12 Nisan 2011 Salı

Peri Kutusu: Çöl Çiçeği, Ben Nojoud 10 Yaşında Bir Dulum

Bu haftaki Peri Kutusu'nda diğer isteklerden farklı bir gönderi var. İki kitap... İkisi de genç kız bile sayılmayacak küçük yaştaki kızların yaşadıkları dramı ele alıyor. Ben de en kısa zamanda bu iki kitabı edinip okumayı ve burada yorumlamayı düşünüyorum. Benden önce davranıp okuyan varsa lütfen fikirlerini paylaşsın. 




ÇÖL ÇİÇEĞİ

Waris Dirie, çölde göçebe bir yaşam süren ve kızların sünnet edilmesi gibi gelenekleri hala uygulamakta olan Somalili bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. On iki yaşına geldiğinde, yaşlı bir adamla evlendirileceğini öğrenince, çöldeki ailesini terk ederek kaçar ve onu önce Afrika'daki arkabalarına, oradan Londra'ya ve sonra da ünlü bir model olacağı Amerika'ya götüren ilginç yaşam yolculuğu da başlamış olur.Gündüzleri Naomi Campbell gibi ünlü modellerle çalışan Waris Dirie, aynı zamanda Birleşmiş Milletler'in bir insan hakları elçisi olarak görev yapmaktadır. Fakat o yine de, geceleri, terk etmek zorunda kaldığı vatanı Somali'deki basit yaşamın özlemini çekiyor.


BİR ÇOCUK GELİNİN DRAMI:

BEN NUJOUD

Yemenli Nujoud henüz on yaşındayken evlendirilmek üzere otuzlu yaşlardaki bir adama satıldı. Ailesinden, çok sevdiği kardeşlerinden koparılıp zorla Yemen’in izbe bir köyüne gönderildi. Evlendiği adam kendinden yaşça oldukça büyüktü: tam üç kat. Ailesine Nujoud ergenlik çağına girene kadar ona dokunulmayacağına dair söz verilmişti. Ancak bu söze sadık kalınmadı. Verdiği sözü unutan kocası, Nujoud’un bir genç kız olmasını beklemeden evlendiği gece onunla zorla birlikte oldu. Nujoud gündüzleri kayınvalidesi tarafından, geceleri ise kocası tarafından iki ay boyunca fiziksel ve duygusal şiddete maruz kaldı.

Ve Nujoud bu kâbusu yaşarken yalnızca 10 yaşında bir çocuktu.

Ama Nujoud pes etmedi ve tüm Yemen’e ve başka memleketlerde aynı kadere mahkûm insanlara örnek olacak bir serüvene imzasını attı. Yaşadığı topraklarda eşine benzerine rastlanmamış bir hikâyenin başkahramanı oldu; kocasından boşanmak için gizlice evden kaçarak mahkemeye gitti ve yargıcın kapısını çaldı.

Nujoud’un ailesine ve Yemen geleneklerine meydan okuyuşu ve cesareti tüm dünyada yankılandı ve Orta Doğu’daki tüm genç kızlar için ilham kaynağı oldu.

Ve Nujoud eşsiz hikâyesiyle tüm dünyanın vicdanını bir kez daha sorgulamasına sebep oldu.

Resimler ve açıklamalar: İlknokta

7 Nisan 2011 Perşembe

Ve Tanrı Keiko'yu Yarattı: Japonların Temel'i, Keiko'yla Tanışın!



Siz hiç Japon fıkrası duydunuz mu? Japon arkadaşınız, akrabanız ya da Japonlarla alakalı bir tanıdığınız varsa bir sorun bakalım. Var mıymış? Benim bu kitapta gördüğüm kadarıyla aslında Japonlar'ın fıkra kültürü yok. En azından Erdal Güven'e göre öyle...

Erdal Güven'e genel yayın yönetmeni "Fıkra bul!" diye baskı yapınca o da kendisine Keiko karakterini bulmuş. Keiko bizim Temel gibi her fıkrada ayrı bir kişiliğe bürünüyor. Meslek, yaş olarak değil sadece, bir bakmışız saf kız rolünde bir bakmışız kurnaz bir kadın...Onu anlayabilene aşk olsun.

Kitap tam olarak bir yaz kitabı... Onun dışında yolculuk esnasında da sıkılmadan okuyabilirsiniz. İçeriğindeki bazı fıkraları okuduğumda "Ben bunu nereden hatırlıyorum. " dediğim oldu açıkçası. Erdal Güven bizim fıkraları alıp Keiko'ya mı uyarlamış, yoksa Keiko için yazdığı fıkralar bizim Temel'e mi geçiş yapmış anlamadım.

Bir-iki günlük kitabı birkaç haftaya yayıp okumamın nedeni ise bu arada başka bir kitaba da göz atmış olmam. Bu kitabı önerir miyim? Açıkçası fıkra ve Japonlar'ı seviyorsanız kaçırmayın derim.

Nedir bu Keiko olayı? Kimdir bu Keiko? Bu soruların cevabını bilmek tabii ki en doğal hakkınız. Hemen söyleyeyim, Keiko öyle zannettiğiniz gibi bir kişi değil. Ayrıca gerçek zaman kişi ve kurumlarla uzaktan yakından alakası yok. Tamamen bir hayal kahramanı. Onu bir gün doktor, bir gün hasta, bir gün rahibe, bir gün kilisede günah çıkartan uslanmaz bir fahişe, bir gün öğrenci, öbür gün öğretmen olarak görebilirsiniz. Hiç şaşırmayın, o tam anlamıyla bir binbir surat. Yüzlerce, hatta binlerce kimliği var. Aslında onun gibi milyonlarca kişi var. Keiko, Japon kadınlarının karakteristik özelliklerini üzerinde toplamış bir örnek sadece. Biraz saf biraz duygusal ama inanın çok temiz kalpli.

Hürriyet gazetesinde Japonya ile ilgili köşe yazıları yazmaya başladığımda, Genel Yayın Yönetmenim Ertuğrul Özkök benden köşemde Japon fıkralarına da yer vermemi istedi. Günlerce süren araştırmalar sonucunda anladım ki öyle Japon fıkrası denilen bir şey yok.

Eh koskoca Genel Yayın Yönetmeni istemiş, "Fıkra bulamadım" denir mi? "Ne yapmalı da bu sorunu çözmeli" derken aklıma geldi. "Madem Japon fıkrası yok öyleyse ben yaratmalıyım" dedim. Öyle de yaptım ve Keiko tiplemesi çıktı ortaya.

Keiko, usta karikatürist Bülent Çelik'in mükemmel çizgisi ve yorumuyla, Hürriyet gazetesi sütunlarında canlandı.

Hayatınıza girdi bir kere, artık nerede ne olarak karşınıza çıkar bilemem. Bekleyelim görelim, belki bir gün film yıldızı bile olabilir.
- Erdal Güven-
5 Ocak 2000
İstanbul
(Önsözden)

The Walking Dead: Zombi Severler Ekran Başına!


Yukarıda gördüğünüz resim bomboş kalmış Atlanta'ya ait... Ben nereden mi biliyorum. Ne yazık ki Atlanta benim bulunduğum lehşrlerden değil. Bunu ben değil dizi söylüyor. Silahını kuşanmış, atına binmiş kişi de bizim dizimizin baş karakteri Rick... 

Ben zombi filmlerini seven birisi değildim normalde... İnsan, hayvan demeden karşısında ne varsa saldıran ve yiyen bir topluluğun görüntülerini izlemek pek de hoş sayılmasa gerek. Ancak, eğer buradaki gibi kaliteli bir yapımla karşı karşıyasanız o zaman durup bir düşünmeniz gerekli. Ben öyle yaptım ve pişman olmadım. 

Şurada tanıtımını yaptığım The Walking Dead'i aslında izleyip bitireli çok oluyor. Ancak yorumumu yazmaya biraz erindiğim için bu kadar geciktim. Gelelim hikayeye:


Dünyaya yayılan bir virüsün etkisiyle insanoğlunun sonu gelmiştir. Öyle ki bu virus bulaştığı kimseyi önce öldürüyor, sonra yeniden geri dönmesini sağlıyordur. Ancak bu geri dönüş çok farklıdır. Ölen insan artık eski kimliğinden bir şey taşımaz. Et yemek için yanıp tutuşan zombilere dönüşür. İşin kötü tarafı bunun bir panzehiri bulunamamıştır.


Dizi bir kasabının şerifi olan Rick'in silahlı çatışmada yaralanmasıyla başlıyor. Rick aylar boyunca komada kalıyor. Derken bir gün gözlerini açtığında etrafında kimseyi bulamıyor. Daha doğrusu yaşayan kimseyi... 

Yaşadığı kasaba sanki bir savaştan çıkmış. Her yer sanki bir yıkımda... Etrafında sadece berbat durumdaki ölüler var. Derken bir adam ve çocuğuyla karşılaşıyor ve adam ona Atlanta'da bir yerleşim olduğunu ve oraya gitmesi gerektiğini söylüyor. Onurlu şerifimiz de düşüyor yollara...  


Rick genel anlamda, gayet kibar, adil davranmaya çalışan, ailesinden başkasını düşünmeyen bir karakter. Genelde başrollerdeki adamları pek sevmem. Özellikle polisse soğuk tipler olurlar. Ancak Rick'in ailesini bulmak için her şeye göğüs germesi benim sevdiğim yönlerinden biri oldu. 
  

Carl ve Lori... Çocuk çok sevimli ve akıllı... Öyle böyle değil. Babası için "O kaç kere ölümden döndü. bunu da atlatıcaktır." gibi bir şey şöylemişti annesine. Büyümüşte küçülmüş sanki... 

Gelelim Lori'ye... Ben bu kadını hiç sevmedim. Fahişe tanımı belki biraz ağır kaçabilir ama öyle... İnsan kocasının ölümünün üzerinden daha birkaç ay geçmeden kocasının en yakın arkadaşının kollarına atar mı? Bu kadın atıyor işte... Aşk, sevgi falan demeyin. Bu kadın sadece ihtiyaçlarını gideriyor. Gerisi yalan. Bana inanmıyorsanız izleyin görün.  


Gelelim Shane'e... O da Lori gibi günü kurtarmanın peşinde. Arkadaşının daha toprağı kurumadan eşine asılan bir tip... Bir de her şeyi güya onları kurtarmak için yaptığını söylüyor. Rick gelene kadar etrafındakilere sürekli emirler vermesi de cabası...

The Walking Dead genel olarak beğendiğim bir yapım. Hikaye elbette bu üç karakter arasında gidip gelmiyor. Yan karakterlerle çok sıkmadan geçişler yaparak ilk sezonu bitiriyorsunuz. Zaten topu topu altı bölümden oluşan diziyi de konu olarak ne kadar uzatabilirler ki?

Puanım 10 üzerinden 8.5... Neden mi? Bölümlerin sayısı biraz daha fazla olabilirdi. Aklımızdaki soru işaretleri ilk sezona göre çok fazla...

4 Nisan 2011 Pazartesi

Önce "300 Spartalı", Sonra "Biscolata" Reklamı, Şimdi de "Spartacus"


Başlığa bakıp pek bir şey anlamayabilirsiniz ama yazıyı bitirmeyi başarabilirseniz, nedenini çok iyi anlayacaksınız. Tabi önce şu iki videoyu izleyelim.

İlki 2006 yapımı 300 Spartalı tanıtım videosu...


Bir de şöyle bir şey okumuştum vakti zamanında "Erkekler sizin Victoria Secret mankenleriniz varsa bizim de Biscolata erkeklerimiz var."

Ve ikincisi tabi ki Biscolata reklamı...


Bu yazının konusunu, aklımda bir şimşek gibi çakmasını sağlayan Facebook iletisine öncelikle teşekkürlerimi sunmak isterim. Okumayanı dövdükleri bu ileti aynen şöyle "Gelenin, gideni aratmadığı tek yer Victoria Secret defilesidir." Konu VS mankenleri olunca iletinin altına yazılan yorumları varın siz düşünün.

Ben, doğru bir tespit olmasıyla birlikte eksik olduğunu düşünüyorum şahsen. Gelenin gideni aratmadığı tek yer Victoria Secret defilesi değildir sadece. Tabi eğer erkekler açısından bakıldığında bu şekilde görülmesi çok normal. Özenle seçilmiş, birbirinden güzel kadınlar biraraya toplanmış, üstelik en seksi iç çamaşırları ya da aksesuarlarıyla podyuma salınıvermiş. İnsan tabi ki cennete düştüğünü zanneder. Onları melek olarak görmek de pek yanlış olmaz.

Peki erkeklerin Victoria Secret mankenleri olur da kızlar eksik kalır mı? Aslında ister Ekşi Sözlük, ister İtiraf.com -ki bu iki sitede üyeler rahatça düşüncelerini, yaşadıklarını paylaştıkları için- ya da diğer forum sitelerinde gördüğüm kadarıyla bayanlarında erkeklerden pek aşağı kalmadığını hatta bazı yerlerde abarttığını söyleyebilirim.

300 Spartalı filmi ilk çıktığında İtiraf.com'da şöyle bir itiraf okumuştum -yanlış hatırlıyor olabilirim- Sevgilisinin kendisini artık beğenmediğini düşünen İtiraf kadını düşüncesini şöyle yansıtmış. "Benim manken olmamı bekliyorsun ama sen de 300 Spartalı'dan biri değilsin sevgilim. "  İtirafçının mesaj kutusu ne haldedir bu yazıdan sonra onu da siz düşünün.

Benim gördüğüm kadarıyla 300 Spartalı filmi bunun başlangıcı olsa da sanırım devrim yaratan Biscolata reklamı oldu. Tabi ki sosyal paylaşım siteleri Facebook ve Twitter'ın bu konudaki etkileri tartışılamaz. İnsanlar tuvalete bile giderken, bu sitelerde duyurdukları için içimizde gizli tuttuğumuz o baskı artık dayanamayıp patladı. Erkeklerin sürekli Victoria Secret mankenlerini öne sürüp durmasına daha fazla dayanamayan yurdum bayanları kendi açılarından seslerini duyurdular. Biscolata reklamları bayanların profilinde en çok paylaşılan videolardan birisi oldu. Yorumları da cabası...


Peki bu kadarla sınırlı kalındı mı? Bence hayır... Biscolata reklamı güzel olsa da benim asıl öne sürmek istediğim başka bir yapım daha var. Tabii ki, o da hiçbir bölümünü kaçırmadığım Spartacus dizisi...

Dizide gladyatörler hakkında şöyle bir tabir de yok değil. Birçok zafer kazanmış, adları tarihe yazılmış gladyatörler titan olarak adlandırılıyor. Titanın anlamını bilmeyenler için de dip not: Zeus, alaşağı edene kadar var olan tanrılara verilen admış. Bir rivayete göre de Mitoloji'deki tanrıların kendi güçlerinden feragat edip yarattıkları kendi silahlarıymış. Ne kadar büyük bir gücün göstergesi olduğuna siz karar verin.

Özenle seçilmiş oyuncular, savaşçı kıyafetleri, saç şekilleri ve tabii ki arena da salınmaları... Onlar hakkında da sanal ortamda onca yazı yazıldı, hayran fotoğrafları hazırlandı. Hikaye yazanlar bile oldu. Bizde de köşe yazarları, televizyon eleştirmenleri dizi hakkında az çok bir şeyler yazdı ya da söyledi. Bence pek yeterli değildi ama en azından farkına varmışlardı.

Dizinin ana konusunu hepimiz bilsek de aslında bayanlar açısından bir alanda zirveye taşındı. O da dizi karakterleri olan arena savaşçısı, gladyatörlerdi. Kan ve kumun içinde öyle salındılar ki dizideki bütün kadın karakterler onlarla birlikte olmak için yanıp tutuştu. Aslında dizinin anlatmak istediği bir noktada erkekler nasıl köle kızları kullanıyorsa kadınların da aynı şekilde gladyatörleri kendilerine hedef seçmesi... Böylelikle skorlar eşitleniyor ve kimse birbirinden şikayet edecek duruma gelmiyor.

İşin sonuna gelirsek erkeklerin hep çapkınlıklarından, her gördükleri kıza asılmalarından ya da gördükleri güzel bayana ağızlarının sularının akmasından bıktığımızı söyleriz. Ancak kadınlar çoktan o yolu geçtiler. Biz de sütten çıkmış ak kaşık değiliz. Erkekler, bayanları evde kendini bekleyen hizmetçiler olarak görmeye devam ettikçe de Peri'nin Kalemi'nden daha çok böyle yazılar çıkar. Sonra da altına şu yazıyı yazarım.

Gelenin Gideni Aratmadığı Tek Yer Victoria Secret Defilesi Değil, Spartacus'un Arenasıdır.

1 Nisan 2011 Cuma

Maybelline: The Colossal Volum' Express Mascara


Bu rimel uzun zamandır elimde sürünüyor. Ben de kurumadan sizlere göstermek istedim.

Benim rimelde aradığım ilk özellik kirpiklerimi tek tek ayırması... Birbirine yapışmış kirpikler makyajda beni delirten en kötü şey... İkincisi ise dolgunluk vermesi... Öyle çok uzun, yelpaze gibi kirpikler vaad eden rimelleri açıkçası pek tercih etmiyorum. Gözlüklerime çarpması beni rahatsız ediyor.


Rimel dolgunluk istiyorsanız size çok memnun edebilir. Büyük fırçasını kullanmak da çok rahat. Waterproof olmadığı için ılık suyla rahatça çıkartılabiliyor. İnsanı rahatsız etmeyen, hoş bir kokusu var. Yalnız kıvırma ve uzun gösterme gibi bir özelliği yok.


Benim için tek kötü yanı kirpiklerimi ayırmaması oldu. Ben bu rimeli süreceğim günlerde önce başka bir rimelin fırçasıyla tek kat geçip, kirpiklerimi ayırıyorum. Daha sonra üzerine 2 kat bu rimeli geçiyorum. Sonuç tam istediğim gibi oluyor. Ancak çantada taşımak için pek uygun değil.

Sanırım en iyi yanlarından birisi de her bütçeye uyacak fiyatı... Hatırlarıdığım kadarıyla 15 TL gibi bir rakamdı.

Peki siz daha önce bu rimeli kullandınız mı? Kullandıysanız ne düşünüyorsunuz?  
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...