Romantik-Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Romantik-Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2012 Cuma

Selindrella: Türk İşi Sophie Kinsella Romanı


Bu kitabı bitireli uzun zaman oldu ama bir türlü yorum yazmak gelmedi içimden. Benim için tek cümleyle özetlemek gerekirse şunu söyleyebilirim: "Eğer Sophie Kinsella romanlarını az çok biliyorsanız bu kitap onun Türk versiyonu..."

Kitabın yazarı Ekin Atalar ve ismi, Kavak Yelleri dizisini izleyenler için yabancı gelmese gerek. Çünkü kendisi senarist kadroda yer alıyormuş. Hatta dizinin bir bölümünde de bu kitabın adı falan geçmiş. Ben diziyi izlemediğim için bir yorumda bulunamam. Gelelim kitabın konusuna;

Kitapta Selin adındaki orta seviye üzeri, başı hiçbir zaman dertten kurtulmayan bir kızın hayatını ele alıyor. Selin, kendi evini tutmuş, köpeği olan güya kendi ayakları üzerinde duran bir kız... Kendisini her anlamda bağımsız ilan ediyor ama kazın ayağı öyle değil. Tamamen ailesine bağımlı ve erkek arkadaşı Emre de bizim sokak tabiriyle entel bir mal... Evet, kesinlikle öyle... Bir akşam Selin üst kat komşusuyla tanışıyor ve tüm hayatı Sindirella masalı gibi bir hal alıyor.

Kitapta genel anlamda her Türk kızının başına gelebilecek olayların, dertlerinin üzerinden dalga geçilmeye çalışılmış. Komedi konusu tamamen buna dayalı... Ancak eleştireceğim bir nokta var. Selin birçok noktadan ortalama bir Türk kızı değil. Öyle gösterilmeye çalışılmış ama değil. Başının dertten kurtulmaması ve sakarlığı değil sebep... Selin maddi geliri iyi bir ailenin kızı, arkadaşları da nitekim öyle... Özenti bir şahsiyet ki, zaten artık birçok tv yapımında da bunu görüyoruz. Misal: Adını Feriha Koydum...

Aslında çiklit tarzı bir romandan çok fazla bir beklentim olmaz. Ancak Selindrella'yı çabucak okumama ve eğlendiren bir kitap olmasına rağmen, ben ısınamadım bu kitaba. Resmen Sophie Kinsella kitaplarının taklidiydi. Zaten yazar hanımda Sophie Kinsella hayranı olduğunu kitapta 50 defa belirtmiş. Selin, Sophie Kinsella'nın fanatik bir hayranı... Bu demek değil ki kitap kötü... Hayır! Kitabın çok güzel bölümleri de vardı. Ben ikinci kitabı da alıp okuyacağım. Listemde yazılı...

Peki, tavsiye eder miyim? Eğer Sophie Kinsella kitaplarını seviyorsanız, bu romanı da seversiniz. Peki, kitabı okuyanlar var mı? Beğendiniz mi?

17 Ekim 2011 Pazartesi

Personal Taste: Ev Arkadaşınız Gay İse...


Personal Taste uzun zamandır listemde olan bir diziydi. Konu olarak bana çok cazip gelse de başrolde oynayan Lee Min Ho'yla aram pek iyi olmadığı için sürekli erteliyordum. Lee Min Ho'yla alıp veremediğim bir şey yok ama Boys Over Flowers'ta dörtlü içinde en sevmediğim oydu. Gıcık kaptım sanırım.

Gelelim dizinin konusuna; Park Gae İn, aşk hayatı pek de parlak olmayan, üstelik sıradan her kızın becerebildiği işleri bile yapamayan -bakınız temizlik, yemek yapmak v.s.- mobilya tasarımcısı bir kızdır. Jeon Jin Ho ise tam tersine bir erkeğe göre oldukça hamarat, üstelik kadınların dilinden çok iyi anlayan ama bunun dışında soğuk nevale kılıklı bir mimardır. Jin Ho, bir tasarımı nedeniyle Park Gae İn'in evinde yaşamak zorunda kalınca erkek kimliğini gizleyerek gay olduğunu söyler ve olaylar gelişir.

Dizinin konusu bir zamanlar Berna Laçin'in oynadığı Evdeki Yabancı adlı yapıma benziyor. Güney Kore de genel aile yapısı bakımından Türkiye'ye çok benziyor. O ülkede de beraber yaşayan çiftlere çok ılımlı yaklaşıldığı söylenemez. Bu nedenle dizide yaşanan bazı olaylar, gelen tepkiler size de çok yakın gelebilir.

İlk olarak belirtmem gerekir ki ilk birkaç bölümde çok sıkıldım. Komedi tarzında bir dizi olarak lanse edilse de dram başlarda daha çok yer alıyordu. Bir ara kapatmayı bile düşündüm ancak bu kadar beğenildiğine göre izleyenlerin bir bildikleri vardır diye geçirdim içimden. Nitekim sonraki bölümlerde beni hayal kırıklığına uğratmadı.


Buna rağmen komedi sahneler yok muydu? Elbette vardı. Özellikle yukarıdaki resimdeki sahne ilk bölümdeydi ve izlediğim zaman bilgisayarın karşısında gülmeden duramamıştım.
Dizide neler var? Bir kere başroldeki kızımız çok tatlı... Yemek yemeyi, arkadaşlarıyla eğlenmeyi çok seviyor. Mimikleri, verdiği tepkiler çok şeker... Coffee Prince'deki erkek kızımız benim favorimse, bu kız da ikinci sırada artık ya da Protect The Boss'takinden sonra üçüncü...

Park Gae İn, kendi deyimiyle hiçbir şeyi beceremeyen bir insan... İşinde dibe vurmuş, erkek arkadaşı onu aldatmış, en yakın arkadaşı ona kazık atmış. Üstelik etrafındaki her şeyden bihaber... Öyle ki sevgilisinin, en yakın arkadaşıyla evlenmek üzere olduğunun bile farkında değil. Dahası borç batağında... Buna rağmen mide bulandırıcı bir iyimserliği var. Bazen izlerken delirebilirsiniz. O yüzden uyarmadı demeyin.

Bir bayan olarak eleştireceğim diğer hususta giyim tarzı... Tamam, benim de eşofmanla alışverişe gittiğim çok olmuştur ama onu bile giymenin bir adabı, erkanı var. Böyle bir zevksizlik abidesi de görülmemiştir herhalde... Göz zevkimi bozdu dizi boyunca.

Bunun dışında sevdiğim diğer bir özelliği de mobilya tasarımcısı olmasıydı. Şu an aynı sektörde olduğumuz için kendimi ona çok yakın hissettim. Benim bildiğim mobilya yapan insanlar hep ellerinde keser, testere olan iri kıyım adamlar... Bu narin yapılı hatunu biraz garipsedim başta. Ancak ağaçlardan, modellerden falan bahsederken sanki ben de oradaymışım gibi hissettim.

Gelelim erkek karakterimize... Öncelikle karaktere hayat veren Lee Min Ho'dan bahsetmek istiyorum. Ben bu adamı sevmiyorum arkadaş. Ne yapayım? İçim ısınmıyor. Burada canlandırdığı karakter de ne kadar düzgün, hayran olunacak biri olsa da sevemedim gitti bir türlü. Nerede bir soğuk nevale tipler var, buna bulup veriyorlar anlamadım ki.

Jin Ho, borç batağında bir mimarlık ofisine sahip ve sırf şirketi için Park Gae İn'in evinde kalmaya razı oluyor. Ancak başta öyle uyuzlukları var ki ilk iki bölümde deli oldum. İzleyen herkeste büyük ihtimalle benim gibi düşünmüştür. Bu kadar kaba bir insan olabilir mi? 

Dahası kızımız için bahsettiğim durum bu bey için de geçerli... O pantolonlarda neydi öyle? Kaprilerden soğuttun beni dizi boyunca. Ayrıca yanından ayırmadığı o çanta da bayan işiydi. Aksini iddia etmesin kimse...


Başrollerin dışında diziye renk katmak için iki tane de yan karakterimiz bulunuyor. Biri Gae İn'in sevgilisi Chung Ryul, diğeri ise Kim İn Ne... Bunlar o kadar sinsi insanlar ki izlerken ikisini de boğmak isteyebilirsiniz. Üstelik çok iyi de iş çevirebiliyorlar. Buna kendi evlilikleri de dahil... Ancak kazma kuyumu, kazarlar kuyunu hesabı işleri pek yolunda gitmiyor. Buna rağmen bu ikisi ne kadar kötü olsalar da, karizma tam yerindeydi dizi boyunca. Giyimlerinden, konuşmalarına, mimiklerine örnek gösterilecek karakterlerdi. Yiğidi öldür hakkını yeme şimdi...

Bunların dışında benim favorim ise Gae İn'in yakın arkadaşı; Yong Raa... Her insan böyle bir arkadaş ister. Deli dolu, maceracı, üstelik çok korumacı... Jin Ho'nun evde kalmasını o destekliyor zaten. Ancak yeri geldiğinde de Kim İn Ne'ye tokat atacak kadar da cesur.

Jin Ho'nun arkadaşıyla olan diyalogları ise süperdi. Abla, abla diye peşinden koşarken gülümsemenizi tutamayacaksınız. Kendisinin bir düşüncesi de; "Gay arkadaş fantastiktir." Nokta...

Gerçekten öyle midir? Gay bir arkadaş, sizinle alışverişe çıkar, erkekler konusunda çekinmeden konuşur, size tavsiyeler verir, hatta ve hatta size iç çamaşırı seçmenizde bile yardımcı olur. Yanında makyaj yaptığınızda sıkılmaz. Dahası yardımcı bile olur. Bu ve buna benzer mevzularda geçiyor dizide.

Diğer bir favorim ise Müdür Choi Don idi. Kendisini hem çok sevdim hem de çok üzüldüm. Mutluluğu hak eden başlıca karakterdi bence. Ancak espri anlayışı sıfırdı. Eh, o kadar kusur kadı kızında da olur.

Klişe bir şekilde başlasa da izlenebilir bir dizi Personal Taste... Tam bir kız dizisi de diyebiliriz. Zira bir sürü erkek konuyu pek sevmeyebilir. Neden acaba? Dahası çekim teknikleri, hanok denen geleneksel Kore evlerinin de dizide yer alması, sonunda güzel bir şekilde diziyi bağlamaları hoşuma gitti. Kore dizilerinde hep sonunda batırırlar. Ya 3-5 yıl bekleme süresi vardır ya da gereksiz bir şekilde dizi 3-4 bölüm uzatılır. Dizide bu ikisi de yoktu.

Gelelim son olarak Peri'nin notuna: 10 üzerinden 7...

29 Haziran 2011 Çarşamba

Yirmiler Kızı: En Yakın Arkadaşım Bir Hayalet


Bir Sophie Kinsella klasiği daha... Bu kadın hep böyle kitaplar yazsın ben de alıp alıp okuyayım. Belki inanmayacaksınız ama bu kadının kitaplarından aldığım tadı başka hiçbir romantik-komedi yazarının kitaplarından alamıyorum. O tadı nedense vermiyor bana...

Kitapta, Lara adında hayatının her alanında dibe vurmuş bir kızın başından geçen trajedik bir o kadar da komik olaylar anlatılıyor. Lara'nın şirketi batağın içinde, en yakın arkadaşı onu yüzüstü bırakmış, en kötüsü de ne biliyor musunuz? Sevgilisi ona tekmeyi basmış. Üstelik ayrılma nedenini açıklama zahmetine bile girmeden...

Bunlarda yetmezmiş gibi bir de Lara'nın ölen büyük teyzesi Sadie'nin hayaleti ona musallat olmaz mı? Güya çok sevdiği kolyesini bulamazsa ruhu huzur bulamayacakmış. Ancak bu hayalet öyle böyle bir hayalet değil. Sadie, feci derecede sinir bozucu, ağzı bozuk ve hiç utanması yok. Güya 105 yaşında bir kadının hayaleti ama o tam bir yirmi üçlük... Bu da değil... O, tam anlamıyla bir "Yirmiler Kızı"... 1920'lerin hayat tarzını 21. yüzyıla taşımaya kalkınca kitabın nasıl komediye döndüğünü görüyorsunuz.

Lara bir yandan kendi sorunlarıyla başa çıkmaya kalkarken bir yandan da Sadie adına gizli ajanlık görevi yapıyor. Zaman zamanda onu kendi amaçları için kullanmıyor değil. Mesela eski erkek arkadaşımı nasıl geri elde edebilirim gibi... Kitapta birbirinden nefret eden insan ve hayaletin, kitabın sonuna doğru nasıl birbirlerini koruyup kollayan arkadaşlara dönüştüğü görüp konunun akışına şaşıracaksınız.

Kişisel yorumuma gelirsek; Sophie Kinsella'nın bu sefer 1920'li yıllara dalması beni sevindirdi. Bahsettiği kıyafetler, çarliston dansı, tüyler, pullar gerçekten renkli bir dönemden esinlendiğini gösteriyor. Hatta daha dün önünden geçtiğim bir antikacıya yirmili yıllara ait bir şey var mı diye sordum. Mis kutusu, ruj gibi ufak bir şey ama çıkmadı. En eski 30'lu yıllara ait eşyalar varmış. Nette dolanıp sizin için yirmili yılların kıyafetlerinden buldum. Nasıl beğendiniz mi? Biraz kantocu giysilerini andırıyor değil mi? Ben şahsen siyah olanı çok beğendim.

Yalnız bir noktada, küçük bir eleştiri yapmazsam olmaz. Sophie Hanım neden bu kitapta İngilizlerin kendilerini diğer milletlerden bu kadar üstün görmesini, bu kadar bastırarak anlatmış, hala anlayabilmiş değilim. Biz zaten onların her zaman burnu havada olduklarını biliyoruz. Kitabın beğenmediğim tek yanı bu oldu sanırım. 

Peki siz bu kitabı okudunuz mu? Fikirleriniz neler?  





Resimler: armelitkostüm

12 Haziran 2011 Pazar

Sır Tutabilir Misin?: Sırlarınızı Yabancı Bir Adama Anlatırsanız Neler Olur?


Sophie Kinsella'nın kitaplarını ne kadar sevdiğimi bilirsiniz. Zaman zaman ağır aksak ilerleyen, ağdalı anlatım tarzlarından bıktığımda kendimi onun kitaplarını okurken buluveriyorum. Anlatımı basit, kasmıyor... Buna rağmen benzetmeleri bazen çok komik ancak insanı fazla düşündürmüyor. Kitaplarında konunun ilerleyişi hep muntazam... Tökezleyip, karmaşıklaştırdığına pek tanık olmadım.

"Sır Tutabilir Misin?"de Emma adlı hanım kızımız bir uçak yolculuğu sırasında yanındaki yabancıya tüm sırlarını döküveriyor. Ailesinden, sevgilisine, en yakın arkadaşına sakladığı sırları... İşin kötüsü o kişi, bir yabancı olarak kalması gerekirken asistan olarak çalıştığı şirketin CEO'su çıkmaz mı? İşte Emma'nın kabus gibi günleri burada başlıyor.

Benim zevkle bir haftada bitirdiğim bir kitap "Sır Tutabilir Misin?"... Eğer tatile giderken başucunuzda bir kitap arıyorsanız kesinlikle tavsiye ederim. Benim bu kadar sevmemin nedeni ise çok açık... Hepimizin sırları var ve olmaz olmaz demeyin. Bir gün biz de Emma'nın durumuna düşebiliriz. İkinci el bulabileceğiniz bir yer arıyorsanız adres şu yazımda: Tıklayın!

Bir de duyuru yapayım. Bir süreliğine Ankara'ya gidiyorum. Çok değil en fazla bir haftalığına... O yüzden bloga pek uğrayamayacağım. Çekiliş için yorumlarınızı bırakabilirsiniz. Katılmak için tık!

Kitabın bahsi geçen konusu ise şöyle:

Şişşşt! Sakın kimse duymasın.

Çok Satar Yazar Sophie Kinsela; 'dan Bir Sırlar Kitabı! ... Yine Çok Satacak! ! !

Emma'nın diğer kızlardan hiçbir farkı yok. Yani, onun da sırları var!


Annemden sakladığım sırlar Bekaretimi annemle babam alt katta Ben Hur izlerken, misafir yatak odasında Danny Nussbaum'a bahşettim.

Erkek arkadaşımdan sakladıklarım, Kırk bedenim. Connor'ın sandığı gibi otuz altı değil. Ayrıca Connor'ın gereğinden fazla yakışıklı olduğunu düşünüyorum. Kendisini hep Ken'e benzetmişimdir. Hani şu Barbie ve Ken'deki Ken'e.

İş arkadaşlarımdan sakladıklarım İş arkadaşım Artemis beni cidden sinir ettiğinde, yani hemen hemen her gün, masasındaki saksı çiçeğini portakal suyumla besliyorum. Fotokopi makinesini de bozan bendim. İşin aslı, bozulan ne varsa marifet benim!

Hiç kimseyle paylaşmayacağım sırlar... Tanga popomu ısırıyor. CV'mdeki matematik notum gerçeği yansıtmıyor.

NATO'nun açılımını bilmiyorum. Hatta ne işe yaradığını da!

Bunlar benim sırlarımdı. Ta ki hepsini uçakta bir yabancıya yumurtlayana kadar. En azından o sırada yabancı olduğunu sanıyordum!

18 Şubat 2011 Cuma

Yeni Başlayanlar İçin Suşi



Başlığa bakıp da aldananlar olacağı için şimdiden söylemeliyim. Kitabın suşiyle alakası pek yok. Hatta hiç yok. Sadece küçük bir aşkın şahidi oluyor o kadar. Ben de kitabın adına kanıp almıştım. Kadıköy'de bir pasajda ikinci el kitap bulabileceğiniz bir yer var. Bence yolunuz düşerse kesin uğrayın derim. Birçok yeni ve eski -eskiden kastım artık antika olmuş- kitabı orada bulabilirsiniz. Üstelik neredeyse üçte bir fiyatına...

Yeni Başlayanlar İçin Suşi, Marian Keyes'in okuduğum ilk romanı. Bir yazarın okuduğum ilk romanı kendisi hakkında da ufak bir fikir elde etmeme yetiyor. Diğer kitaplarını okumalı mıyım hemen karar veriyorum. Bu nedenle bir sonuca varacak olursam Marian Hanım benim ilklerim arasında yerini pek alamayacak.

Kitapta günümüz dünyasının en cazibeli malzemelerinden üç kadın başrolü oynuyor. Bunlar Lisa, Ashling ve onun arkadaşı Clodagh... Bir derginin bir araya getirdiği bu kadınların iç hesaplaşmaları, sevgilileri veya eşleri, anlaşmazlıkları yer alıyor kitapta... Kimi zaman rekabet, kimi zaman dostluk ön plana çıkıyor. Ancak benim anlamadığım kitabın arka kapağında üç kadın yer alırken kitapta daha çok Lisa ve Ashling yer alıyor. Clodagh üvey evlat muamalesi görüyor garibim.

Bunun dışında anlatımı akıcı. Zaten romantik-komedi olduğu için öyle uzun cümleler, kasıntı bir anlatım tarzı beklememek gerekir diye düşünüyorum. Ancak bazı yerlerde ufak takıntılar vardı ama onun da çeviriden kaynaklandığını düşünüyorum. Kitapda sürpriz bir son beklemeyin. Başından beri kim kiminle olacak hemen anlayabilirsiniz.

Kitabı basan Artemis bu işi iyi biliyor. Diğer yayın evleri içinde romantik-komedi olarak benim favorim diyebilirim.

Kitap içinde bir not verecek olursam, 10 üzerinden 6...

17 Ocak 2011 Pazartesi

Lanetli Talih | Rachel Gibson


Ankara dönüşümde bu kitabı aldığımdan bahsetmiştim. Rachel Gibson'ın Lanetli Talih adlı kitabı ismine bakmayın aslında bir romantik-komedi... 333 sayfa ve yazıları büyük olduğundan çabucak bitiyor.  Martı Kitabevi'nin 17 TL gibi bir fiyata çıkardığı kitabı ben 5 TL gibi komik bir rakama aldım. Karanfil Pasajı'nda bulunan Gizem Kitabevi bu tarz -aslında çok satmayan kitapları- ucuza alıp sürümden kazanma politikasıyla satışa çıkartıyormuş. Ankaralı okulara duyurulur.

Neyse kitaba gelecek olursak; kitap Devon Hamilton-Zemaitis adlı ölü bir kadının cenazesiyle başlıyor. Bu benim değil kitabın tabiri... Neyse kadını gelip eski öğretmeni alıyor ve onu kendisi için en uygun cehenneme götürüyor. Elbette ki Walmart'taki bir standın görevlisi pozisyonuna...

Sahnemiz değişiyor ve Adele adında genç bir kadının -aslında otuzunu aşmış bir kadının- erkek arkadaşından ayrılma olayına tanık oluyoruz. Adele ilk erkek arkadaşından ayrıldıktan sonra bir daha mutluluğu yakalayamamış bir zavallı... Çıktığı her türden erkek ne yazık ki onu bir türlü mutlu edememiş.

Adele, ablasının doğumu için doğduğu kasabaya geri dönmek zorunda kalınca romanımızda asıl konusuna gelmiş bulunuyor. Burada hem yeğeni Kendra, hem de ablasının işleriyle uğraşırken aslında hiç istemediği bir sorunla karşılaşıyor.

Eski erkek arkadaşı Zach kadar büyük bir sorunla...

Bundan sonrasını kitabı okumak isteyenlere bırakmalıyım.

Konusu saklı kalsın ama ben okuduğum romantik komediler içinde bu kitaba en fazla 5 veririm. Neden mi? Yazar hanım anlatımı sürekli tekrarlıyor. Özellikle kızımızın "Ben onu seviyordum. O beni sevmiyordu. " şeklindeki söyleyişleri her konuşma içerisinde geçiyor. Dahası betimlemeleri beğendiğim halde bazı bölümler o kadar kısa tutulmuş ki kendimi bir an roman değil masal okuyormuşum gibi hissettim. Aynı zamanda anlatımı o kadar basit ki hiçbir şekilde sizi yormuyor. Yazın güneşlenirken çok iyi gidebilir.

Yazar cinselliği kitabında çok iyi kullanmış. Bu kitap için aşk mı yoksa tutku mu derseniz kesinlikle tutku derim. Çünkü kitap karakterleri önce cinsellik bakımından birbirlerini doyuruyorlar, aşık olduklarını ise kendilerine bile itiraf edemiyorlar.

Bunlara rağmen Rachel Gibson New York Times'ın çok satan yazarlarından... Orada çok tutmuş olabilir ama Türkiye'de aynı etkiyi sağlayacağından şüpheliyim.  

Orta karar, içerisinde cinsellik de olsun romantizm de derseniz önerebileceğim kafa sıkmayan bir kitap...

14 Ocak 2011 Cuma

Head Over Heels


"Eğer bir gün modellerle yaşamak zorunda kalsanız nelerle karşılaşırsınız? "

Bir erkek için bu mükemmel bir fırsat olabilir ancak kendi halinde, vasat bir bayan için ne anlama geldiğini tahmin bile edemezsiniz.

Bu filmi aslında uzun zaman önce TRT ekranlarında izlemiştim. Ancak aralarda kaçırdığım bölümler olmuştu. Romantik-komedi film arayışımda birden aklıma geldi ve bir solukta izleyip bitirdim.

Tür: Komedi, Romantik
Vizyon Tarihi: 2001
Senaryo: John J. Strauss | Ed Decter | David Kidd
Müzik: Randy Edelman | Steve Porcaro
Görüntü Yönetmeni: Mark Plummer
Yapımcılar: Ed Decter | Julia Dray | Ira Shuman
 
Amanda, Rönesans eserleri alanında uzman genç bir bayandır ancak iş yaşamı ne kadar iyiyse aşk hayatı o kadar berbat gitmektedir. Çocuk yaşından, ergenlik dönemine çıktığı bütün erkek arkadaşları onu aldatmıştır. Son erkek arkadaşını da bir modelle kendi yatak odasında basınca artık her şeyi bırakıp önce yeni bir ev aramaya, sonra da işine adar.
 
Dört modelin paylaştığı bir eve yerleşen Amanda onlara uyum sağlamaya çalışırken başına daha da kötüsü gelir ve karşı apartmanda oturan Jim Watson adındaki bir modacıya fena halde abayı yakar. Modellerimiz ikilinin arasını yapmaya çalışırken bu esrarengiz modacının bir cinayet işlediğini düşünmektedirler. Bir yandan onun suçunu açığa çıkarmaya çalışırken bir yandan da Amanda ve Jim'in arasını düzeltmye çabalamaktadırlar. New York sokakları dört model ve bir sanat uzmanının koşuşturmacasına maruz kalacaktır.  
 
Başrollerinde Monica Potter'ın olduğu filmde "Geçen Yaz Ne Yaptığını Biliyorum"'dan tanıdığımız Freddie Prinze Jr. de var. Ancak  Monica Potter'ın bu filmde sergilediği performansı çok vasat buldum. Freddie ise her zaman ki gibi bu romantik komediyi kurtaran yıldızdı.
 
Vasat bir film olsa da romantik-komedi izlemek isteyenler için tavsiyem olacak bir film... En azından aralarda dram öğeleri sıkıştırılmamış.
 
Filmden birkaç sahne
 
 



 Ben de böyle bir ev istiyorum. Belki tavanları biraz daha alçak olabilir.


 Kim böyle bir giyinme odası istemez ki?


Elini kaldır ve hesap ödensin.


Sakın sormayın

Menapoz üçlümüz

 
En sevdiğim sahne
 



 
Mutlu Son
 
 

17 Aralık 2010 Cuma

You Are Beautiful | Fedakarlık ve Aşk




Adı:   You’re Beautiful
Çince Adı:
原来是美男啊
Bilinen Diğer Adları: You’re Handsome, A.N.JELL
Tür: Romantik, Komedi
Bölüm Sayısı: 16
Yayınlandığı Kanal: SBS
Yayınlanma Tarihi: 2009-Ekim-07, 2009-Kasım-26
Yayınlandığı Günler: Çarşamba & Perşembe 21:55

Oyuncular:

Jang Geun Suk - Hwang Tae Kyung
Park Shin Hye - Go Mi Nam / Go Mi Nyu
Lee Hong Ki - Kang On Yu / Jeremy
Jung Yong Hwa - Kang Shin Woo
UEE - Yoo He Yi
Bae Geu Rin - Sa Yu Ri (Fan klüp ün başkanı)
Kim In Kwon - Ma Hoon Yi (Mi Nam’ın menejeri)
Choi Ran - Choi Mi Ja (Mi Nam & Mi Nyu’un amcası)
Kim Sung Ryung - Mo Haw Ran
Jung Chan - Başkan Ahn
Choi Soo Eun - Wang Kko Di


Yönetmen:Hong Sung Chang
Senarist:Hong Jung Eun & Hong Mi Ran


Evet, Erkek Fatma Haftamızın ikinci konuğu,,,  Türkçe olarak en bilindik adı You Are Beautiful/You Are Handsome… Bana Jang Geun Suk’u tanıtma şerefine nail olmuş dizidir. Aynı zamanda yanına eşantiyon olarak Lee Hong Ki’yi de vermiştir. Özellikle görüntü olarak çok doyurucu bir dizi olduğunu söyleyebilirim. Gerçi giyim tarzları çok kötü ama olsun. Biz onları o şekilde seviyoruz. Özellikle Jang Geun Suk’un dudak bükmeleri hasta olacağınız cinsten. Jeremy’in tavırlarına ölüp bitecek, Shin Woo’ya aşık olacaksınız.  Neyse kısaca konuya geçecek olursak:

Dizi bir kilisedeki ayin sırasında rahibe adayı kızımızın sakarlıklarıyla başlıyor. Adı Go Mi Nyu… Annesi öldükten sonra ikiz kardeşiyle burada yetişmişler. Kızımız rahibe olmayı seçerken oğlumuz Go Mi Nam bir solist olmayı tercih etmiş. Aynı dönemlerde Kore’de çok ünlü olan A.N. Jell grubunun solisti Tae Kyung’un doktor uyarısı alıp kenarda durmasına karar verilince gruba yeni bir üye seçilmesi kararlaştırılıyor. Tesadüfe bakın ki bu kişi Go Mi Nam’dan başkası değil. Ne yazık ki Go Mi Nam Amerika’da estetik ameliyat geçirince Kore’ye dönmesi gecikir. Devreye menajerinin girmesiyle Go Mi Nam yerine Go Mi Nyu geçecek ve eğlence başlayacaktır.

 Go Mi Nyu bir yandan erkekliğe alışmaya çalışırken, bir yandan da hem grubun üyelerine hem de etrafındaki diğer onca insana karşı kimliğini gizleme çabasına girer. Önceleri grubun solisti Tae Kyung başta olmak üzere hayranları da dahil herkes ondan nefret ederken zamanla hepsinin gönlünde taht kazanmıştır. Grubun bir diğer üyesi Kang Shin Woo ise onun çoktan bir kız olduğunu anlamış ve ona karşı bazı hisler beslemeye başlamıştır. Jeremy ise Go Mi Nyu’’mın tavırlarını yanlış algılamakta onu gay sanmaktadır.



Spoiler: Coffee Prince kadar olmasa da beğendiğim bir diziydi. Grup üyeleri gözlerimi bayram ettirdi desem yeridir.  Ben dizilerde, filmlerde fazla tesadüfü sevmeyen bir insanım. Bu nedenle bu dizideki tesadüfler önemli ölçüde bendeki puanını düşürdü. Aynı zamanda grubun üç üyesinin de aynı kıza aşık olması “Yuh!” dedirtecek cinstendi. Dizi romantik, komedi olarak anılsa da dram öğesi de eklenmeli. Özellikle son bölümlere yaklaşırken dramın komedinin önüne geçtiğini söyleyebilirim ki komedi de bu kadar dram olması benim için eksi puan…



16 Aralık 2010 Perşembe

Ben De Müstehcen Çizmeler İstiyorum





Biraz seksi bir cümle oldu sanırım ama bu filmi izledikten sonra böyle söylememek elde değil. Bir bayan olarak topuklu ayakkabılardan oldukça uzak duran biriyim ki etrafımdaki birçok arkadaşım da benimle aynı fikirde. Koşuşturmacayla geçen günler, otobüs yolculukları, iş hayatı v.s. bizi bu yola biraz da onlar itti ne yapabiliriz. Ancak filmdeki Lola'nın bizim beğenip, burun kıvırdığımız ayakkabılar için elinden ne geliyorsa yapması "Ben de Müstehcen Çizmeler istiyorum. " dedirtecek cinsten.


Filmi birkaç ay önce CNBC-E'de izlemiştim. İnternetten tekrar indirip izlediğimde pişman olmadım desem yeridir.


Konusuna gelince; Charlie Price oldukça tutucu olan bir bölgede yetişmiş, nesiller boyu ayakkabı üreten bir ailenin son üyesidir. Babası ölünce iflasın eşiğindeki fabrika ona kalır. Bir yandan fabrikayı nasıl kurtaracağını düşünürken, Londra'nın arka sokaklarından birinde Lola adında kendi tabiriyle bir showgirl'le tanışır. İşin ilginci Lola bir travestidir ve giydiği 10 santimlik ayakkabılar onun için bir işkence gibidir. Her aldığı ayakkabı onun ağırlığına dayanamaz ve kırılır. İşte aradığı kurtuluş çaresi Charlie'nin tam karşısında durmaktadır. Lola'nın çizimleriyle fabrika yeniden işlemeye başlayacak ve hem işçiler hem Charlie kurtulacaktır. Ancak o küçük yaşam bölgesinde hem Lola'yı hem de Charlie'yi zor durumlar beklemektedir.


"The sexy is in the Heel!"


Filmde Lola'nın söylediği bir söz... Söylenene göre arka bacak kaslarını gerdiği için daha seksi gösterirmiş. Dahası bunu karşı cinse de hissettirirmiş. Bunun gibi bir şey işte...


Aslında isme baktığınızda sırf komedi gibi gelse de daha ilk sahnelerde işin içinde dram olduğunu fark ediyorsunuz. Özellikle Lola'nın küçüklüğünde yaşadıklarını anlatması ve babasının tepkileri, filmdeki dram öğesini açıklayacak cinsten.


Onun dışında oyunculuklar alkışlanacak cinsten, Lola karakterine herkes gibi ben de bayıldım. Hikayeye gelince gerçek bir olaydan esinlendiği için daha da ilgimi çekti desem yeridir. Beğendiğim birkaç sahne...



Lola'nın gösterilerinden birisi...




İşte burada gülsem mi ağlasam mı modundaydım.




 Finalde Lola'nın Milano'daki gösterisi süperdi. Öyle düşe kalka bir başlangıçtan sonra böylesini kimse bekleyemezdi.



 İşte Lola'mızın Simon hali... Bence her hali de süper...




Benden 10/7 aldı. Dram bu kadar olmasa daha iyi olurdu.

12 Aralık 2010 Pazar

Evde Kalmış Kadınlar Böyle Olmalı


Neden böyle bir başlık mı attım? Şuradakiyazımda The Woman Who Still Wants To Marry dizisinin tanıtımını yapmıştım. Düşe kalka diziyi bitirdim çok şükür. Beni hayal kırıklığına uğratmadı nitekim.

Yine benim tercihim karakter karakter gidecek olursam:



Lee Shin Young - Muhabir

Bir muhabir olan kızımız zamanında sırf yurt dışına gidip mesleğinde kendini geliştirmek adına sevgilisini bırakıp gitmiş. Tabi acısı kötü çıkmış sevgilisi onu terk etmiş. İyi de etmiş. Yoksa dizinin asıl konusuna asla gelinmeyecekmiş. 34 yaşına geldiğinde bir gün kendisini hala yalnız buluvermiş. Gerçekten karakterler içinde sevimli bulduğum biriydi Shin Young. Evde kalmış gibi gözükse de bu durumdan şikayetçi görünmüyordu. İşinde daha da yükselmek için elinden geleni yapıyordu ki bu da takdire değer. Onun asıl dert ettiği doğru insanı bulamamaktan şikayet etmesiydi. Özellikle kızdığında yüzünün yamulmasına ve kendini yatağa atıp sızlanmasına çok gülmüştüm.



 Jung Da Jung – Tercüman

Üçlü içinde evlilik mevzusunu en çok kafaya takan bireydi Da Jung. Özellikle milletin kendisi için ayarladığı buluşmalara gitmesi bizim görücü usulü buluşmaları hatırlattı. Hiç vazgeçmemesi ise onun en sevdiğim özelliğiydi. Ülkenin en iyi tercümanlarından biri olması zaten bunu gösteriyor. Nedense her türlü terslik onu bulsa da gerçekten arkadaşlarının hep yanında oldu.



Kim Boo Ki - Danışman

İşte benim favorim. Tavırlarıyla, giyimiyle, saç modeliyle bayıldığım insan… Sırf kullanıldığını düşündüğü için kaç yıllık nişanlısından ayrılmış ve kendisini evli erkeklerden intikam almaya adamış. Sonunda hırs yapıp işinde sözü geçen, saygı duyulan nitelikli bir birey olmuş. Başta karakter hakkında fazla bilgi verilmese de insanlara özellikle kadınlara karşı çok anlayışlı olması beni çok etkiledi. Peşinden koşan erkeklere yaptıkları ise bazen iyi oluyor dedirtecek cinsten.


Ha Min Jae - Müzisyen

Sırf bu şahıs için başlamıştım diziye. Memnun kalmadım desem yalan olur. Buradaki saç stilini pek sevemesem de hareketleri, davranışları süperdi. Sırf iddia için girdiği oyunda gerçekten âşık olacağını o da bilemezdi ama sonunun mutlu bitmesi en güzel tesellim. Shin Young suratına kahve dökmekle tehdit ettiğinde “Eğer bunu yaparsan ben de seni öperim.” demesi beni bitirdi. Saçını beyaza boyaması ise ayrı hikâye.



Na Ban Suk - Doktor

Doktor olmasına rağmen (sanki bu evlenilecek erkek olmak için bir avantaj) hala kendine göre birini bulamamıştır. Önce Shin Young’la ilgilense de onunla beraber olamayacağını anladığından rotayı başka bir yöne çeviriyor. Tartışmasız dizideki en komik adam. Da Jung’la tanıştıktan sonra hareketleri daha da komikleştiriyor. Bence komedi dizilerinin en aranılan ismi olmalı bundan böyle. Çünkü mimiklerini bu kadar iyi kullanabilen bir insan daha zor bulunur.


Yoon Sang Woo – Pilot

Shin Young’un eski sevgilisi her ne kadar başta tekrar onunla birlikte olmak istese de sonunda bu işin olmayacağını anlıyor. Eski sevgilisinin genç biriyle birlikte olmasına karşı çıksa da kendisi aynı duruma düştüğünde dertleşmeleri, birbirlerine sevgililerini anlatmaları çok güzeldi. Gerçi ben eski sevgiliden dost olmaz görüşünde olan birisi de olsam bile bu dizideki dostluk hoşuma gitmedi değil. Gülme komşuna gelir başına hesabı….

Üç kadın üç farklı hayat… Aslında bu görüntü birçoğumuzun artık etrafında rastladığı bir manzara.  Kariyeri uğruna kendini feda eden kadınları nedense köle muamelesi yapılıyor. Neden erkekler yaptığında normal bir şey gibi karşılanıyor da aynı şeyi kadınlar yaptığında hırslı, bencil, gözü doymak bilmez oluyor. Bunu güzel bir yolla anlatmış dizi. O yüzden benden 10/8 aldı. Kırdığım iki puan da tesadüfleri bu kadar fazla barındırmasından oldu. Azıcık gerçekçi olsakç Koskoca Seul’de millet hep mi birbirini buluyor.

3 Aralık 2010 Cuma

30 Yaşında Kim Evlenmek İster?



Evet bugün size Kim Bum'un yeni dizisini tanıtacağım. BOF’taki hayranlığımdan sonra yana yana dizilerini arayıp internetten indiriyorum. Başta dizinin konusu bana Üç Kadın Üç Pırlanta kitabını anımsattı ancak biraz izlediğimde çok farklı olduğunu gördüm...


Adı:
아직도 결혼하고 싶은 여자 / The Woman Who Still Wants To Marry
Diğer Adı: City Lovers
Tür: Romantik
Bölüm: 16
Yayınlanacağı Kanal: MBC
Yayınlanacağı Tarih: 2010-Ocak
-20 / 2010-Mart-11
Gün ve Saati: Çarşamba ve Perşembe 21:55

Konu:3 kadının hayatındaki bir bölümün kapanışı ve yeni bir bölümün açılışı

NOT:Bu dizi KBS2'de yayınlanan The Man Who Can’t Get Married dizisinin kadın versiyonudur.

OyuncularPark Jin Hee as Lee Shin Young
Uhm Ji Won as Jung Da Jung
Wang Bit Na as Kim Boo Ki
Kim Bum as Ha Min Jae
Choi Chul Ho as Na Ban Suk
Lee Pil Mo as Yoon Sang Woo
Park Ji Young as Choi Sang Mi
Kim Yong Hee as Ha Myung Suk
Ahn Hye Kyung as Hye Jin
Jun Se Hong (
전세홍)
Yön
etmen: Kim Min Sik (
김민식), Go Dong Sun
Senaryo: Kim In Young

34 yaşında bir muhabir olan Shin Young'un sevgilisnden evlenme teklifi almasıyla başlıyor dizi. Adam gerçeküstü diyemeyeceğiniz kadar romantik anlayışlı falan filan. Böyle olunca kokusu aynı ge
ce çıkıyor ve Shin Young aldatıldığını öğreniyor. En yakın arkadaşı Boo Ki ise bir yandan işiyle uğraşırken bir yandan da arkadaşının manyaklıklarıyla boğuşuyor. Yetmiyor o sıralarda ülkenin en iyi tercümanı olan Da Jung'la eski arkadaş olduğunu fark eden Shin Young bir de eski sevgilisiyle çıktığını öğrenince işler iyice karışıyor. Birbirine girmek yerine destek olan üç kadın var karşımızda. Eh bir de araya iki erkek girince işler iyice içinden çıkılmaz bir hale geliyor...

Sadece ilk bölümünü izledim. 2 bayanın manyaklığı dışında benim sevdiğim karakter Boo Ki oldu. En aklı başında olan o olduğu için sanırım... Kim Bum için ilk bölümde son 10 dakikaya sıkıştırılmış arkadaşına nasıl kız ayarlanır şeklindeki direktifler dışında pek bir hareketlilik yok. Ancak dizinin resimlerine baktım da ilerleyen bölümlerde bayağı göreceğiz kendisini...

Benim başladığım dönemde dizinin sadece ilk bölümü Türkçe'ye çevrilmişti. Ara ara çevrilmeye devam ediyor. Ama beklemek istemezseniz ingilizce alt yazılı da izleyebilirsiniz.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Alışverişkolik ve Siyah Dünyası


Kitabını kısa süre önce bitirmiş biri olarak dün akşam filmini de izleyip yorumlama şansım oldu

Kitapta genel dil çok basitti. Kafa karıştırmayan, istediğini okuyucuya hemen veren bir yön vardı. Bu da tam yazlık bir eser gibi görünüyordu ki bence kesinlikle öyle.

Sophie Kinsella genel olarak Londra’yı işleyen bir yazar. Filmde New York’u görmek beni biraz şaşırttı ancak bolca moda ürünün seçildiği filmde New York’un ele alınması daha bir mantıklı olmuş. Oyunculuklara gelince başroldeki hanım efendimizin- ne kadar tecrübesiz olsa da- döktürdüğünü söyleyebilirim

Kitaptaki isimler filmde ne kadar aynı olsa da Rebecca’nın çıktığı çocuk Tarkie’yi, ev arkadaşı Suze’nun nişanlısı olarak görmek benim pek hoşuma gitmedi. Yapılır ama bu kadarı da biraz fazla…

Asıl değinmek istediğim son dönemlerde sık sık rastlanan alış-veriş hastalığının filmde iyi işlenmiş olmasıydı. Milyonlarca kişinin gözü önünde rezil olmanız pek de iyi bir durum olmasa gerek.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Boys Over Flowers | Hana Yori Dango

[image]

Bir dizi süper başlayıp ancak bu kadar kötü bir sonla bitebilirdi... Dizinin senaristlerinden mi yoksa manganın orjinalinden mi bilmiyorum ama batırmak en iyi bu şekilde yapılabilirdi... Belki haksızlık gibi gelebilir ama Go Jun Pyo sonunda ölmeli ve dediği gibi Jandi Ji Hoo'ya kalmalıydı... Benim fikrim bu... Sonuçta başından beri Jandi ve Ji Hoo birbirlerinden hoşlanıyorlardı ve Jun Pyo olmasa Jandi zaten Ji Hoo'ya kalacaktı... Tek bir hata yapıp kısa süre için yanından ayrılmanın bedeli hayatı boyunca mutsuzluk olmamalıydı... Zaten Jun Pyo her şeye sahip... En azından ablası var... Ancak Ji Hoo'ya büyük haksızlık edildi...

Zaten Ji Hoo da sonunda platoniğe bağladı. Asla ulaşamayacağını bildiği için öylece yanında kalmaktan başka çaresi kalmamıştı garibin...

En sondaki 4 sene ayrılıkta ayrı hikaye... Yahu kim o kadar beklerki? Yapmayın etmeyin... Bu Korelilerde amma abartıyor... Zaten izlediğim her Kore dizisinde bu olmasa olmaz. Coffee Prince, Winter Sonata, Hello My Teacher.... İlla bekleme dönemi olacak... Bakın ne kadar mükemmel aşıklar diye... Töbe töbe... Günaha giriyorum... Zaten bütün dizilerde de mutlaka bir karakterin yolu Fransa'dan geçmese olmaz. Paris'e gidip orada aşağılaycı davranışlar gördükten sonra geri ülkelerine tıpış tıpış dönüyorlar ya neyse... Gelin işte TR'ye mis gibi...


[image]
Sanırım bugüne kadar izlediğim dizilerde en sevdiğim bayan karakterlerden birisiydi.... Coffee Prince 1, bu 2... :D Jan Di'yi zaten baştan beri çok sevmiştim... Dizinin sonuna doğru da başta ne verdiyse aynısını korudu... Ancak sanırım çok fazla iyi... Ben onun kadar dayanamazdım... Uçan tekme ve Go Jun Pyo ile diyalogları çok iyiydi... :D Ama yine de sen Ji Hoo'dan hoşlan sonra sırf korudu diye Jun Pyo'ya geç... Bunu yakıştıramadım... ;D


[image] Of ya bu karaktere ben sinir oluyorum. Tamam belki yalnız, sevgi görmemiş falan ama insan bu kadar salak olur.... Hadi diyelim parana falan güveniyorsun da gelip kıza "Yakışıklıyım, uzunum, zenginim. Neden bu kadar nefret ediyorsun?" demesi yok mu? İnsan ancak bu kadar olur dedirtti. Bir de sanki Jandi'nin baştan beri Ji Hoo'dan hoşlandığını bilmiyormuş gibi ona asılması yok mu? Kal gelmişti orada...

[image] İşte bu... İşte bu.... Ne Edward ne Jacop ne de Jean-Claude... Ji hoo'nun sevgisi yanında bebek oyuncağı kalır. Allah'ım yok böyle bir şey.... Bu karakteri kim yazmış... Nasıl aklına gelmiş.... Gerçi onunda salaklıkları yok değildi... Jandi'yi Goo Jun Pyo'nun eline bırakıp manken karının peşinden gitti. Sonra da gelinde onun kollarında bulunca mal oldu tabi... Ancak her an yanında olması, yalnız bırakmaması, sonunda bile sırf onun için doktorluğu seçmesi nedir ben çözemedim.... Büyüksün Ji Hoo... Senin gibi bir sevgilim olsun 100 milyar borcum olsun... :-* :-* :-*


[image] Sevdiğim ancak sonuna doğru kendini kaybeden bir karakterdi benim için... Ailesiyle girdiği diyaloglar falan içimi acıtmadı değil. Sırf aşık olmamak için günü birlik ilişkileri yok mu işte kazanova dedirtti... Ancak Ga Eul gibi bir kızla birlikte olması sanırım en çok bu karakterin sonu hoşuma gitti... Üstelik çömlekçi olması çok hoşuma gitti... :D

[image] Ji Hoo benim için ne kadar özelse Woo Bin de aynı derecede dikkatimi çeken bir karakterdi dizide... Ancak sanki dörtlü grupta değil de dışarıdan birisiymiş gibi birkaç sahne dışında hiçbir yerde kendisini göremedik... Özellikleri bakımından da sadece dövüş sanatlarında yetenekli olduğu dışında bir bilgi yok... Sadece çok çapkınmış ama onu da yansıttıklarını düşünmüyorum... Onu da şöyle bir karakterle görmek isterdim. Dövüş özelliğiyle falan dalga geçecek bir tip hiç de fena olmazdı... :D
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...