tuttursa bile yazmamayı düşünüyordur ya da tam tersine özel okulları Emir kaynıyor zannederek yazanlar olacaktır. Belli mi olur. Türkiye hali...

Bu yazdıklarım benim kişisel görüşlerimdir ve gözlemlerime dayanarak yazılmıştır. Üstüne alınan alınsın lütfen! Memnun olurum.

Bir kere bizim insanımızda şu zihniyet var. "Sen paralı okuyorsun. Baba parası yiyor, ne olacak." Ha burslu kazanmış o bölümü, ha okula para vermiş. Sonuçta 4 sene sonunda, bu iki insan aynı dersleri alıp, mezun olmuyorlar mı? Eee, daha ne? Parayla okuyorsa, o para senin cebinden mi çıkıyor? Sana ne be kardeşim! Elin derdi seni mi gerdi.

Burslu okuyanlar aşağılanmaz. Hatta tam tersine size saygı duyarlar. Sonuçta orada bulunmak için çuvalla para ödeyenlerin aksine, siz başarınızla orada bulunuyorsunuz. Ben böyle dedim ama burslu okuyanlarda o kadar havalanmasın. Sene sonu geldiğinde not ortalaması sizinkinden çok çok yüksek olan arkadaşlarınız olacaktır.

Özel okullardaki herkes düğüne gider gibi giyinmez. O topuklular, pavyon şarkıcısı gibi giyinmeler nerede... Elbette arada tek tük çıkanlar olacaktır ki, kaç bin öğrencinin okuduğu bir okulda bu çok normaldir. Hatta burslu öğrencilerden Feriha'yı aratan şekilde giyinenleri biliyorum. Devlet üniversitesinden burslu geçiş yapan arkadaşlarım, normal öğrencilerden çok daha süslü ve marka giyiniyordu. Düşünün.

Özel üniversitelerde okuyanların hepsi ultra, süper, multi zengin falan değildir. Tam tersine özel üniversite sayısı arttığı ve her sene üniversite kazanmak daha da zorlaştığı için, aileler de bir bakıma kendi başlarının çaresine bakmaya başlamışlar. Okul parası için emekliliğini geçiştiren, yıllarca yaptığı yatırımları okul taksitine ayıran, hatta ve hatta arabasını satan insanlar tanıdım ben. Okul harcını yatırmak için son seneler çalışan arkadaşlarım bie vardı. Özel okulların ilk açıldığı döneme göre, şimdiki özel okullar daha homojen bir yapı gösteriyor.

Özel okulların birçoğunun kendine ait servisleri vardır. Ücretsiz olarak bu servislerden yararlanırsınız. Ben hazırlıkta dahil, 5 sene boyunca bedavaya gittim geldim. Üstelik evime kadar... Yani öyle Feriha gibi akbil basmaymış falan uğraşmadım hiç. Param da cebimde kaldı.

Özel üniversiteler Emir'lerle ya da Koray'larla kaynamıyor. Diziyi izlemeye başladıktan sonra, acaba ben mi kördüm 4 sene boyunca dedim kendi kendime. Kızların hepsi de Hande ya da Cansu gibi psikopata bağlamaz. Bir ellerinde telefon, diğerinde makyaj malzemesi ile salınmazlar. Ayrıca okuldaki tüm kızlar saçlarını sarıya da boyatmaz ya da sarıya boyatan herkes kötü değildir.

Araba sayısı elbette yüksektir ancak arabası olanlarda yine azınlıktadır. Cep telefonu mevzusuna girmiyorum. Son model cep telefonlarını artık gelir düzeyi en düşük insanlarda bile görüyoruz. Özel okullara özgü bir şey değildir, son model cep telefonu kullanmak.

İlginçlikler yok mudur peki, elbette vardır. Dönem ortasında burun estetiği yaptıran birini görürseniz şaşırmayın derim. Belki okuldan çıktığınız bir gün park yerinde bir Lamborghini'ye raslayabilirsiniz.

Dizideki bütün malzemeler gökten zembille inmedi herhalde. Özel üniversitede ezilenler hiç olmamış mıdır? Elbette olmuştur. İlk ağızdan duyduğum bir gerçeği de söylemeden edemeyeceğim. Neredeyse tüm ailesi, ülkenin sayılı üniversitelerine giden bir arkadaşımın kuzeninin başına gelmiş ne yazık ki. Ülkede açılan ilk özel üniversiteyi burslu kazanan kuzenine zamanında o kadar haksız şekilde davranmışlar ki sonunda psikolojik tedavi almak zorunda kalmış. Tabi bu dediğim olay en az 20 senelik...

Adını Feriha Koydum eğer günümüzü değil de, 20-30 sene öncesini, özel üniversitelerin ilk açıldığı zamanı anlatsaydı, eminim çoğunlukta Emir için izleyen gençlikle birlikte, orta yaşta bulunan bir çok insanında gönlünü kazanacaktı. Üstelik İstanbul, o dönemde daha küçük bir şehir olacağı için sonu bitmek bilmeyen tesadüflere de en azından bir kılıf bulunmuş olacak, seyircinin gözüne sokulan kapıcı klişesi de daha fazla gerçeğe dayanacaktı. Yanlış zamanlama, basma kalıp bir senaryo, hatalı kurgu...  

Peki, dizi hakkında Türk izleyicisinin düşüncesi neler?

22 Ekim 2011 Cumartesi

The Walking Dead: 2. Sezonuyla Geri Döndü...


Benim yazılarımda -en azından ilk yazdığım dizi yorumları hariç- spoiler pek bulamazsınız. O yüzden rahat rahat okuyun.

Geçen sezon altı bölümlük mini bir dizi olarak yayına başlayan The Walking Dead: Yürüyen Ölüler yeni sezon açılışını yaptı. Haliyle bana da yazmak düştü.

Zombilerle ilgili yapımları sevmiyorum. Film, dizi fark etmiyor. Ölümcül Deney Serisi'nden nefret ederim mesela. Milla'nın oradan oraya zıplayan görüntüsü çok saçma çünkü. Peki, bu diziye nasıl başladım ve neden devam ediyorum?

Bir kere Ölümcül Deney'den çok daha inandırıcı. Yapımlar ne kadar fantastik ya da bilim kurgu olarak lanse edilip, bu gruplara dahil edilse de ben onlarda da birazcık mantık kırıntısı ararım. Ölümcül Deney'de bu yok. Dahası, bu dizide insanlar, şehirler daha gerçekçi. Olaylar, insanların bakış açıları çok daha inandırıcı. Ayrıca bazılarına göre sinir bozucu olsa da bölümlerin az olması nedeniyle tadı damakta kalan bir yapım The Walking Dead...

İlk bölümü izlemeye başladığımda konu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Geçmişe mi dönüş yapılacak -Rick'in hastane odasındaki hali, salgının başladığı ilk zamanlar- yoksa kaldığı yerden devam mı edilecek bilmiyordum. Spoiler bombardımanıyla dolu blog yazılarını okumaktan pek hoşlanmıyorum. Hiçbir tadı kalmıyor o zaman izlemenin. Şunu söyleyebilirim ki -spoiler olmaz sanırım- dizi kaldığı yerden devam ediyor.

Belirtmem gerekir ki, geriye dönüş olsa süper olurdu. Grup nasıl bir araya geldi, Shane ve Lori'nin ilişkisi nasıl başladı, hepsi tek tek cevaplanmış olurdu. Önceki sezon izleyicide çok soru işareti bırakılmıştı. Bu sezon da bu gidişatla devam ederse bütün sorulara cevap alacağımızı sanmıyorum. 

İkinci sezon başlar da ben kendime bir favori seçmez miyim? Elbette, soğuk adamlardan birini daha buldum. Dizide Daryl Dixon karakterini canlandıran Norman Reedus... Daryl'in tavırlarını, Yüzüklerin Efendisi'nin Boromir'ine benzetsem sanırım yanlış olmaz. Başta lanet bir adam gibi görünse de ikinci sezon hem yetenekleri, hem de karakteriyle göz dolduracak gibime geliyor. Hadi hayırlısı...
Son olarak, diziye devam edip edemeyeceğimi bilmiyorum. Bu aralar zombi dizisi izleyesim yok açıkçası. Uzak Doğu'ya diktim gözümü. Üztelik hayvan ölüleri görmekten pek hoşlandığımı söyleyemem. Diyeceksiniz, insan ölüleri iğrendirmiyor da hayvan ölüleri mi iğrendiriyor? Hayvansever olarak dayanamıyorum ne yapayım...

Peki, izleyenler dizinin bu sezonuyla ilgili ne düşünüyor?

9 Eylül 2011 Cuma

Vampire Diaries: 3. Sezon Promo Resimleri ve Peri'nin İzlememe Nedenleri


Vampir Diaries'in 3. sezonu çok yakında gösterime giriyor. Haliyle eğer sevenleri varsa birkaç resim paylaşmadan edemeyeceğim. İlk resimdeki elma size de bir şeyi çağrıştırmıyor mu? Bana çok şey anlattı desem yeridir.

Neyse, hali hazırda konu bu diziden açılmışken vampir manyaklığı olan ben neden izlemiyorum acaba? Bakalım, öyle her diziyi izlemeyen biri olduğumu anlamışsınızdır. Vampir manyaklığım olsa da bu dizi ne yazık ki benden geçer not alamadı. Nedenlerine hep birlikte göz atalım...

Bir: Elena tipik her vampir kitabında olan bir karakter... Ailesi yok, sorunlu kardeşiyle başı belada... Bella, Sookie ve diğerlerinden hiçbir farkı yok. Korunmaya muhtaç...

İki: Vampirlerle ilgili her dizi ve kitapta geçen iki güçlü adam arasında kalan insan kızı konusu burada da işlenmiş. Gidip gelmeler, aradaki çekişmeler sıklıkla görülüyor. Kötü karaktere başlarda gösterip elletmeyen namuslu kızımız, sonlara doğru ondan kopamıyor. Yine tanıdık gelmedi mi?

Üç: Küçük kasaba, yeni ortaya çıkan yabancılar, sarışın aptalı oynayan bir karakterin yanı sıra, iyilikle dolu yardımsever başka bir arkadaş, Elena'ya takık insan karakterler... Benzer şeyleri yakaladınız mı?

Bunlar şu an için sayabildiklerim. Ayrıca başroldeki Nina Dobrev'in oyunculuğunu çok tutuk bulan biriyim. Bence Elena'nın hislerini bize yansıttığını düşünmüyorum. Stefan'la bile konuşurken etkileyici olmayı başaramıyor. Daha ne denir ki...

Ben diziye heyecanla başlamış ama pek bir şey vaad etmediğini görünce ilk sezondan sonra bırakmış biriyim. Eğer gerçek bir vampir dizisi izlemek isterseniz inanın True Blood varken buna pek şans tanımanızı istemem. Ancak yaş itibari ile True Blood'u kaldıramayacak kişilere de bu diziyi tavsiye etmekte de bir sakınca görmüyorum.

Peki beğendiğim yerler de olmamış mıydı? Elbette olmuştu.

Cadı meseleleri, güneşe karşı vampirleri koruyan güçler, iki karakterden öte, iki kardeş arasında kalan genç kızın hikayesi ve bunun gibi birkaç şeyi daha ekleyebilirim sanırım.

Peki siz Vampire Diaries'i izliyor musunuz? Fikirleriniz neler?  



Resimler: Just Jared

1 Aralık 2010 Çarşamba

Spartacus | Aşk, Şiddet, Cinsellik...

Bir süre önce Spartacus adlı diziyi izlediğimden bahsetmiştim. Bitireli birkaç hafta oldu ancak kafamı toparlayıp bu yazıyı yazmam biraz zaman aldı. Özür dilerim.

Önce CNBC’den takip ettiğim dizinin beş bölümden sonrasını internetten indirip izledim. İlk gözüme çarpan kanalın çok sansür uyguladığı oldu. Dizi hakkında nette dolanan onca yazının da doğru olduğu ortaya çıkmış oldu bu sebeple.

Şiddet sahneleri için de aynı şey geçerli. Çok kanlı, dönemini yansıtan bir dizi olduğu özellikle aşikâr… Gay, lezbiyen ya da çoklu ilişkilere de yer vermiş dizi. Bu nedenle kanalın da neden sansür uyguladığı apaçık ortada… Yoksa RTÜK’le kim uğraşmak ister ki?

Gelelim karakterlere bakış açıma… Çift olarak değerlendirme yapmak daha yerinde olur.



Spartacus bizim Malkoçoğlu gibi bir şey ya da Tarkan mı demeliyim. Ancak o her şeyi vatanı uğruna değil de sevdiği kadın için gerçekleştiriyor. Yanlış anlaşılmasın elbette böyle bir erkeği herkes ister. Eşinden pek söz etmeyeceğim. Zira dizinin sonunu göremedi ama rüyalarında bile erkeğini yalnız bırakmamıştı ki ikilinin neden birbirlerini bu kadar tutkuyla sevdiklerini açıkladı.



Benim dikkatimi en çok çeken çift tabi ki Crixus-Naevia’ydı. Capua Şampiyonu, Lucretia’nın sevdiği adamın bir köle kıza tutulması beklenmedik bir şey elbette ama onların aşkını bu kadar güzel yapan imkânsızlıklara rağmen yürütmeye çalışmalarıydı. Özellikle Crixus’un “Sen benim kalbimsin. Bir daha atmayacağından asla şüphe etmeyeceğim. ” sözleri benim bittiğim andır. Gerçi ikinci sezonu izlemeden sonlarının ne olacağını bilemiyoruz ama ilk sezona göre ayrılık uzun süreceğe benziyor.



Elbette ki en kurnaz ve göz alıcı çift Batiatus-Lucretia… Karakter olarak birbirini tamamlayan çift olarak da çok ön plandaydılar. Başta Batiatus’ın bu kadar iyi olması zaten mide bulandıracak cinstendi ki kokusu çabuk çıktı. Lucretia’nın kurnazlığı, Batiatus’ın zekâsı herkesi kendine hayran bıraktı. Lucretia’nın yasak ilişkisini gizleyebileceğini düşünmesi ona yakışmadı.  Özellikle Batiatus’ın Crixus kırbaçlanırken Lucretia’ya söylediği “Beni aptal yerine koyman bile başlı başına bir hata…” sözü her şeyi açıklar nitelikte.  

 10 üzerinden 8... Neden mi? Tarihi bir dizi olduğu ve aşık çiftleri için...

21 Kasım 2010 Pazar

Kız Mı, Erkek Mi?

You are Beautiful... Bir erkek kılığına bürünmüş kızımız daha...

Erkek kılığına bürünmüş kızların başrolü oynadığı dizilere girişimi Coffee Prince'le yapmıştım. Feci şekilde Korelilerin bu meseleye düştüğünü fark ettim.  Bence bunun altında kız gibi görünen Uzak Doğulu erkeklere göndermeler var... Kesin...

Karakter karakter gidecek olursak...

[image]

Öncelikle bayanlar

Kızımız başta iyi hoştu ama nedense sonlara doğru kabak tadı vermeye başladı bana nedense... Üstelik bir değil iki değil üç erkeği nasıl oluyor da kendine aşık etme yeteneğine sahip oluyor onu da anlayamadım ya neyse? Ancak her ne olursa olsun uzun zamandır görmediği kardeşi için böyle büyük bir sorumluluğun altına girmesi beni çok etkiledi... Dahası acılarla dolu geçmişini ve ailesini araştırırken daha kötüsüyle karşılaşması da gerçekten çok üzücüydü... Ancak çok sakar ve de salak mı desem olduğundan ne Woo'nun ona anlattığı hikayelerden bir şey anladı ne de Jeremy'nin hareketlerinden bir şey kapabildi... Her şey olup bittikten sonra onlardan uzaklaşmayı seçti...


[image]

Esas Oğlan

Bana başta biraz uyuz gelse de bölümler ilerledikçe Mi Nam'la olan diyalogları o kadar güzeldi ki çok beğendim... Gülerken küşük bir çocuk gibi ancak kaşlarını çattığında tam olarak bana yaklaşmayın mesajını veren bir kişilik... Özellikle kızın önemsemediğini söylese de onun beğendiği ya da özel olan şeyleri düşünüp ona göre hareket etmesine bayıldım... Domuz-tavşan, toka sondaki yıldız hediyesi bunu gösteriyor. Umrumda değilsin dese de ne zaman kız zora düşse onu kurtaran o oluyor... Konserdeki kaçışları ve sırf sırrı ortaya çıkmasın diye HE Yi ile birlikte olması... Azlında bütün bunları acı çekmemek için yapıyor... Annesi yüzünden yaşadıklarından dolayı insanlardan korkuyor... 


[image]


Acılı Arkadaş

Sanırım arada en çok buna üzüldüm. Eh be oğlum madem seviyorsun neden lafı bu kadar dolandırıyorsun... Tamam bir değil iki değil. Yemeyenin malını yerler... Kız karşında duruyor ancak sen yalanı ortaya çıktığında bile onu sadece izliyorsun... Bu karakterin zekasına da hayranım doğrusu... İlk bölümden çaktı dalgayı.... Hazırladığı sürprizlerde çok güzeldi... Tanıtım toplantısında herkesten önce yetişip benim sevgilim deyip onu saklamaısı da ayrı olaydı zaten.... Son dakikaya kadar vazgeçmemesi de ayrı bir mesela... O duş sahnesinde kızın yününe havluyu örtüp " Sen buradayken duş alamam." demesi beni bitirdi...  Onun hakkında sayfalar doldurabilirim ancak bu kadar yeter şimdilik...  


[image]

Yaramaz Bebek...

Woo benim için ne kadar özelse Jeremy'nin yeri de o kadar ayrı... O kadar sevimli ki çocuksu yönüne herkes açık olabilir. Mi Nam'ın kız olduğunu öğrendiğinden beri ne zaman ona bakıp Senden çok hoşlanıyorum deyip üzerine atladığı sahneler beni bitirdi... Gerçi bunun sadece arkadaşlık olduğunu düşünürken tutup onun da aynı kişiye tutulması ne kötü talih... Radyo meselesi de zaten süperdi ancak sonra kötü sonuçlandı. O şarkı söylerken ben bittim... Onun gibi bir karakteri ağlattığı için kızdan nefret ettim... Ayrıca bizim Jolie oldu ya Çolli... da süperdi...

Benim için güzel bir diziydi. Ancak Coffe Prince kadar asla olamaz. Bu diziyi daha popüler yapan sanırım yakışıklı erkeklerin fazla olması ve ünlülerin hayatından kesitler sunup, yaşamlarını göz önüne alması... Sıradan birisi o gruba aniden dalış yaparsa neler olur... Bence güzeldi Bir de puan vereyim...

Sanırım 10 üzerinden 7.... Neden mi? Konu basit olsa da çalışmalarla açıklar güzel kapatılmış....

17 Kasım 2010 Çarşamba

Boys Over Flowers | Hana Yori Dango

[image]

Bir dizi süper başlayıp ancak bu kadar kötü bir sonla bitebilirdi... Dizinin senaristlerinden mi yoksa manganın orjinalinden mi bilmiyorum ama batırmak en iyi bu şekilde yapılabilirdi... Belki haksızlık gibi gelebilir ama Go Jun Pyo sonunda ölmeli ve dediği gibi Jandi Ji Hoo'ya kalmalıydı... Benim fikrim bu... Sonuçta başından beri Jandi ve Ji Hoo birbirlerinden hoşlanıyorlardı ve Jun Pyo olmasa Jandi zaten Ji Hoo'ya kalacaktı... Tek bir hata yapıp kısa süre için yanından ayrılmanın bedeli hayatı boyunca mutsuzluk olmamalıydı... Zaten Jun Pyo her şeye sahip... En azından ablası var... Ancak Ji Hoo'ya büyük haksızlık edildi...

Zaten Ji Hoo da sonunda platoniğe bağladı. Asla ulaşamayacağını bildiği için öylece yanında kalmaktan başka çaresi kalmamıştı garibin...

En sondaki 4 sene ayrılıkta ayrı hikaye... Yahu kim o kadar beklerki? Yapmayın etmeyin... Bu Korelilerde amma abartıyor... Zaten izlediğim her Kore dizisinde bu olmasa olmaz. Coffee Prince, Winter Sonata, Hello My Teacher.... İlla bekleme dönemi olacak... Bakın ne kadar mükemmel aşıklar diye... Töbe töbe... Günaha giriyorum... Zaten bütün dizilerde de mutlaka bir karakterin yolu Fransa'dan geçmese olmaz. Paris'e gidip orada aşağılaycı davranışlar gördükten sonra geri ülkelerine tıpış tıpış dönüyorlar ya neyse... Gelin işte TR'ye mis gibi...


[image]
Sanırım bugüne kadar izlediğim dizilerde en sevdiğim bayan karakterlerden birisiydi.... Coffee Prince 1, bu 2... :D Jan Di'yi zaten baştan beri çok sevmiştim... Dizinin sonuna doğru da başta ne verdiyse aynısını korudu... Ancak sanırım çok fazla iyi... Ben onun kadar dayanamazdım... Uçan tekme ve Go Jun Pyo ile diyalogları çok iyiydi... :D Ama yine de sen Ji Hoo'dan hoşlan sonra sırf korudu diye Jun Pyo'ya geç... Bunu yakıştıramadım... ;D


[image] Of ya bu karaktere ben sinir oluyorum. Tamam belki yalnız, sevgi görmemiş falan ama insan bu kadar salak olur.... Hadi diyelim parana falan güveniyorsun da gelip kıza "Yakışıklıyım, uzunum, zenginim. Neden bu kadar nefret ediyorsun?" demesi yok mu? İnsan ancak bu kadar olur dedirtti. Bir de sanki Jandi'nin baştan beri Ji Hoo'dan hoşlandığını bilmiyormuş gibi ona asılması yok mu? Kal gelmişti orada...

[image] İşte bu... İşte bu.... Ne Edward ne Jacop ne de Jean-Claude... Ji hoo'nun sevgisi yanında bebek oyuncağı kalır. Allah'ım yok böyle bir şey.... Bu karakteri kim yazmış... Nasıl aklına gelmiş.... Gerçi onunda salaklıkları yok değildi... Jandi'yi Goo Jun Pyo'nun eline bırakıp manken karının peşinden gitti. Sonra da gelinde onun kollarında bulunca mal oldu tabi... Ancak her an yanında olması, yalnız bırakmaması, sonunda bile sırf onun için doktorluğu seçmesi nedir ben çözemedim.... Büyüksün Ji Hoo... Senin gibi bir sevgilim olsun 100 milyar borcum olsun... :-* :-* :-*


[image] Sevdiğim ancak sonuna doğru kendini kaybeden bir karakterdi benim için... Ailesiyle girdiği diyaloglar falan içimi acıtmadı değil. Sırf aşık olmamak için günü birlik ilişkileri yok mu işte kazanova dedirtti... Ancak Ga Eul gibi bir kızla birlikte olması sanırım en çok bu karakterin sonu hoşuma gitti... Üstelik çömlekçi olması çok hoşuma gitti... :D

[image] Ji Hoo benim için ne kadar özelse Woo Bin de aynı derecede dikkatimi çeken bir karakterdi dizide... Ancak sanki dörtlü grupta değil de dışarıdan birisiymiş gibi birkaç sahne dışında hiçbir yerde kendisini göremedik... Özellikleri bakımından da sadece dövüş sanatlarında yetenekli olduğu dışında bir bilgi yok... Sadece çok çapkınmış ama onu da yansıttıklarını düşünmüyorum... Onu da şöyle bir karakterle görmek isterdim. Dövüş özelliğiyle falan dalga geçecek bir tip hiç de fena olmazdı... :D

3 Kasım 2010 Çarşamba

Öyle Bir Oyunculuk Ki



İnternetimin kotalı olduğu bu günlerde penceremi Türk dizilerine çevirmiş durumdayım. Özellikle annemin seçimlerine… Dün akşam ekrana gelen “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” de onun favorilerinden birisi. Diziye göz attığımda özellikle çekim yapılan mekanlar, kullanılan eşyalardan tutun da oyuncuların kıyafetlerine kadar her şey çok ince işlenmiş.

Diziyi baş tacı eden özelliklerinin başında ise elbette ki oyuncuların başarısı geliyor. Gaddar baba Ali’den, sadık eş Cemile’ye küçük yaşında harikalar yaratan Osman’a kadar her biri mükemmel performans gösteriyor. Ancak birisi var ki onun önünde saygıyla eğilmek gerekir.

Evin büyükannesi Hasefe’yi canlandıran Meral Çetinkaya öyle bir oyunculuk sergiliyor ki sanırsınız gerçekten o acıları yaşayan yaşlı kadın. Kıyafetlerinden, yürüyüşünden, çocuklarla konuşmasından tutunda, verdiği ani tepkilere her şey olağanüstü. Bu performansla derslere konu olmazsa gerçekten çok üzücü olur.   

2 Kasım 2010 Salı

Bir Aşk Üçgeni



İki Kardeş Bir Erkek konulu yazımda aynı erkeğe aşık iki kardeşin başrolünü oynadığı dizileri ele almıştım. Buan bir yenisini daha ekleyebilirim. Fox kanalında ekrana gelen Yer Gök Aşk adlı dizide yine aynı adama aşık iki kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Bu aşk üçlüsü daha çok dizilere konu olur.

21 Ekim 2010 Perşembe

İzleyici'nin Suçu Ne!?


Fatmagül'ün Suçu Ne? diye diye bir hal oldu herkes. Yayınlanan ilk bölümüyle neredeyse izlenme rekoru kırıp sezona iyi bir başlangıç yaptı. Tecavüzün getirdiği reytinge de daha fazla dayanılamadı.

Diziyi, sinema versiyonuyla kıyaslayanlar, "Fatmagül'ü Beren Saat mi daha iyi oynadı yoksa Hülya Avşar mı?" yok öyle yok böyle iyice cılkını çıkardılar.

Benim aklıma takılansa şimdiye kadar "İzleyicinin Suçu Ne?" diye düşünürken en fazla reytingleri bu tür dizilerin aldığı göz önünde bulundurulursa kendimiz kaşınıyoruz. Bizde bu merak, yapımcılarda da bu iştah olduktan sonra daha çok Fatmagül'ler gelip geçer bu sektörden.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...